Bir Öğretmen bir Köyün kaderini değiştirebilir.

Diyarbakır’ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen. Matematik dersinde;

“Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.”

Öğrenciler:

“Öğretmenim çilek ne?” Diyorlar.

Öğretmen:

“İşte çocuklar çilek.”

“Biz hiç çilek yemedik.” diyorlar.

Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;

“Bu toprakta çilek yetişir mi?”

Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.

“Evet. Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.”

Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar.

Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:

“Bu sene size matematikten sınav yok.”

Öğrenciler:

“E nasıl not alacağız öğretmenim?”

Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:

“Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem siz de onlara öyle öğreteceksiniz.”

Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:

“Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.”

Çocuklar tabaklarla getiriyorlar çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:

“Çocuklar nasılmış tadı?”

Öğrenciler:

“Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.”

“Hadi bakalım yiyin.” Diyor öğretmen.

Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri.

Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.

Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten.

Tahtada müfredat anlatmak değil.

Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye bir şeyler katmak!

 

Bilgisayara bağımlılığı, bacaklarından edecekti!

Bilgisayar ve oyun bağımlılığının zararları her geçen gün artıyor. Antalya’da 15 yaşındaki lise öğrencisi günde 5-6 saat hareket etmeden bilgisayar başında zaman geçirmesi nedeniyle ayaklarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Liseli gencin bacakları şişti ve yürüyemez hale geldi. Gencin bacağında gölleşip pıhtılaşan kan anjiografik yöntemle tedavi edilmeye başlandı. 

Antalya’nın Aksu ilçesinde yaşayan ve Aksu Uçak Bakım Teknolojileri Lisesi 2. sınıf öğrencisi olan Sinan Can Demir bütün yaz boyunca günlerini bilgisayar başında geçirdi. 5 – 6 saat boyunca bilgisayardan kalkmayan Demir, kısa süre içerisinde yürümekte zorluk çekmeye başladı.

BACAKLARI ŞİŞTİ, YÜRÜYEMEMEYE BAŞLADI
Sinan Can Demir ciddi bacak ağrıları yaşamaya başlayınca, ailesi onu Atatürk Devlet Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğine götürdü. Burada genci muayene eden Uzman Dr. Birkan Akbulut, Demir’e derin ven trombozu (bacak toplardamarlarda kan pıhtılaşması) tanısı koydu. Hemen anjiyoya alınan genç, anjiografik yöntemle pıhtı eritici tedavi sayesinde ayaklarını kaybetmekten kurtuldu.

UZUN SÜRE BİLGİSAYAR BAŞINDA ZAMAN GEÇİRMESİNDEN OLDU
Operasyonu yarım saat süren Demir’in yaklaşık 15 gün boyunca hareket etmeden bilgisayar başında vakit geçirmesi nedeniyle kanın bacaklarında göllenip pıhtılaştığı belirlendi. Tedavisi tamamlanan genç de hem doktoruna hem de ailesine bundan sonra daha az bilgisayar başında zaman geçireceğini, daha hareketli bir yaşam süreceğini söyleyerek söz verdi.

HER YARIM SAATTE BİR HAREKET EDİN
Demir’in operasyonunu gerçekleştiren uzman doktor Akbulut, “Yarım ya da 1 saatte bir kalkıp bacakları hareket ettirmekte fayda var. Ama Sinan günde 5-6 saat hiç kalkmadan oyun oynadığı için bu hastalığa yakalandı. Sonuçta bir damar tıkanıklığı oluştu. Sinan normal yaşamına dönecek ama bundan sonra daha hareketli, aktif bir hayatı olacak” dedi.

GENÇLERDE DE DAMAR TIKANIKLIĞI OLABİLİYOR
Akbulut, damar tıkanıklığının sadece orta yaşlarda değil gençlerde de görülebildiğini belirterek, “Bunun için hareketli bir yaşam çok önemli. Çocuklar artık dışarıda oyun oynayamıyor. Ama spor yapmaları ve hareketli olmalarını öneriyoruz. Derin ven trombozu sıkça karşılan bir durum ama Sinan, bilgisayar başında günlerce uzun süre vakit geçirmesi nedeniyle bu hastalığa yakalandı. Bu da bizim açımızdan ilginç” ifadelerini kullandı.

Bütün bağımlılıklarda olduğu gibi, Yaşam koçluğu ile, bilgisayar bağımlılığından da kurtulabilirsiniz. 

Anneler gününü orijinali gibi yaşamak

Bu yazıyı okuyun ve sonra unutun!

Anneler Günü Kutlansın diye çalış çabala, sonra da  pişman ol!

Zaman makinesi icat olunsa ve Anna Jarvis’in kullanmasına izin verilse, 1907’ye gider ve kendi projesini kendi elleriyle yok ederdi.

Bunu neden mi yazdım? Şu sebeple:

Annesine hediye verebilme şansını yıllar önce yitirmiş biri olarak, anneler günü yaklaşırken çarşıya çıktım ve hepinizin gördüğü manzaralarla karşılaştım. Annelerine hediye almaya çalışan çiftler; çocukları adına eşlerine hediye seçmeye çalışan erkekler; annelerine hediye seçmeye çalışan kadınlar; genelde ellerinde telefonla danıştıkları birine; bayan reyonları ve mutfak reyonları kalabalık… Hatta bir erkek eşine şöyle seslendi: ‘Babalar günü ne zaman? O gün siz de bana şunu alın’

Benim anladığım görev halini almış, alsak da bitse modunda alışverişler. Ancak hediyenin değerlisi salt  içinden geldi diye alınandır diye düşünüyorum. Sebepsiz,  tarihsiz, ansızın, içten…

Gelelim Anna Jarvis’e? O kim?

Hani şu mayısın ikinci pazarı için zorunlu alışverişinizi yapmanıza sebep olan kişi. Aslında ardından da iptali için çok uğramış. Gerçi o başlatmasa da başka biri başlatabilirdi, belki o zaman tarih farklı olurdu.

Çünkü tarihte annelik kutlamaları, ana tanrıça Rhea ve Cybele’ye şenlikle festival düzenleyen antik Yunanlılara ve Romalılara kadar uzanıyor, belki daha eskisi de vardır. Bizim kutladığımız şekliyle Mayıs’ın 2. pazarı Anneler Günü olayı 1907’de Anna Jarvis tarafından ortaya atıldı. Onun büyük gayretleri sonucunda  1914 yılında ABD’de resmi olarak kutlanmaya başladı.

Anna Jarvis, başlangıçta Anneler Günü’nü, anneler ve aileler arasındaki kişisel kutlama günü olarak tasarlamıştı. Beyaz bir karanfilin rozet olarak takılması ve annenin ziyaret edilmesi ya da kilise servislerine katılmak.

Ancak Anneler Günü kısa bir süre içinde,  ticari bir hal aldı ve 1920’de Jarvis bu durumdan çok tiksindi.  1948de ölümüne kadar bu günü takvimden çıkarmak için uğraştı. “Anneler Günü” adını kullanan gruplara karşı sayısız dava açtı, kişisel servetinin çoğunu avukatlık ücretlerine harcadı. Sanırım bugünleri görseydi çok daha kahrolurdu.

Ülkemizde ise ilk Anneler Günü kutlaması 1955te başladı.

Anneler her toplumda kutsal, bu sebeple de ülkelere göre çok farklı tarihler hatta farklı kutlamalar var.

Örneğin, Tayland’da, Anneler Günü, 1932 doğumlu eski Kraliçe Sirikit’in doğum günü olan 12 ağustosta kutlanıyor.

Diğer bir örnek, Etiyopya’da  anneler günü sonbaharda 3 günlük bir şölen ve kutlama olarak yaşanıyor. Şarkılar, özel tarifli yemekler, ritueller.

Şimdi bütün tarihini öğrenip annenizi ya da kayınvalidenizi bir beyaz karanfille ziyaret edip, “Jarvis’in kastettiği buydu” derseniz, içinden neler geçireceğini hayal edin.

Hoşunuza gitmedi değil mi?

Neyse siz yine hediyenizle anneleri ziyaret edin. Kendinizi ticaretin kuklası olmuş hissetseniz bile.

Anneler her şeye değer!

Hıdırellez inancı ve maneviyatı

“Hıdırellez her sene 5 Mayıs ikindi vakti başlayıp, 6 Mayıs ikindi saatine kadar, bilhassa 5 mayıs gecesi güneş battıktan sonra, dilek ve niyetlerimizin kabul olduğu inancı ile binlerce yıldır kültürümüze yerleşmiş önemli bir geleneğimizdir.

İnanca göre Hz. Hızır karadan ve Hz. İlyas denizden gelerek derdi olanlara yetişen evliyalardır. Onlar, zamansızlığın ve ölümsüzlüğün tek ve yegane temsilcisi olarak darda olanlara yetişir, temiz kalple ve yürekten istediklerimizi duyar, kısmetse de dileklerimizi yerine ulaştırırlar.

Doğa anaya daha yakın olduğumuz şaman kültüründen kalan “Hıdırellez” adetlerine göre ise biz aslında baharı, baharın getirdiği sevinci ruhsal yıkanmayı, yenilenmeyi kutluyoruz.

Zamanla bu iki geleneği ve inancı, yani doğa ile daha uyumlu yaşama bilinci ile bize yardıma geldiğine inandığımız özel bir varlığın etkisini birleştirmiş ve kültürümüze işlemişiz.

Hepimiz ve tüm evren enerji parçacıklarından yaratılmıştır. Bu yaratımı dışarıdan izleme imkanımız olsaydı sanıyorum sürekli titreştiğimizi ve her şeyin titreşimden yaratıldığını ve oluştuğunu görürdük.

Dolayısı ile kuantum ve benzeri akım öncülerinin ısrarla üzerinde durdukları “Enerjiniz ile birçok şeyi yönetirsiniz” söylemi bu mantıktan hareket eder. Öncelikle kutsal yerlerin, hep birlikte aynı amaç için dua ettiğimiz özel günlerin etrafa verdiği özel titreşimler vardır. Özel gün ve zamanlar bu nedenle enerji açısından farklı bir manyetiğe sahiptir.

Bu yıl Hıdırellez’inde Neler Yapılabilir?

Hepimiz bir süredir devam eden ve bizi ilerlemekten alıkoyan sıkıcı enerjilerden yorulduk. İşte bu tip zamanlar çöldeki vaha gibi hem ruhumuzu, hem duygularımızı dinlendirmek, umutlarımızı yeşertmek için önemli dönemlerdir.

Hıdırellez, gül ve gül ağacıyla adeta örtüşmüştür. Bitkilerin her canlı gibi kendi titreşim alanları vardır ve hatta bu alanların oldukça da güçlü olduğu bilinir. İnanca göre, gül yağı ve gül ağacı kişinin titreşim seviyesini yükselten ve kötü enerjilerin kişiye yaklaşmasını engelleyen bir etkiye sahiptir. Bu nedenle de hıdırellez ile gül ve gül ağacı adeta içselleşmiştir.

Hıdırellez gününde darda olduğunuz konularda dua etmek, dileklerde bulunmak yani talep etmek çok olumlu bulunur.

Peki, bunu nasıl yapacağız?

Öncelikle hıdırellez ve benzeri günlerde dileklerinizi yazılı olarak aktarmak önemlidir. Bu nedenle de Gül ağacının dibine veya dalına dileklerinizi yazılı olarak bırakmak gerektiğine inanılır. Yazı, sizin karşı tarafla yaptığınız bir anlaşma gibidir. Yazı, düşüncelerinizi, duygularınızı belirgin hale getirerek onu bir anlamda var eder. Dileğiniz her ne ise bunu elbette önce yaratıcıdan talep ediyoruz, sonra bunu beyaz bir kağıda yazıyoruz. Kağıdı gül ağacının dibine koyuyoruz. Ağacın dibine ayrıca bereket için para da gömülür. Hıdırellez sabahı erken saatte dileğinizin yazılı olduğu kağıdı denize atıp, parayı da ağacın dibinden çıkarıp, cüzdanınıza koymak ve gelecek yıl ki hıdırelleze kadar saklamak gerektiğine inanılır. Hıdırellezle ilgili en çok yapılan dilek geleneği bu şekildedir.

Eğer Gül ağacı bulmak veya temin etmekle ilgili sıkıntınız olursa, bu işlemi herhangi bir ağaca ya da evinizdeki bitkiye de yapabilirsiniz. Diğer yandan bu tip zamanları inancınıza göre dualarla geçirmek ve günün ertesinde yani 6 mayıs cuma günü ihtiyacı olan bir kişiye yardım etmek, sadaka vermek tavsiye edilir.

Gül ağacı geleneği dışında, hıdırellez günü ve akşamı evinizde yoğurt mayalamak veya mayalı bir yiyecek yapmak evinizin bereketi ve bolluğu için çok uygun bulunur. Maya, artan üreyen etkisi ile evinizin enerjisi açısından çok iyidir. Bu konuda en kolayı yoğurt mayalamaktır. Sadece hıdırellez dönemlerinde değil, genel olarak da evinizde hiç değilse yoğurt mayalamaya çalışın.

Yeşil, kırmızı ve sarı tonları bereket, enerji ve bilgelikle bağlantılı çalışır. Bu renklerin ürettikleri enerjiler, kendi iç akışımızı yükselterek bizi daha aktif ve enerjik kılacaktır. Sofranızda hıdırellez akşamı bu renkleri bulundurmak, üzerinizde giymek yine uygun bulunur. Yeşil baharı, üremeyi, bereketi temsil eden bir renktir. Kalp çakrasını açar, bolluk ve bereketi çağrıştırır.

Hıdırellez günü evinizi ve bedeninizi temizlemek, yenilenmesini beklediğiniz enerjinizi tazelemek adına yine tavsiye edeceğim adetlerden biri. Ayrıca temiz giysilerle o günü ve geceyi karşılayın. Diğer yandan hıdırellez gecesi mutfağınızda ocağınızı da yine temiz tutmaya ve yatmadan önce özellikle ocağınızı temiz olarak bırakıp uyumaya özen gösterin. O geceyi huzursuz konular, gereksiz gerginliklerle harcamadan yaşamaya çalışın. Evinizde hıdırellez gecesi mum yakmak (kırmızı veya yeşil olabilir) yine çok olumludur. Bu noktada unutmamanız gereken diğer bir unsur da dilek dilerken, özel bir gün olsun veya olmasın, dileğinizi yönlendirin. Yani uyguladığınız dua, dilek veya bir ritüelli yönlendirin. Enerjiler nereye gideceğini bildiğinde daha çabuk oraya ulaşırlar.

Dileklerinizin gerçekleşeceği, kısmetli bir yıl geçirmenizi temenni ederiz.

Alıntıdır.

İnsanları geliştirmek istiyorsak, Neden değil Nasıl diyelim?

Frontal Lob Nedir?

Frontal lob, frontal korteks veya lobus frontalis beynin ön tarafında bulunan, bilinçli düşünmeden sorumlu olan beynimizin bölgesidir.

İnsanda frontal korteks, tüm kortikal alanın 1/3 ünü oluşturur. Frontal korteksin arka kısmı, yani motor korteks ve premotor korteks, motor kontrolden sorumludur. Bununla beraber prefrontal korteks olarak adlandırılan daha ön kısımlar ise davranışın kontrolünde önemli rol oynamaktadır. Şizofreni hastalarında prefrontal bölgede dopamin azalması olduğu düşünülmektedir.

Frontal Lobun Fonksiyonları;

Dikkatin sürdürülebilmesi
Plan yapabilme
Dürtülerin kontrol edilmesi
Kişinin öz eleştiri yapabilmesi
Problem çözebilme yeteneği
İleriye yönelik düşünebilme
Deneyim kazanma ve hatalardan ders çıkarma
Duyguları tanımlama ve yaşama
Empati

Frontal Lobun Fonksiyon bozuklukları;

Dikkat süresinin kısalması
Dürtü kontrol sorunları
Hiperaktivite
Zamanı planlamada yetersizlik
Duygusal donukluk
Yanlış anlama eğilimi
Yetersiz muhakeme yetisi
Öğrenme güçlüğü
Sosyal yetersizlik

Çok basit bir şekilde Frontal Lobu anlatacak olursak;

Neden sorusunu duyduğumuzda, beynimizin ön lobunun etrafında bir manyetik alan oluşur, savunmaya geçer, mazeret üretiriz.
Nasıl sorusunu duyduğumuzda,Ön lobumuz verimli bir şekilde çalışır ve çözüm üretmeye başlarız.

Bu yüzden, özellikle çocuklarımızı ve tüm çevremizi geliştirmek istiyorsa Neden değil Nasıl demeliyiz.

 

 

Denizcilerin Çanakkale’ye Saygıları

Gemilerde “jurnal” adı verilen bir seyir defteri bulunur.
Gemi limandayken ya da seyir halindeyken yaşanan gelişmeler bu jurnal defterine kaydedilir.
Geminin rotası, hızı, geldiği ve gideceği liman, vardiya değişimleri gibi bilgiler jurnale not edilir.
Gemi sığ sulardan ve önemli su yollarından geçerken de jurnal sürekli güncellenir.

Örneğin, Cebelitarık boğazı geçilirken “0300 Cebelitarık’a girildi” , “0700 Cebelitarık geçildi” yazılır.
Keza İstanbul Boğazından geçerken “0800 İstanbul Boğazına girildi, 1000 kavaklar geçildi, 1100 hisar geçildi, 1300 İstanbul Boğazı geçildi” gibi surekli notlar jurnal edilir.
Lakin aynı gemiler çanakkale boğazına geldiklerinde jurnal defterine bunlar yazılmaz.

Çanakkale Boğazı seyri tamamlandığında jurnale “0900 Çanakkale çıkıldı” yazılır.

ya da “1500 Şehitler Abidesi 2 milden selamlandı” şeklinde not düşülür.

Çünkü herkes bilir ki bu dünyada her yer geçilir ama Çanakkale GEÇİLMEZ…!!!

Başta dünyanın saygıyla andığı, askerlerimizin sonradan görüldü ki komutasına çok güvendiği eşsiz komutan ATATÜRK olmak üzere, tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun.

Allah bu bilgiyle, kuruluş amaç ve hedeflerimizi ATATÜRK’ü anlayarak bize düşünmeyi ve ibret almayı nasip etsin..

Ne mutlu bize böyle bir zaferin mirasçılarıyız.

Dırdır eden annelerin çocukları daha başarılı

İlk okuduğumuzda biz de şaşırdık.

Her annenin söylendiği zamanlar olmuştur. Anneler sık sık kızlarına odalarını temizlemelerini, eve erken gelmelerini ve ödevlerini yapmalarını söylerler. Listede tabii ki de bu kadar küçük değil

Her ne kadar bu halk dilinde ‘dırdır etmek’ olarak nitelendirilse de yapılan araştırmalarda ‘dırdır’ eden annelere sahip kızların hayatta daha başarılı oldukları kanıtlandı.

2004-2010 yılları arasında İngiltere’de gerçekleştirilen araştırmada 13-14 yaşlarındaki 15.500 kız ile görüşüldü.

Araştırmalarda, kızları için büyük idealleri olan annelerin kızlarının erken yaşta hamile kalma riskinin çok düşük olduğu görüldü. Böylelikle bu yaştaki genç kızlar erken hamileliğin getirdiği zorluklarla da uğraşmak zorunda kalmıyor.

Mesela üniversiteye giderken çocuğunuz varsa üniversiteyi normal şekilde bitirmek zorlaşabiliyor. Anneleri sık sık ‘dırdır’ eden genç kızların üniversiteye gittiği ve işsiz kalmadığı da çıkan sonuçlar arasında.

Essex Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bu araştırmada da akademik hayatı boyunca kendisini destekleyen bir arkadaşı veya öğretmeni olan kız çocuklarıyla olmayanlar arasındaki akademik başarı farkını gözler önüne serdi.

Araştırmacı Ericka Rascon-Ramirez, “Genelde ailemizin bizden yapmamızı istediği şeyleri göz ardı edip kendi istediğimiz şeyleri yaptığımızda daha başarılı oluruz. Ancak her ne kadar ailemizin tavsiyelerini dinlemesek de durup düşündüğümüzde onların söyledikleri şeylerden etkilenmiş olduğumuzu görürüz. Kendi kendimize verdiğimizi düşündüğümüz kararların arkasında bile ebeveynlerimizin etkileri görülür” diyor.

Kendisini tamamen kız çocuğuna adayan bir ebeveynin onun üzerindeki etkileri rahatlıkla görülebilir. Bu kişi genelde anne olur.

Yani kızınız sizin tavsiyelerinizi dinlemiyorsa ve kapıyı çarpıp evden çıkıyorsa, bu tavsiyelerinizden etkilenmediği anlamına gelmiyor.

Bu birçok ebeveyn için iyi bir haber. Kısacası ‘dırdır etmek’ onlar için faydalı.

Kızınız, verdiğiniz tavsiyelerin sonucunda sizin kötü bir ebeveyn olduğunuzu düşünse de ilerde size hak verecektir.

‘Dırdır’ etmeye devam edebilirsiniz! Tabi ki davranışların etkisinin, bölgeye, topluma ve toplum kurallarına göre değiştiğini unutmayalım.

Yazıyı kız çocuğu olan bütün annelerle paylaşmayı unutmayın.

Çocuklarda davranış değişikliği nasıl oluyor?

Çocuklarda ödül ve cezaya keyifli bir yaklaşım.

 

Bir yerlerden duyduğum bir hikayeyi aklımda kaldığı kadarıyla aktarmak istiyorum. Her anne-baba hatta yetişkinin okuması gerektiğin düşünüyorum. Okuyan herkesin, kendince bir çıkarımı olacaktır.

Olay nerede, ne zaman geçiyor bilmiyorum. Yaşlı bir kadının evinde oturmaktadır. Çocuklar her gün ellerindeki sopaları, pencerenin demirlerine sürterek geçmektedirler.

Hikayemizin kahramanı sesten rahatsız olmakta fakat bir türlü çocuklara bunu nasıl söylemesi gerektiğini bulamamaktadır.

“Çocuklara rahatsız olduğunu söylese, çocuklar bunu daha fazla ve sinir bozucu bir şekilde yapacaklardır. “

Ne yaparsa yapsın çocuklar üzerine gidecek ve davranışlarını değiştirmeyeceklerdir.

Güzel bir kurgu yapar.

Çocuklar geçmeden biraz önce çıkar ve çocukları karşılar.

Çocuklara der ki:

Ben içerideyken, sizin bu demirlerden ses çıkarmanız çok hoşuma gidiyor. Bunu yapmanız için sizlere her gün birer lira vereceğim der.

Çocuklar anlam veremez ama, nasılsa yaptıkları bir şeydir. Üstelik para da kazanacaklardır.

Hemen kabul ederler.

Her gün, okul çıkışı sokaktan geçerken, kadının penceresindeki demirlere, ellerindeki sopaları sürmekte ve paralarını almaktadırlar.

Bir hafta sonra Kadın çocuklara der ki.

“Yaptığınız bu iş çok hoşuma gidiyor ancak, param azaldı. Sizlere bu iş için günde elli kuruş verebileceğim.”

Çocuklar şaşkındır ancak olsun derler. Elli kuruş elli kuruştur.

Bir hafta daha geçer, çocuklar geçerken ses çıkarırlar ve elli kuruşlarını almaya devam ederler.

İkinci haftanın sonunda, yaşlı kadın çocuklara der ki.

“Maalesef ki param kalmadı. Size bundan sonra para veremeyeceğim. Ama yaptığınız işi çok beğeniyorum der.

Çocuklar ise, para yoksa iş yok der ve bir daha o demirlere dokunmazlar.

 

Hikayenin bazı noktaları eminim ki tanıdık gelmiştir.

Bizler, çocukların davranışlarını değiştirmek için, bazı şeyleri yapmamaları için bu kadar etkin bir yol bulabilir miyiz?

Peki ödül her zaman işe yarar mı?

Bu soruların cevaplarını bulup, çocuklara davranışlarımızı bir daha sorgularsak, daha faydalı birer anne ve baba olabiliriz.

 

 

Pazartesi sendromuna iyi gelen çaylar

Pazartesi günü, bir çok çalışanın kabusu!

Sabah gergin kalkıp işe gidiyor, günü iş yerinde geçiriyor, arada fırsat bulursak kendimiz için küçük şeyler yapıyoruz.

Pazartesi gününü neden bu kadar abarttık bilemiyorum ancak, bu gerginliği hafifletecek bir kaç çay önerimiz olacak.

Biberiye çayı:

Özellikle Migren ve baş ağrılarına iyi gelir. Hafızayı güçlendiren, saç dökülmelerini engelleyen, migren ve baş ağrılarına iyi gelen biberiye çayı, strese savaş açan ilk çayımız. Stres belirtilerinden olan baş ağrıları, uykusuzluk ve yorgunluk problemlerine iyi gelen biberiye çayını 1 büyük fincanın içine 6 ya da 7 yaprak biberiye atarak ve üzerine kaynamış suyu ekleyerek hazırlayabilirsiniz. 5 dakika boyunca demlenen biberiye çayını afiyetle içebilirsiniz.

Adaçayı:

Sakinleştirici özelliği olmakla beraber, herkesin kolay alışamadığı ancak alıştıktan sonra vazgeçemediği bir bitki olan adaçayı dahafızayı güçlendiriyor, soğuk algınlıklarına iyi geliyor ancak sakinleştirici özelliği ile birlikte var olan baş ağrılarının ortadan kalkmasına ve yumuşacık bir insan olmanıza yardımcı oluyor. Evde adaçayı hazırlamak için fincana 2 tatlı kaşığı adaçayı atıp üzerine kaynar suyu dökmeniz yeterli. 5-10 dakika arasında kendi arzunuza göre demleyebilirsiniz.

Papatya çayı:

Özellikle mide kramplarına iyi gelir. Papatya, tam bir şifa deposu. Soğuk algınlıkları, bağışıklık sistemi kuvvetlendirmesinin yanı sıra stres odaklı mide kramplarını da süt liman hale getiriyor. Stres ile bir Romalı gibi savaşan papatya çayını bir fincanın içine 1 ya da 2 tatlı kaşığı papatya atıp üzerine kaynamış su ekleyerek hazırlayabilirsiniz. Demleme süresi ise bu narin bitki için 2 ya da 3 dakika.

Sarı kantaron çayı:

Özellikle uykusuzluğa bire birdir. Depresyon tedavisinin başrol oyuncusu sayılan sarı kantaron çayı, şehir hayatında ihtiyacınız olan en önemli çaylardan bir tanesi. Baş ağrısı ile savaşma, stresi azaltma, sakinleştirme ve uykusuzluk gibi konularda yardımcı olan sarı kantaron çayını fincana 1 ya da 2 çay kaşığı kurutulmuş sarı kantaron atıp üzerine sıcak su ekleyerek hazırlayabilirsiniz. Demlenme süresi ortalama 6-9 dakikadır.

Tarhun otu çayı:

Son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bu çay tam bir enerji deposu. Antioksidan, mineral ve vitamin bakımından depo bitki gibi hayatı olan tarhun otu, henüz çok fazla keşfedilmemiş bir bitki. Doğal olarak çayını sizlere sunmak bizim için bir onur. Enerji yükselten, uykusuzluk problemine iyi gelen ve stres ile savaşan tarhun otu çayını hazırlamak için ihtiyacınız olan malzemeler: 1 büyük fincan, 1 çay kaşığı tarhun otu ve su. 3 ya da 4 dakika demleyerek hazırlayabilir, afiyetle stresten kurtulabilirsiniz.

Tabi ki bu çaylar, pazartesi sendromunu hafifletici şeyler. Ne içtiğinizden daha önemli olan, hayattan, çalışmadan keyif almayı bilmektir. Keyifli çalışmalar.

Doğan Cüceloğlu’ndan hayat dersi

Doğan Cüceloğlu’nun eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma:

Cüceloğlu : Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?

Katılımcılardan Biri : Allaha şükür, hocam, bildiğimiz kadarı ile yok.

Cüceloğlu : Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?

Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar:

Katılımcılardan Biri: Ölüm.

Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Diğer hiç biri insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu . göstermez mi?

Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır. Şu şekilde devam ederim: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

Katılımcılardan Biri : Hayır

Cüceloğlu : Şu saniye içinde olma olasılığı var mı?

Katılımcılardan Biri:Var.

Cüceloğlu: Yarın?

Katılımcılardan Biri:Evet.

Cüceloğlu:  30 yıl sonra?

Katılımcılardan Biri: Olabilir.

Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle hiç bakmamışlardır.

Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti?

Katılımcılardan Biri: Yoktur hocam.

Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz, az sonra telefonumuzun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar.

Katılımcılardan Biri: Hocam konuyu değiştirsek?

Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?

Katılımcılardan Biri: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular,tartışma ya da gerginlik konusu yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona “yüreğinizin taa derininden gelen bir “seni gerçekten çok seviyorum” demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

Burada bazı katılımcıların ağladığı olur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde “şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim?” diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?

Doğan hocanın Yüreğine sağlık…

Çocuklarla göz hizasından konuşmak

Kaliforniya’ da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’ nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.

Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu.

İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.

Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

“Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini “

“Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim” dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

“Nasıl yani?” dedim.

“Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış . Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi.

Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi.

Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim.

Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.

Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?”

“Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum.

“Biz Frank’le konuştuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim? ‘ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır.

Ghandi’nin harika bakış açısı

Bir gün bir anne, yanına oğlunu alarak Gandhi’yi ziyarete gitmiş. Annenin amacı, dünyanın en büyük liderlerinden biri olan Gandhi’den yardım istemekmiş. Oğlu şekere bağımlıymış ve şekere olan bu tutkusunu bırakabilmesi için Gandhi’nin yardımını istiyormuş.

“Gandhi, oğlum çok fazla şeker tüketiyor. Lütfen bunun sağlığı açısından çok sakıncalı olduğunu söyler misiniz?“

Gandhi, sabırlıca annenin bu yakarışını dinledikten sonra, oğluna akıl vermeyi reddetmiş ve iki hafta sonra geri gelmelerini söylemiş. Anne, oldukça hayal kırıklığına uğramış şekilde Gandhi’nin yanından ayrılmış. İki hafta sonra, geri gelmişler.  Gandhi, oğlanı bir kenara çekmiş ve bu kadar fazla şeker yemeyi bırakmasının en doğrusu olduğunu söylemiş. Oğlan, şekeri bırakmak için elinden geleni yapacağı cevabını vermiş. Ardından, anne Gandhi’yi bir kenara çekip, merakla, neden bunu iki hafta sonra yaptığını sormuş.

Gandhi gülümsemiş ve “İki hafta önce, ben de bir şeker bağımlısıydım. Şekeri bıraktığımda neler olduğunu görmem için vakte ihtiyacım vardı.” cevabını vermiş.

Tarık Akan’ın Vefası

Bugün hayata gözlerini yuman ünlü oyuncu Tarık Akan bir TV programında anlattığı hikayedir. Çok etkilendiğim için paylaşmak istiyorum.

Babasının tayini çıktıktan sonra Kayseri’ye gittiklerini ve Sümer İlkokulu’na devam ettiğini söyleyen Akan, hayatını değiştiren Ayla öğretmenini şöyle anlattı:

“Okuma-yazmam yok. Öğrenmemişim. Ayla öğretmenimin eline düştüm ilkokul 1’de. Beni ilkokul 2’den 1’e indirdiler okuma yazma bilmediğim için… Tekrardan 1’den başladım. Fakat o yılın sonunda bir kekemelik başladı bende. Normal konuşurken tıkanıyorum, kelime çıkmıyor, ayaklarımı yere vuruyorum, çıkmıyor, çıkmıyor. İkinci sınıfın sonundaydı. Ayla öğretmenim bana aynen şöyle yaptı: ‘Tarıkçım ne olursun heyecanlanma oğlum. Nerede tıkayınyorsun?’ diye sordu. Peki dedi, bir yıl öyle geçti. İçimden okumayı öğrendim ama yüksek sesle okuyamıyorum hala. ‘Peki oğlum, şimdi senin en kolay söyleyebileceğin ne var hayatında, ne çıkıyor ağzından?’ dedi. ‘Hele’ dedim. Peki dedi takıldığın kelimenin başına hele koy, sonra konuş dedi… Ben ondan sonra bütün kelimelerin başına hele koyarak konuşmaya başladım ve ilkokul 3. sınıfta aritmetiğim müthişti ve beni yarışmalara sokuyordu. Soruyu tahtaya yazarken hemen formülü çıkartıyordum. Yarışmalarda hep birinci çıkıyordum ama hep ‘hele’li konuşuyordum. İlkokul 5 bitti.Babamın yine tayini çıktı, İzmit’e geçtik. Yıl 1962 idi.”

52 YIL SONRA ÖĞRETMENİNE ULAŞMAYI BAŞARDI
Daha sonrasında öğretmeninin izini kaybeden Tarık Akan, geçen yıl öğretmenler gününde uzun bir uğraş sonucunda Ayla öğretmenine ulaşmayı başarmış.

Önce soyadından Kayseri’deki aynı soyadlı kişileri arayan ve herkese tek tek öğretmenini, nerede okuduğunu ve hakkında bildiklerini anlatan Akan, en sonunda öğretmeninin İstanbul’daki kardeşine ulaşmış ve ondan telefonunu öğrenmeyi başarmış.

Ayla öğretmeninin Ankara’ya torununun yanına gittiğini öğrenen Akan, “Bende başladı gözyaşları. Öğretmenimi arıyorum tam 52 yıl sonra! Açtım, ‘Öğretmenim ben Tarık Akan’ım’ dedim. ‘İnanmıyorum Tarıkcık sen misin?’ dedi. ‘Benim öğretmenim’ dedim. Biz başladık konuşmaya. Dün değil önceki gün bana bir mesaj çekti, ‘Tarık oğlum seninle gurur duyuyorum’. Nasıl duygulandım birden. Dedim ki ‘Sevgili öğretmenim, beni ben yapan sensin. Senin ellerinden öperim, karşında saygıyla eğilirim senin’ dedim” diyerek yaşadığı o heyecanını izleyenlerle paylaştı.

BENİ BEN YAPAN AYLA ÖĞRETMENİMDİR
Tarık Akan, Ayla öğretmenine olan vefa borcunu da şu sözlerle dile getirdi:

“Benim öğretmenim bana o gücü vermemiş olsaydı, ben şimdi kekemeydim, konuşamıyordum. Ben ben değildim. Her şeyimi bana veren odur.”

İshak Alaton’dan hayat dersi

Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur.

Herhalde iş adamı olduğum için.

Ben, “paranın iki kişiliği vardır” derim.

Birincisi;
para bir değiş tokuş aracıdır.
Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz.

İkincisi ile
gelecek korkusunu yenersiniz.

“Yaşlılığımda çaresiz,
muhtaç, perişan kalmam, çünkü kötü günler için paramı bir kenara ayırdım” dersiniz.

Ama para ötesi, yani
para-üstü bir konu daha vardır. Bunu parayla satın alamazsınız.

Bunun adı
zevk ve keyiftir.

Zevk almak, keyif duymak, ancak KÜLTÜR ile mümkündür.

Resimden zevk almak için sergiler bedava,
müzik, kaset ve diskler üç otuz para.

Ayrıca konserler de pahalı değil.
Tiyatrolar hamburger fiyatına…
Aşk ve sevgi zaten bedelsizdir.

Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da
bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız,
kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz.

Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz?

Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir?

Yaşlılığınız için biriktireceğiniz kötü gün parası kadar belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır.

Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür.

Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin !..

İster genç olun, ister yaşlı, yaşınızla barışık değilseniz
ihtiyarsınız demektir.

Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.

Yaşlılar ölüme daha yakın derler. Ama ölüm nüfus kâğıdı sormuyor.

Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmektir.
Fidanları dikmeye başladım bile.

Ceviz fidanı 8 yıl sonra ağaç olup, ceviz verirmiş.

Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım.

Bu kez kendi cevizlerimi…

(İshak ALATON)

Sokrates öğrencilerini nasıl seçerdi?

Öğrencilerinden biri, Sokrates’e sordu:

Saygıdeğer hocam, uzun zamandır sizi takip ediyorum.

Her dediğinizin bir mantığı olduğunu görüyorum.

Ancak kafamı kurcalayan bir şey var.

Sizden ders alabilmek için yanınıza gelen herkese, bu gölcüğe bakıp ne gördüklerini soruyorsunuz?

Sahi bu gölcükte ne var?

Bu işin öğrencilikle ne ilgisi var?

Socrates, bu suale şu cevabı verdi:

“Bu, bir imtihan.”

“Havuzda balıkların yüzdüklerini söyleyen herkesi yanıma alır, ders halkama dahil ederim.”

“Ama havuzda kendi imajlarının aynalanmasından, kendi akislerinden başka bir şey göremeyenler, kendilerine aşık insanlardır. Benim onlara verebileceğim bir ders olamaz.”

Jopon Eğitim Sisteminde Kişisel Gelişim

Dün Japon eğitimcilerin, bizim eğitim sistemimiz ile ilgili yorumları, takipçilerimiz tarafından oldukça ilgi gördü. Bugün yine Japonya’dan iki örnek ile devam edeceğiz.

Japonya’da çocuklara ilkokulda pek çok “insani” ders verirler ( biz gerek görmeyiz çünkü biz zaten her şeyi biliyoruz deriz.) çünkü insan olmanın da öğretilmesi gerektiğinin bilincindeler.

Derslerden biri toplu iğne dersidir:

Sınıfta çocuklara toplu iğne dağıtırlar ve herkese işaret parmağını masaya koy derle ve o toplu iğneyi ucuna batır.

Çocuklar saf saf yapar, bazıların canı yanar, bazıları ağlar, bazları bağırır.

Öğretmen döner ve der “ canınız yandı değil mi?

Ben de çok üzüldüm, ama bilin ki herkesin canı var, her hayvanın bitkinin canı var, bu yüzden kimsenin canını yakmayın”.

Diğer ders patates dersidir:

Öğrencilere ilk okulda sevmedikleri veya nefret ettikleri kişilerin listesini yapmalarını isterler.

Kimisi 3 kimisi 5 kimisi 10 kişi yazar.

Sonra çocuklar yarın derse listenizdeki sayı kadar patates getirin derler ve öğrenciler uyar.

Öğretmen bu patateslerle bir hafta boyunca gelip gideceksiniz der.

Tabi sırtında 10 patates taşın çocuklarda sırt ağrısı başlar, pek çok öğrenci sıkıntı yaşar.

Öğretmen bir hafta sonra der ki “evet, yoruldunuz değil mi?

Kişi kin ve nefret taşıdığını bu patatesler gibidir, derdi de zahmeti de sizindir.

O yüzden siz siz olun kimseye kin ve nefret beslemeyin ki yüreğiniz ferah olsun.”

Bunun gibi onlarca ders var ama ders almak isteyenler için.

Japon Eğitimcilerin, Bizim Eğitimimize Yorumu!

Yıl 1984. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlık makamında rahmetli Turgut Özal var. Aynı dönemin Milli Eğitim Bakanı ise Sayın Vehbi Dinçerler. Ülkesinin geleceği adına çözüm yolları araştıran Turgut Özal, eğitim konusunda da Japon pedagoglara bir araştırma yaptırmak ister ve ülkemize davet eder. Eğitim konusunda uzman bu heyet, Türk gençleri hakkında araştırma yapmak üzere ülkemize gelirler. Bir süre ülkemizin değişik yerlerinde görüşmelerde ve temaslarda bulunurlar. En nihayetinde araştırmalarının sonuçlarını açıklamak üzere başbakanımız Sayın Turgut Özal’ın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanımız da bu sırada orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı netice gayet açık ve kısadır.

-Sizin gençlerinizde millî şuur yok!

Yöneticilerimiz aldıkları bu üzücü cevap karşısında hayretler içerisinde kalır ve hemen sorarlar.

-Peki, siz Japon gençlerine millî şuur verme adına neler yapıyorsunuz?

“Biz” diyor, Japon eğitimci, “Okula başlayacak olan çocuklarımıza bir program uygularız. Önce onları en gelişmiş fabrikalarımıza götürür, robotların yaptığı makineleri gösteririz.

Makine yapan makineler karşısında hayret ve hayranlık içinde kalır masum yürekleri.

Anlayacakları bir dille, orada yapılanları açıklarız. Bu fabrikaların sadece Japonya’da yapılabildiğini, başka milletlerin bunu başaramadıklarını, okul öncesi çocuklarımıza anlatırız.

O küçücük çocuklar, duyduklarına hem şaşırırlar, hem de çok mutlu olurlar.

Bu geziler tamamlanır.

Çocuklar, saatte 250-300 km sürat yapan trenlere bindirilir. Bu araçların da sadece Japonlar tarafından yapılabildiği vurgulanır. Eğer kendileri de iyi ve düzenli çalışırlar ve Japon olduklarını unutmazlarsa, bunların daha lüks ve daha süratli olanlarını yapabileceklerdir.

Bu geziler zinciri, onlara Japon olmanın ne kadar önemli bir şans olduğunu kabul ettirir. Sonunda yolları, Nagazaki ve Hiroşima’ya düşürülür.

Orada, Japonların İkinci Dünya Savaşı sırasında başlarına gelen felaket anlatılır. “Bu çalışkan milletin düşmanları da vardır. Eğer daha çok ve daha dikkatli çalışmazlar ve iyi Japon olmazlarsa, kendilerinin de başına, bu bombaların daha beteri atılabilir. Çünkü eski düşmanlıklar, bütünüyle bitmiş değildir.”

Çocuklar, atom bombası atılmış şehirlerde yaşanan apacı hatıralarla sarsılırlar. Zira atom bombasından geriye, sadece on binlerce ölü, yaralı ve ot bile bitmeyen topraklar kalmıştır. Bu dehşetli gerçek, onları derinden derine etkiler.

Okul hayatında da, bu bilgi ve bilinç çerçevesi etkili bir biçimde genişletilir. Dolayısıyla bu gençlerin Japon olmaktan başka çareleri kalmaz.”

Japon eğitimci, atom bombası şerrinden, başarı sonucu çıkaran uygulamayı anlatırken, bizim etkili ve yetkili bir eğitimcimiz ağzından şu cümleyi kaçırıveriyor:

“-Keşke bizim de bir Hiroşima’mız, bir Nagazaki’miz olsaymış…”

Japon’un verdiği cevap çok ibretlidir ve bizim eğitimsiz eğitimcimizi kızartacak cinstendir:

“-Bildiğim kadarıyla, sizin yüz Hiroşima ve Nagazaki’den çok daha değerli bir yeriniz vardır.”

“-Neresidir Efendim?”

“-Siz oraya Çanakkale dersiniz. Eğer siz, Çanakkale’de dedelerinizin yaşadıklarını, çocuklarınıza tam manasıyla anlatabilseniz, sizin çocuklarınız da, milli ve manevi şuuru içinde yetişmekten başka yol aramazlar.”

Yorum sizin..

Başarılı İnsanlar Uyku Öncesi Neler Yapıyorlar?

Yatağa gitmeden önce yaptığınız son şey, ne kadar ve nasıl uyuduğunuz kadar bir sonraki günkü modunuzu ve enerji seviyenizi de belirler. Başarılı insanlar, başarılarının neredeyse tamamen yeterli uyumaya bağlı olan zihinsel ve fiziksel sağlıkla başlayıp bittiğini bilirler. Bu yüzden uyku öncesi ritüeller çok önemlidir.

İşte başarılı insanların uyumadan önce yaptığı ritüeller:

1-Okurlar

Uzmanların belirttiğine göre başarılı insanlar uyumadan önce en son olarak okumayı seçiyor. ABD Başkanı Barack Obama ve Bill Gates’in uyumadan önce en az yarım saat okuma yaptığı bilinir örneğin. “You Can’t Be Serious! Putting Humor to Work” kitabının yazarı ve uluslararası konuşmacı Michael Kerr, pek çok liderin uyku öncesi okuma olarak blokelediği zamanın, takvimlerinde “tartışmaya açık olmayacak” kadar değişmez şekilde yer aldığını söylüyor.

Ayrıca bu okumalar illa iş ile ilgili olmak zorunda değil.

2-İşten uzaklaşırlar

Kerr’in belirttiğine göre başarılı insanlar uyumadan önce işle ilgili bir şey yapmazlar. Takıntılı şekilde e-postalarını kontrol etmezler, işle ilgili konular üzerinde durmazlar. Kendinize son e-postayı okuduğunuz ve uykuya geçmeye hazırlandığınız zamanlar arasında en az yarım saat verin.

3-Elektronik cihaz ekranlarından uzaklaşırlar

İşten uzaklaşmak yatmadan önce e-postaları kontrol etmemek demek değil; ancak sosyal medya ya da oyunlara dönmek demek de değil. Elektronik cihaz ekranlarındaki oyunların uyumadan önce çok zararlı olduğunu pek çok araştırma söylüyor. Telefon ekranından gelen ışık sadece kötü uyumanıza değil, aynı zamanda görme problemleri, depresyon ve kansere kadar pek çok hastalığa neden olabiliyor.

4-Yapılacaklar listesi hazırlarlar

Uyku öncesi zihni temizlemek, başarılı insanlar için önemlidir. Bu yüzden genellikle uyumadan önce ertesi günün yapılacaklar listesini hazırlarlar. Böylece ertesi gün yapılacaklarla ilgili gece boyu düşünmelerine gerek kalmaz. Örneğin American Express CEO’su Kenneth Chenault, ertesi gün tamamlayacağı 3 şeyi uyumadan önce yazarak hazırlıyor.

5-Aileleriyle zaman geçirirler

Eşinizle ya da sevgilinizle sohbet etmek, çocuklarla konuşmak veya kedinizle ya da köpeğinizle oyun oynamak, başarılı insanların ortak özelliklerinden biridir. Her zaman partnerinizle aynı anda yatağa giremezsiniz elbette; ama denk getirdiğinizde, gününüzün nasıl geçtiğini konuşmak ve paylaşmak için harika bir fırsat yakalamış olursunuz.

6-Akşam gezintiye çıkarlar

Buffer’ın CEO’su Joel Gascoigne, her akşam 20 dakikalık bir yürüyüşe çıkıyor. “Yavaşladığım bir zaman dilimi bu. Bana günün değerlendirmesini yapma, zorlukları düşünme, işten uzaklaşma ve yorgunluğumu hissetme fırsatı sağlıyor.” diyor yazdığı blog yazısında.

7-Gün içinde karşılaştıkları iyi şeyleri düşünürler

Başarılı insanlar uyumadan önce gün içinde yaşadıkları iyi şeyleri düşünür veya yazarlar. Bu tip bir “minnettarlık günlüğü” tutmak, zorlu bir dönemden geçtikleri zaman motive kalmak için anahtar role sahiptir. Bu aynı zamanda hayatlarında bir ilerleme de sağlar. Örneğin Benjamin Franklin her gece şu soruyu kendine sorarmış; “Bugün iyi ne yaptım?”

8-Gevşerler

Belki sıcak bir banyo size iyi geliyordur ya da sakinleştirici müzik tınıları. Başarılı insanlar yavaşlamak ve gevşemek için çeşitli şeyler yaparlar. Böylece stresleri azalır, daha iyi uyurlar.

9-Yarının başarılarını hayal ederler

Pek çok başarılı insan üzerinde çalıştıkları projenin olumlu geri dönüşlerini hayal eder birkaç dakika. Deneyin, iyi gelecektir.

10-Meditasyon yaparlar

Gevşemenin bir diğer yolu da meditasyondur. Pek çok başarılı insanın yatmadan önce 10 dakika meditasyon yaptığını söylüyor New York’ta koçluk yapan Dale Kurow. Bu vücudu ve zihni sakinleştirmek için çok iyi bir yol.

11-Uyku planı yaparlar

Çok meşgul olan insanların, kronik uyku eksikliği gibi sorunlarla yüzleştiği bir gerçek. Bu yüzden pek çok başarılı insan, yeterli uyumayı bir alışkanlık haline getiriyor. (Bu elbette işkolikler ve girişimciler için zor bir mücadele olabilir.)

Bunu başarmanın bir yolu her gün aynı saatte uyumaktır. Yataktan kalkacağınız zaman, kaç saat uyuduğunuzu hesap ederek yeterli uyku sürenizi belirleyebilirsiniz.

12-Hijyen ritüellerine sadıktırlar

The National Sleep Foundation, hijyen ritüellerinize sadık kalın, bu beyninize psikolojik olarak uyku zamanının geldiği mesajını iletir, diyor. Bu ritüeller dişleri fırçalamak, diş ipi kullanmak, yüzü yıkamak, saçları taramak şeklinde olabilir.

13-Alkol kullanmazlar

Araştırmalar gösteriyor ki, başarılı insanlar uyku zamanından hemen önce alkol kullanmazlar. Alkol, hemen uykuya dalmanızı sağlayabileceği gibi uyku kalitenizi de düşürebilir. Alkol, uykunuzun hafif evrede kalmasına neden olur, böylece hemen uyanabilir ve derin uyumaktan mahrum kalabilirsiniz.

Alıntıdır

Barış Manço’dan Fransız Spikere Unutulmaz Ders

Barış Manço Fransa`da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuk olur.

Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmeye çalışmaktadır.

Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi vs.”` demektedir.

Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kagıt para var mi?” diye sorar.

Bu soruya spiker şaşırır ve “evet var ama ne olacak” der.

Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kagıt paraları çıkarır.

Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir.

Bu şarkının bir bölümü şöyledir:

“Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”

(Barış Manço / Anahtar şarkisi / Darısı Başınıza Albümü / 1992)

Bu şarki bir matematik sorusudur ve şarkıda adi geçen kisiler o dönemdeki

Türk parası olan banknotların arkasında fotografı olan kişilerdir.

Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotografı olan kişi kim?”

Spiker: “General…….”

Barış Manço . diğer paralardaki fotografları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynidir,

“General, Amiral, Komutan.”

Spikerin bu `falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan` cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır.

Spikere der ki:
“Bu parada fotografı olan kisi Mehmet Akif Ersoy`dur. Şairdir.”

“Bu fotograftaki kişi Mevlana`dir. Düşünürdür.”

“Bu paradaki fotografı olan kişi Fatih Sultan Mehmet`dir. Adaletin sembolüdür.”

Bu paradaki kişi ise Atatürk`tür. `Yurtta barış, dünyada barış` diyen kisidir.”

“Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın` . fotograflarını bastık.”

Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep Savaş Adamlarınızın fotograflarını basmışsınız!” der…

Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri oradan kovarlar,

Başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden baslar, yeni spiker Barış Manço`dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir.

Nur içinde yat büyük insan..

[sg_popup id=4]

Steve Jobs’un çok bilinmeyen ilginçlikleri

Steve Jobs’u bilmeyen yoktur. Teknolojide yeni kapılar açan bu radikal insanın çok az tarafından bilinmeyen ilginçliklerini aşağıda sıraladık.

1. Jobs neden Apple’dan atıldı?

Herkes Steve Jobs’un 1985 yılında Apple’dan atıldığını biliyor. Biraz daha araştıranlar ise Apple’ın sahibi John Sculley ve Steve arasında yaşanan bir takım problemlerden dolayı bu olayın yaşadığını öğrenebiliyor. Fakat aralarında yaşanan problemi çoğu kişi bilmiyor. Jobs performans olarak oldukça düşük olan Macintosh’un fiyatını düşürmek istedi ve reklam bütçesinin büyük bir bölümünün de Apple 2’den Mac’e kaydırılmasını teklif etti. Fakat Sculley bu teklifi reddetti. Düşük satış rakamlarının nedeninin Macintosh’un fiyatının değil, çokta etkileyici olmayan yazılımı olduğunu savundu. Sonra araları bozuldu ve haliyle Jobs, Apple’dan atıldı.

2. Mavi kutu

100 Amerikan Doları karşılığında satın alınabilen bu kutular, telefon sistemlerini ‘hack’leyebilmek ve Dünya üzerindeki her hangi bir numarayı arayabilmek gibi özelliklere sahipti. Wozniak ve Jobs, ürettikleri mavi kutuyu kullanarak yaptığı ilk telefon görüşmesinde, Henry Kissenger taklidi yaparak Papa’yla konuşmak istemişti fakat başarılı olamadı.

3. Aşk acısı 

Steve Jobs hippi zamanlarında folk müzik sanatçısı Joan Boaz ile beraberdi. Fakat Boaz, Jobs’un en sevdiği müzisyenlerden biri için Jobs’tan ayrıldı. Bu müzisyen Bob Dylan’dı.

4. Din

Hindistan gezisinde meditasyon yapmanın ve hayatı daha basit şekilde yaşamanın yollarını öğrenen Jobs’un dini Zen Budizm.

5. Evlilik

Jobs, mahremini dışa yansıtmayı çok sevmiyor. Dolayısıyla da evliliği hakkında çok insan bilgi sahibi değildir. Magazin severler için; Steve Jobs, 18 Mart 1991’de, Kaliforniya’daki Yosemite Doğal Park’ında Laurene Powell Jobs ile evlendi. Çift, Steve hayatını kaybedene kadar da evli kaldı.

6. Uyuşturucu

Gençlik yıllarında uyuşturucu bir hap türü olan LSD kullanmış.

7. Pixar

Jobs, Pixar Animasyon Stüdyolarını 1986 yılında George Lucas’tan satın aldı.

8. Hijyen

ATARI şirketinde çalışırken Jobs, hijyen takıntısı yüzünden çalışma saatlerini geceye aldırmıştı. Asla banyo yapmaz ve ofiste çıplak ayakla dolaşırdı.

9. Park sorunu

Arabasını her zaman engelli park alanına park ederdi.

10. Üniversite terk!

Üniversitedeyken okuldan ayrıldı… Kaliforniya’daki Homestead Yüksek Okulu’ndan mezun olduktan sonra Reed Üniversitesi de eğitim hayatına devam etti. Fakat burada yalnızca 1 dönem eğitim gördü ve okulu bıraktı. 18 ay boyunca ilgi alanı olan ‘audit classes’ da eğitimine devam etti.

11. Sensei!

Potansiyellerini gördükten sonra, Google’ın kurucuları olan Sergey Brin ve Larry Page’e akıl hocalığı yaptı.

12. Kuralsız!

Mercedes SL55 AMG marka arabasını kullandığında hiçbir zaman plaka kullanmıyordu.

13. Balıkperver

Jobs bir peskateryan. Bu da balık yiyor fakat başka hiçbir tür eti tüketmiyor anlamına geliyor.

14. Evlat sorunu

İlk çocuğunun babası olduğunu reddetti ve kısır olduğu yönüne bir açıklama yaptı. Anne, çocuğu yardım kuruluşlarından aldığı destekle büyütmek zorunda kaldı. Fakat daha sonra Lisa adındaki kızın, Jobs’un kızı olduğu ortaya çıktı.

15. Muhteşem dönüş

90’lı yılların ortalarında Apple’a tekrar geri dönen Jobs, Apple’ın ilk bilgisayarlarını ve makinelerini Stanford Üniversitesi’ne bağışladı. Bunu nedeni ise yeni bilgisayarlara yer açmaktı. Ayrıca geçmişi silmek ve şirketi ‘sorunlu’ günlerinden sıyırıp geleceğe bakmak gibi nedenlerden de bu bağışı yaptığı, Jobs hakkında bilinen diğer bilgiler arasında.

16. Yalancı

Jobs, Steve Wozniak’a yalan söyledi… ATARI firması için ‘Breakout’u ürettiklerinde, projeden %50 pay alacaklarına dair anlaşmışlar. ATARI Jobs’a 5000$ vermiş fakat Jobs Wozniak’a ‘700$ verdiler’ dedi bu da Wozniak’ın 350$ alması anlamına geliyordu.

17. 1 Dolarlık adam!

1997 yılına kadar 1$ maaş alan Jobs, aynı yıl Apple’ın en tepesindeki yönetici oldu. 2007 yılında maaşı hakkında yaptığı, ’50 Cent’ini bir yıl boyunca yaptığım çalışmalarsayesinde, diğer 50 Cent’ini de performansım sayesinde kazanıyorum’ şekildeki açıklamasıyla durumu bir hayli ti’ye aldığını göstermişti.

18. Abdulfattah Jandali?

Steve Jobs, asalında biyolojik olarak Suriyeli bir Müslüman. O evlat edinilmiş ve biyolojik babasının adı Abdulfattah Jandali. Biyolojik annesi ise bir Amerikalı olan Joanne Carole Schieble. Babası, annesiyle evlenmeyi reddedince Steve evlatlık olarak bir başka aileye verilmiş.

19. Son sözü

Pankreas kanseriyle uzunca bir süre savaşan Steve Jobs’un son sözleri, ‘Oh wow, oh wow, oh wow’ oldu.

Alıntıdır

Aşk böyle olmalı

Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış. Yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere
yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar…

Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış, ‘acelesi olduğunu istemediğini’ söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.

Adamcağız da ‘karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum’ demiş.

‘Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde’ demiş hemşire.

-Adam üzgün bir ifade ile ‘ne yazik ki karım Alzheimer hastası ve benim kim
olduğumu bilmiyor’ demiş.

Hemşireler hayretle ‘madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz’ demişler.

-Adam buruk bir sesle ‘ama ben onun kim olduğunu biliyorum’ demiş.

Çocuklara nasıl davranmalıyız? Mutlaka okuyun!

“Yirmi altı yaşındaydım..Amerika’ya yeni gitmiştim,,, Osgood’un araştırma asistanlığını yapıyorum.

Aynı odada, John ve Gary adında iki asistan daha var.

Bir cumartesi günü ofise gittiğimde, Halının üstünde emekleyen bir oğlan çocuğu gördüm.

Gary oğlunu getirmişti.

Herkes kendi işini yapıyordu.

Ben de masama oturdum, Çalışmaya başladım.

Odada oldukça alçak meşin bir koltuk vardı.

Fark ettiğimde, Çocuk ona çıkmaya çalışıyordu, Bir bacağını atıyor, Tutunuyor ama bir türlü koltuğa çıkamıyordu.

Çocuk bunu dört beş kez denedi.

Baba bir yandan çalışırken bir yandan göz ucuyla oğlunu takip ediyordu.

John ise hiç ilgilenmiyordu, Tamamiyle kendi işiyle meşguldü.

Çocuk yine deneyip çıkamayınca yerimden kalktım, Çocuğun koltuk altlarından tuttum, ”Hoppa!” dedim ve onu meşin koltuğun üstüne bıraktım.

Çocuk hiç beklemiyordu, Önce şaşaladı, Sonra koltuğun üstünde öyle kalakaldı.

O zaman bilmiyordum, Ama şimdi biliyorum.

Benim anlam çerçevem içinde o küçük çocuk benim yeğenimdi, Ben de onun amcası.

İçinde büyüdüğüm kasabanın anlam çerçevesi o çocukla aramızdaki ilişkiyi öyle tanımlamıştı, Yeğenim koltuğa çıkmaya çalışıyordu ve amcası olarak ona yardım etmek bana düşerdi, Çünkü babası Gary ve amcası John bir şey yapmaya pek niyetli gözükmüyordu!

Vazifesini yapmış bir amcanın mutluluğu içinde gülümseyerek Gary’e baktım.

”Neden yaptın?” diye sordu.

Vazifesini yapmış bir amcanın rahatlığı içinde,

”Çıkmaya çalışıyordu” dedim.

Gary,,, ”Ben de biliyordum çıkmaya çalıştığını, Sen niye yaptın?” diye üsteledi.

Şaşırdım ve sinirlendim.

İçimden, Bu Amerikalılara iyilik yaramıyor diye düşündüm.

Ama merak etmekten de kendimi alamıyorum.

Sonra sordu ”Sen ne yaptığının farkında mısın?”

İçimden yine sinirlendim

İstanbul psikolojiyi bitirmiş, İki yıl asistanlık yapmış, Aydın bir insandım, Ne yaptığımın farkında olmayacak biri değildim.

”Bak” dedi, ”Çocuk koltuğa çıkacağına inanıyordu, Belki yarım saat, Belki bir saat uğraşacaktı ama eninde sonunda çıkacaktı. Öyle ucundan tutmuyordu, Çıkacağına inanmış biri olarak, Kedi yavrusu gibi tutunmuştu. Bırakmayacaktı. Deneyecek, Deneyecek, En sonunda çıkacaktı. Çıkınca dönüp bana bakacaktı; Ben de ona, Çıktın, Diyecektim. Sonra inecekti.

Yine uğraşacaktı, Bir saatte çıktığını belki yirmi dakikada çıkacaktı, Bugün bütün gün onunla uğraşacaktı ve belki de beş dakikada çıkar hale gelecekti.

Bu onun bugünkü zaferi olacaktı, Sen onun zaferini çaldın!”

Öylece bakakaldım. Bu hayatımda hiç unutmayacağım bir ders olmuştu bana.

Biliyor musunuz, İki hafta sonra Gary’e sordum, Neden sadece ”Çıktın!” diyecektin? Neden ”Aferin sana oğlum, Alkış alkış” değil?

Verdiği cevabı hiç unutmayacağım; ”Ben zaferine sadece tanık olurum, Onun benden aferin almak için başarı peşinde koşması doğru değil, Kendisi için başarır ama benim bildiğimi, Gözlediğimi, Tanık olduğumu bilir!!!”

Doğan Cüceloğlu

Tayland’ın Panyee kasabasının azimli çocukları

Hikayemiz Tayland’ın bir ada kasabası olan Koh Panyee’de 1986 yılında başlıyor. 1986 Dünya Kupasını televizyondan izleyen adalı gençler futbol oynamaya heveslenirler. O güne kadar futbol oynamamış olmalarının bir sebebi vardır elbette; kasaba su üzerine kurulmuş olduğundan futbol oynayacak düz bir alan yoktur adada. Tek sporları kayık yarışı ve balıkçıların büyük av hikayeleridir.

Yüzen futbol sahası:

Dünya Kupasının heyecanıyla futbol oynamaya heveslenen gençler, kendi futbol takımlarını kurmaya karar verirler. Kasabanın büyükleri bunu duyunca gençleri pek ciddiye almazlar. Gençler ise azimle kendi futbol sahalarını yaratmak için aylarca çalışırlar. Eski ve kullanılmayan tahta parçalarını toplarlar önce. Kasaba balıkçılıkla uğraştığı için kayık da bol, eski ve kullanılmayan kayıkları toplayıp birbirine bağlarlar. Kayıkların üzerini de buldukları bu tahtaları çakarak kapatırlar ve yüzen bir futbol sahası yaratırlar kendilerine.
Sahaları sürekli sallansa da, sürekli topları suya kaçsa da, çaktıkları çivilerin başları ayaklarına batsa da mutludurlar. Sürekli suya atlayıp ıslanarak, kaygan bir zeminde futbol oynamayı öğrenirler. Minyatür kalede ve dar bir alanda ayak hakimiyetleri gelişir.

Panyee FC turnuvaya hazır mı?

Bir gün gençlerden birisi elinde bir ilanla koşarak gelir. Bu ilan ana karada bir futbol turnuvasının ilanıdır: Pangha Cup. Ancak futbolu ne seviyede oynadıklarından emin olmadıkları için başarıdan çok hüsrana uğramanın korkusunu yaşarlar.Ama yine de turnuvaya katılmaya karar verirler. Küçük sahalarında yaptıkları futbol maçlarını izleyen ve kendilerine destek veren bazı büyükler gençlere forma bile diktirmişlerdir. Hatta az sayıda taraftar bile turnuvaya desteğe gider.

Turnuvaya çok gergin başlarsalar da çok geçmeden yeteneklerinin farkına varırlar. Tahta ve kaygan zemin yerine çim sahada, üstelik çok daha büyük kalelere gol atmak hiç de zor değildir onlar için. Turnuvada kolayca yarı finale kadar yükselirler.

İşler zora girdiği zaman:

Panye gururludur. Üçüncülük yani Yarı final maçı kötü başlar, sağanak yağmur ve ağır zeminde zorlanırlar. Ayakkabılarının içi suyla dolduğu için top hakimiyetleri azalır ve ilk yarı iki gol yerler. Cesaretleri kırılsa da maçı çevirmek için bir şey yapmaları gereklidir. Tecrübelerini ve o güne kadar oynadıkları futbolu hatırlarlar ve ıslanmış ayakkabılarını çıkartıp kenara koyarlar.

İkinci yarıda çıplak ayakla ıslak zeminde maçı lehlerine çevirirler. İki gol bulup maça ortak olsalar da son dakikada şanssızlık eseri yedikleri bir golle maçı kaybederler. Üzülseler de turnuvadan üçüncü ayrılırlar. Artık kasabanın geri kalanı da bu gençlerle gurur duyuyordur.

Kasaba futbolu onlarla sevdi

Futbol artık kasabanın bir numaralı eğlencesidir. Yıllar içinde bu gençlerden Güney Tayland’ın yıldız futbolcuları çıkar. 2004 ile 2010 yılları arasında Güney Tayland Gençler Şampiyonasını üst üste kazanırlar. Kasabanın futbol sahası yine su üzerindedir ama bu kez yeniden yapılmış, çivileri çıkmamış ve pürüzsüzdür.

Panyee FC bu gün de Güney Tayland’ın itibarlı kulüplerinin başında gelmektedir.

Alıntıdır

“Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir”? Araştırması

Bir araştırma düşünün ki 75 yıl sürmüş olsun. Tam 75 yıl boyunca 750 kişiyi takip etmişler.
Birbiriyle çok zıt iki grup üstelik.. Bir yarısı Harvard Üniversitesi mezunu, diğer yarısı Boston’un en yoksul mahallerinde yaşayan gençler..

18 yaşında tutmaya başlamışlar kayıtları.
Gençlere sormuşlar, “Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir? “ Çoğunluk ne cevap vermiş tahmin edin…

İki zıt toplumsal kesim, tutmuş aynı yanıtı vermişler : Zenginlik ve şöhret !

Şimdi buraya kadar normal, ee ne olmuş ki diyebilirsiniz..

Ama iş o 750 genci, 70-80 yaşlarına kadar takip etmek olunca enteresan sonuçlar çıkıyor. Hem de öyle böyle detay değil, sağlık raporlarından, banka hesaplarına, aile bireyleri ile görüşmelerden , her yaşta ayrı fotoğraflarına kadar..

Araştırmayı sunan Amerikalı bir Psikiyatr Robert Waldinger. Fotoğrafları gösteriyor, 18 yaşındaki hali-80 yaşındaki hali.. Öyle enteresan ki görmeniz lazım..

O 750 kişiden kaçı ünlü ve zengin olmuştan öte, hedefte şu soru var, “ Kaçı mutlu ve sağlıklı yaşlılar olabilmişler? “

Hani zengin ve ünlü olunca mutlu olacaklardı ya…:)

Olabilmişler mi?

Sizce….?

Keşke yazı değil de sohbet olabilseydi bu, cidden aklınızdan ne geçtiğini duymak isterdim…

Neyse fazla merakta bırakmayım sizi..

Zengin ve ünlü olmanın, mutlu ve sağlıklı olmakla direkt bir ilgisini “kuramamışlar” efendim.!

Anahtar kelime ne biliyor musunuz?

“Sosyal ilişkiler” !

Onca 750 kişinin içinde, mutlu ve sağlıklı olan kişiler , etrafında dostları, akrabaları, komşularıyla, kısacası sevgi ile çevrili olanlar.. İster Harvard mezunu olsun, ister yoksul bir ailenin çocuğu.. Fark etmiyor.
Bu arada kaç arkadaşınız olduğu da önemli değil. İlişkilerin “kalitesi” önemli. Güven duygusu , kabullenilme, takdir edilme, aidiyet vesaire..

Yani anlayacağınız 60-70 yaşlarına geldiğinizde, kolesterolünüzün veya tansiyonunuzun kaç bastığı bile bir şekilde ilişkilerinizin güzelliğine bağlı. İyi ilişkiler sadece vücudumuzu değil, beynimizi de koruyor.

İyi bir ilişkinin de baş tacı “güven” diye vurguluyor adam..

Tam da geçenlerde kızımla bu konuda sohbet etmişken..

“ ‘Dostluk’, dedim, tabakta kalan son patates kızartmasını birbirine ikram etmektir. O üzülünce ona kıyamamak, biri onu hırpalarsa ona siper olup korumak, o başarılı olduysa kendin olmuş gibi sevinmektir. Dost demek güven demektir güzel kızım. Sen önce güvenilir bir insan olacaksın ki etrafına da güvenilir insanlar toplansın. Sen yalancı, sen kıskanç, sen kaba biri olursan etrafında da öyle arkadaşlar olur. Gül bahçesi mi, diken tarlası mı, sen seçeceksin. “

Diyeceğim o ki, günümüz dünyasında tüm mutlulukların maddiyata
endeksli olması bir tesadüf değil.
Bir kurgu. Bir yönlendirme.

Yok mu sayacağız maddiyatı?

Elbette ki hayır.

Ama birinci sıradan indireceğiz.

Çok zengin ve ünlü bile olsa bir insan, sana telefonu teklifsizce açıp, “Vayy be ..! Helal olsun kardeşim sana..!! Gurur duyuyorum seninle..” diyecek bir gerçek dostun yoksa neye yarar?

İçin katılıp ağladığında, ya da yüreğine kara kara isli bulutlar yürüdüğünde yargılanmayacağından emin olarak dertleşmeyeceksen bir canyoldaşıyla, zehrini nereye akıtabilirsin ?

Tabakta kalan son patates kızartmasını yayıla yayıla ağzına atıyor olabilirsin.. Atlar, katlar, yatlar sahibi olabilirsin.. Herkes önünde iki büklüm eğilip ceketini ilikliyor olabilir, ama hayat, sen evinin kapısından içeri girip, o kapıyı kapattığın an başlar..

O kapının ardında, yani senin iç dünyanda kaç tane sevgili varlık var?
Kaçına güvenebilirsin? Sen kaçı için güvenilir kişisin?
Kaçının gözlerinde yaş görürse kolları sana uzanır?
Kaçı senin hangi yemeği sevdiğini, veya ne bileyim kimyondan nefret ettiğini bilip, ona göre sana yemek pişirir?
Kaçı sen balkonda üşüdüğünde içerden bir pırtıl hırka alıp omuzlarına konduruverir?
Kaçını gecenin kör bir saati teklifsiz arayabilirsin, o seni arayabilir?

Yurdu yuvası olmayan, konacak yer bulamayan kuşlara döner yalnız insanlar…

Neticede Yaşar Kemal de dememiş mi ; “ İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar”.

Yani evrende yakışıklı bir iz bırakmanın yolu zenginlik ve şöhretten değil de, “insanlık”tan geçiyormuş .

Anlamak için 80 yaşımıza gelmeyi beklemeyelim bence..:)

Alıntıdır

Koşulsuz müşteri memnuniyetinin önemi ve Wal-Mart örneği.

Koşulsuz müşteri memnuniyetinin önemi  ve Wal-Mart örneği.

Günümüzde ne alırsak alalım ilk baktığımız şeylerden birincisi kalitesi bunu da marka ile kıyasladığımız çok olmaktadır. İkincisi fiyatı. Üçüncüsü ise verdiği servis hizmetidir.

Özellikle hizmet sektöründe servis hizmeti sizi ve şirketinizi ön plana çıkarabilir.

Kişisel Gelişim Online olarak biz, “Koşulsuz Müşteri Memnuniyetine önem vermekteyiz.

Koşulsuz kelimesini açmak istiyorum. Minik minik yazılan ve kimse tarafından okunmayan sözleşmelerde, nasıl olur da müşteriyi bezdiririm ve iade etmesini engellerim diyerek tuzaklar hazırlamamaktan bahsediyorum.

Yani insana güvenmek.

Kim olursa olsun!

Burada kendimize örnek aldığımız, komik ama düşündürücü bir Wall-Mart örneğinden bahsetmek istiyorum.

Wall-Mart’ın müşterilerine sunmuş olduğu, koşulsuz iade etme hakkını duyanlarınız olmuştur.

80 yaşlarında, neredeyse her şeyini Wall-Mart’tan alan bir kadın müşteri, mağazalardan birine gelir. Arabası için aldığı 4 tane lastiğin sık sık patladığını ve iade etmek istediğini söyler.

Mağaza çalışanları kendi aralarında bir kaç görüşmeden sonra, araba lastiklerini geri alırlar.

Sadık müşteri, memnun bir şekilde mağazadan ayrılır ve sadık bir müşteri olarak kalmaya devam eder.

Hikaye çok güzel.

Duyan herksin de hoşuna gidiyor ama hikaye de anlatmadığım bir nokta var

WALL-MART ARABA LASTİĞİ SATMIYOR!

Biz mağazacılık yapmıyoruz, Ama Kişisel Gelişimin Wall-Mart’ı olmak için yola çıktık.

Süleyman Akay

Çöp Kamyonu Kanunu

ÇÖP KAMYONU KANUNU

Kadın taksiye binmiş ve hava alanına gitmek istediğini söylemişti.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı. Ticari taksinin şoförü bu siyah arabaya çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü bir de ükelaca camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.

Bizim taksinin şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Kadın müşteri bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.
Sordu: “Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti.”
Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: “Çöp Kamyonu Kanunu” dedi.
Kadın: “Çöp Kamyonu Kanunu mu?” diye sordu, anlamamıştı.

Şoför açıkladı:

“Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir.

Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşırlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktirirler.

Ancak dolduklarında ise çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyarlar.

Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Üstünüze almayın.

Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.
Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.”

Başkaları inanmasa da, siz inandığınız yolda yürüyün. Mutlaka başarırsınız.

Hayalleri olan bir gençti. Çok güvendiği projesiyle TÜBİTAK’ın yarışmasına başvurdu, dereceye bile gelemedi. Aynı projeyle Nobel’e ilk adım sayılan uluslararası yarışmada birinci seçildi. Sonra da NASA ekibine girdi… İşte geleceğin Nobelli bilim insanı adayı İlayda Şamilgil’in başarı öyküsü…

TÜBİTAK mağduru İlayda, NASA proje ekibine seçildi!

Türkiye İlayda’yı, hazırladığı fizik projesiyle TÜBİTAK yarışmasına katılan, ancak dereceye giremeyen, aynı projeyle Polonya’da 80 ülkenin binlerce projesinin arasında birinci olan lise öğrencisi olarak tanıdı.

İlayda Şamilgil, geçtiğimiz yıl İstanbul Özel MEF Lisesi 12. sınıf öğrencisiyken dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen “First Step to Nobel Prize in Physics” (Nobel Fizik Ödülü’ne Doğru İlk Adım) adlı yarışmaya, bir yıldır çalıştığı “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile katılarak ünlü akademisyenlerden oluşan jüriden tam puan almayı başarmıştı.

Dünya birincisi olan ve ülkemizi gururlandıran İlayda Şamilgil ile bir kez daha bir aradaydık. İlayda ABD’de Cornell Üniversitesi’nde başarı yolculuğuna devam ediyor. Mühendislik okuyan İlayda, önümüzdeki dönem NASA’nın bir projesinde de yer alacak. İlayda ile bilimi ve yeni projelerini konuştuk.

Temel bilimlere çok küçük yaşlarda ilgi duyduğunu belirten İlayda 3 yaşındayken fiziğin ne kadar hayatı kolaylaştırdığının farkına varmış. O, genel kanının aksine Fizik, Matematik derslerinin zor olmadığını, zor olduğu düşüncesiyle zorlaştırıldığını düşünüyor. Bilimin içinde olmaktan ve araştırma yapmaktan zevk aldığını söylüyor.

“MARS’A GİDEN ROKETLERLE İLGİLİ NASA PROJESİNE SEÇİLDİM”

İlayda, ABD’de New York Eyaleti’ne bağlı Ithaca kasabasında bulunan Cornell Üniversitesi’ne uzanan başarı yolculuğunu şöyle anlattı:

“Mart sonu Nisan başı gibi üniversite kabullerim geldi. En son 2 seçeneğe indirdim seçeneklerimi. Cornell Üniversitesi’nde Mühendislik okumaya başladım. Cornell ayrıca özel bir araştırma grubuna davet etti. 1. sınıflar için de sadece 30 kişinin seçildiği bu gruba dahil oldum. Mutlaka bir araştırma projesinin içinde yer almam gerekiyor. Sizi araştırma yapmaya teşvik ediyorlar.

İkinci dönem de bir araştırma projesi içinde yer alacağım. Normalde 2. sınıfta başlarken ben 1. sınıfta başlamış olacağım. Cornell Üniversitesi profesörlerinden Mason Peck, NASA’da teknoloji şefi olarak çalışıyor ve Mars’a giden roketlerle ilgili bir proje yapıyor. İkinci dönemden itibaren Profesör Peck ile beraber bu NASA projesinde çalışacağım . Haftada 8 saat laboratuvara gideceğim. Sonra gitgide ders saatlerim azalıp araştırma saatlerim artacak.

Üzerinde çalışacağım bu proje başarılı olursa gerçekten çok büyük bir etkisi olabilecek bir proje. Büyük bir etkisi olabilen bir şeyde küçük de olsa bir faydamın dokunması, buna ben de yardım ettim diyebilmek beni çok mutlu ediyor. O yüzden teoriden çok daha uygulamalı alanlarda araştırma yapıyorum. Bana ödül getiren projede de olduğu gibi denemek ve çalıştığını görmek ve bir katkı sağlamak büyük mutluluk.

Şu an mühendislik okuyorum ama bir yan dal da okuyabilirim. ABD’de okumanın avantajlarından biri de üniversiteye başlar başlamaz bölüm seçmene izin vermiyorlar. Karar vermiş olsanız bile 2 yıl sonra tekrar soruyorlar bu kararın geçerli mi diye..Öğrencinin yanlış bir seçim yapmasına izin vermiyorlar.”

“PROJEMİN KULLANIMA GEÇMESİNİ ÇOK İSTERİM”

İlayda, ödüllü projesinin ön patentini aldığını ve yeniden patent için başvuracağını belirterek şunları söyledi:

“Projemin kullanıma geçmesini çok isterim çünkü yaptığım bir şeyin katkı sağladığını görmek benim için her şeyden daha önemli. Görüştüğüm birkaç firma oldu ama kesin bir şey yok. Şirketlerin bana ulaşmasını bekliyorum. Umarım bunun kullanımı gerçekleşir, ben de bir faydam dokunduğu için mutlu olurum”

“NERDE OLURSAM OLAYIM BİLİME KATKI SUNMALIYIM”

İlayda, okulunu bitirince yapmak istediklerine yönelik de şunları söyledi:

“Öncelikle mezun olduğumda bir kaç yıl çalışmayı düşünüyorum ABD’de. En azından bir deneyim olması için, oradaki çalışma ortamını görmek için. Sonrasında Türkiye’ye dönebilirim. Hayat ne gösterirse, neyin daha iyi olduğuna karar verirsem. Kendimi şu an için sınırlamak istemiyorum. Ama nerede olursam olayım bilim adına faydalı şeyler yapmak istiyorum.”

“OKULUMDA TÜRK GECELERİ DÜZENLİYORUZ”

Okuldaki bir gününü de şöyle özetliyor:

“Sabahtan derslerim oluyor genelde saat 14.00′da bitiyor. Daha sonra ders bitiş saatlerine bağlı olarak ödevlerimi yapıyorum. Akşam yemeğinde arkadaşlarımla oluyorum. O günün yoğunluğuna bağlı olarak bazen kütüphaneye gidip ders çalışabiliyorum. Okulda çeşitli etkinlikler oluyor, gösteriler, tiyatrolar, o etkinliklere gidebiliyorum. Arada buz patenine gidiyorum. Buz pateni yapmayı çok sevdiğim için giderken kendi patenlerimi de yanımda götürdüm. Kafamı dağıtmama yardımcı oluyor. Okulumda yaklaşık 15-20 Türk öğrenci var. Çok fazla görüşemesek de ders yoğunluğundan dolayı arada kahvaltılar yapıyoruz, Türk geceleri yapıyoruz birlikte. Okulumda Türklerin olması, Türkçe konuşabilmek çok güzel..

İlayda, Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü kazanması ve 19 Mayıs’ta Anıtkabirde Ata’ya sunmasıyla ilgili de şunları söyledi:

“ATATÜRK’E NE KADAR TEŞEKKÜR ETSEK AZDIR”

Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü kazandığını duyunca her Türk gibi gurur duydum. Ödülü Atatürk’e sunması bence çok doğru bir karar. Türkiye’deki özgür düşünce ortamı, bilim olsun her konuda en çok katkı sağlayan insan olduğu için. Eğer Atatürk olmasaydı, lisede böyle bir projeyi büyük ihtimalle yapamazdım. Böyle dersler alamazdım. Bugün ben bu noktada olamazdım. Bunun temeli Atatürk’e dayandığı için bence çok güzel bir jest. Finallerim bitmiş olursa Türkiye’ye gelmek ve Aziz Sancar’la birlikte Ata’nın huzuruna çıkıp teşekkür etmeyi ben de çok isterim. Çünkü O’na ne kadar teşekkür etsek azdır.

“HAYALLERİNİZİN PEŞİNDEN GİDİN”

Küçükken hep bilimle iç içe olmayı hayal ettiğini ve bu hayalini gerçekleştirdiğini belirten İlayda, gençlere de şu tavsiyelerde bulundu:

Benim tavsiyem mutlaka hayallerinin peşinden gitsinler. Elbette engellerle karşılacaklardır, ama gerçekten istiyorlarsa o engelleri çözmenin de bir yolunu bulacaklardır. Olumsuz düşünmesinler ve yapmak istedikleri şeyleri yapsınlar, başkaları istediği için değil…”

Alıntıdır. Yazan: Ayla Özdemir

Kör Kuyuya Düşen Eşeğin Aklı

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.

Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra
, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silke leyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz. Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.

Suyun dördüncü hali keşfedildi!

SUYUN DÖRDÜNCÜ HALİ KEŞFEDİLDİ

Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’nda yapılan bir deneyde suyun aşırı sınırlanması ile gözlemlenebilen dördüncü bir hali keşfedildi. Kuantum tünelleme olarak bilinen bu durumda suyu oluşturan atomlar aynı anda birden fazla yerde bulunuyor.
Hepimizin bildiği gibi suyun katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç hali bulunuyor. Ancak Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı (ORNL) Enerji Departmanı’ndan bilimciler, suyun daha önce gözlemlenmemiş bir halini keşfettiler. Su moleküllerinin çok yüksek sınırlama altında klasik fizik kurallarına aykırı hareket ettiği ortaya çıktı.
Araştırmacılar yeni hali, Physical Review Letters adlı akademik dergide açıkladı. Dergide yayınlanan makaleye göre, su moleküllerinin nanoölçekli tüplere itildiğinde bir çember etrafında yöresizleştiği görüldü. Her molekülün alışılmadık çift tepeli bir yapıya büründüğü gözlendi. Her atomun çapı bir angström yani metrenin 10 milyarda biri boyutuna ulaştı.

KLASİK FİZİĞİN BİR ADIM ÖTESİ

Keşfin yapılmasına imkan sağlayan deney, aşırı sınırlama altında suyun, kayalarda, toprakta ve hücre duvarlarında gözlemlenen özelliklere sahip olduğunu gösterdi. Deneyler ORNL’in SNS Laboratuvarı ve Birleşik Krallık’taki Rutherford Appleton Laboratuvarı‘nda gerçekleştirildi. Sınırlandırma altında su moleküllerinin yayıldığının keşfedilmesi beklenmeyen bir gelişmeydi ve klasik fizik kurallarını yıkmış oldu.
Deneyde moleküller bir bariyeri, herhangi bir enerjiye ihtiyaç duymadan aştı. Bu durum kuantum tünelleme olarak biliniyor. Suyun tünelleme hali bilimcilere suyun aşırı sınırlamalı ortamdaki termodinamik özellikleri ve davranışını tanımlamada yardımcı olacak.
Araştırmayı gerçekleştiren ORNL Kimya ve Mühendislik Materyalleri Bölümü’nden Alexander Kolesnikov “Bu durum, suyu oluşturan oksijen ve hidrojen atomlarının yöresizleştiğini ve bunun sonucu olarak kanalda altı simetrik olarak eşit pozisyonda birden aynı anda bulundukları anlamına geliyor. Bu sadece kuantum mekanikleri ile oluşabilecek bir olay” şeklinde konuştu.

Dünyaya açılan başarı hikayesi.

Fakir bir ailenin çocuğu olarak başladı hayatına. Okul masraflarını karşılamak için çalışmanın dışında kanını bile sattığı oldu. Pazarlamacı olarak çalışırken istifa edip her köşe başına kahve dükkanı açma hayalinin peşine düştü… “Tutmaz” denilen fikri o kadar tuttu ki dünyada kahve zinciri denilince ilk akla gelen markayı yarattı… İşte Starbucks’un kurucusunun başarı öyküsü…

Kahve fincanına kalbini akıtan adam Howard Schultz ve Starbucks hikayesi…

Üç ortak, 1.350’şer dolar sermaye koyarak ve üstüne 5.000 dolar da bankadan borç alarak şirketi kurduklarında muhtemelen 30 yıl sonrasının perakende devlerinden birinin temelini attıklarını tahmin bile edemezlerdi. Starbucks, ‘sadece iyi kahve’ sloganıyla yola çıkmış bu üç ortağın ‘ders alınacak’ bir başarı hikayesi mi? Kesinlikle hayır! Starbucks efsanesinin ardında bu üç ortağın değil, aslında plastik mutfak gereçleri pazarlayan bir adamın, Howard Schultz’un vizyonu ve inatçılığı var. Bugün dünyanın en büyük perakende zincirlerinden biri olan Starbucks’ın ve kurucusu Howard Schultz’un hikayesi her yönüyle oldukça ilginç…

‘Başarımızın anahtarı işimizi kalbimizle yapmakta yatıyor. Ben ve iş ortaklarım her bir kahve fincanına kalbimizi akıtıyoruz…’

Howard Schultz’un aslında film yapımcılarına uygun dramatik bir hikayesi var. Fakir bir ailenin büyük çocuğu olarak Brooklyn’de büyüyor. Futbol bursuyla Michigan Universitesi’ne giriyor. Ancak sadece ilk yıl oynadıktan sonra futbolu bırakıyor ve üniversite masraflarını karşılamak için çalışmaya başlıyor. Okula devam edebilmek için kanını bile sattığı oluyor.

1975 yılında üniversiteden mezun oluyor. Michigan’da kısa süren ilk iş deneyiminin ardından New York’ta ‘satış temsilcisi’ olarak Xerox’ta çalışmaya başlıyor. Burada satış ile ilgili deneyim kazanıyor ve mutfak gereçleri pazarlayan Hammerplast adlı İsveç firmasına geçiyor. Kısa süre içinde şirketin en tepe pozisyonuna kadar yükseliyor.

Hikayenin burasına kadar kahve ile ilgili en ufak bir şey bile yok. Ama Schultz ve Starbucks’ın yollarını kesiştiren olaylar bundan sonra başlıyor. Seattle’dan küçük bir firmanın yüksek miktarda ve aynı tür filtre kahve gereçleri siparişi veriyor olması Schultz’un dikkatini çekiyor. İsveç dizaynı mutfak gereçlerinden sorumlu genel müdür olarak New York’tan Seattle’a giderek, siparişi veren o küçük firma ile tanışmak istiyor. Hayatından bir daha hiç çıkmayacak Starbucks adını ilk olarak o zaman duyuyor.

Starbucks’ı 1971 yılında biri İngilizce, biri tarih dersleri veren iki öğretmen ile bir yazar bir araya gelerek kuruyor. Amaçları kesinlikle ticari değil. Tek bir nedenleri var. Kahveyi seviyorlar ve Seattle’ın da iyi kahveye ulaşabilmesini istiyorlar.

O zamanki Starbucks aslında günümüzdekinden çok farklı. Sadece iyi kavrulmuş kahve tohumları satıyorlar. Müşterileriyle çok yakın bir bağları var. Onlara iyi kahve yapımı konusunda bilgi veriyor ve değişik kahve tohumlarını poşetlerle evde yapmak üzere satıyorlar. Sahip oldukları 4 dükkanda müşteri ilişkilerine ve müşterilerin kahve ile ilgili yeni deneyimler yaşamasına büyük önem veriyorlar.

Ziyaret için gittiği Starbucks’a ilk girdiğinde yüzüne çarpan kahve aromasından mı yoksa ilk içtiği Sumatra kahvesinin keskin tadından mıdır bilinmez Schultz’un hayatına daha o ilk ziyaretten itibaren kahve giriyor. Ortaklarla tanışan ve onlardan kahvenin ve Starbucks’ın otantik hikayesini dinleyen Schultz adeta büyüleniyor. New York’a geri dönerken bu hikayenin bir parçası olması gerektiğine karar veriyor.

Prestijli kariyerini, yıllık 75.000 dolarlık gelirini, şirket arabasını, yaşadığı şehri kısaca neredeyse her şeyi feda etmeyi göze alıp, üstüne Starbucks ekibinin bir parçası olmak için bir yıldan fazla süre ile ortakları ikna etmeye uğraşıyor. Çünkü, kurdukları şirketin ruhuna sonuna kadar sahip çıkan muhafazakar ortaklar, Schultz’un Starbucks’ı büyütme planlarına çekince ile yaklaşıyor. Hatta, ortakların Schultz’a ilk cevabı ‘hayır’ oluyor. Red cevabına aldırmadan ısrarını sürdüren Schultz sonunda onları ikna ediyor ve Seattle’a taşınarak, şirkette pazarlamadan sorumlu yönetici olarak çalışmaya başlıyor.

Howard Schultz, Starbucks’la ilk tanıştığı günden itibaren iyi kahvenin sadece kısıtlı bir çevreye değil, tüm Amerika’ya sunulması gerektiğine inanıyor ve bunun planlarını yapıyor. Ancak, şirkete girdikten 1 yıl sonra İtalya’ya yaptığı iş ziyareti bu planlarını bir üst boyuta taşıyarak, bugünkü Starbucks’ın temelini oluşturan fikirlerin ilk kıvılcımlarının çakmasına neden oluyor.

Gerçekten de Schultz İtalya’da gördüğü ve deneyimlediği kahve kültüründen çok etkileniyor. Onlarca küçük dükkana girerek, hem espressoyu tadıyor hem de mekanların kahve ile sarmalanmış büyüsünü inceliyor. Henüz espresso ile tanışmamış olan Amerika’da Starbucks için büyük fırsatların olabileceğini düşünerek Seattle’a dönüyor.

Espresso ve çeşitlerini Starbucks’larda hazırlayıp, insanlara sunmak… Ortaklar ‘biz restoran işletmiyoruz, kahve tohumu satıyoruz’ diyerek Schultz’un İtalya’da görüp, Starbucks’ta uygulamak istediği bu modele karşı çıkıyor. Üstelik, bunu iyi giden bir ticari faaliyet için gereksiz bir risk olarak görüyorlar. Bir dükkanda yapılan deneme uygulamasının başarılı sonuçları bile ortakları bu kararından vazgeçirmiyor.

Schultz, aylarca düşündükten sonra zor bir karar daha vererek, kendi şirketini kurmak için çalışmalara başlıyor. Hatta bu konuda Starbucks’taki patronlarının da desteğini alıyor. Gerçek anlamda bir İtalyan espresso kahve dükkanı olan ilk Il Giornale, bir kısmını Starbucks’ın karşıladığı 400.000 dolar başlangıç sermayesiyle 1986’da açılıyor.

Schultz, İtalya’da gördüğü espresso dükkanlarının tam anlamıyla bir benzerini Seattle’da faaliyete geçiriyor. Italyan operalarının yankılandığı, oturarak değil ancak ayakta kahve lezzeti yaşanabilecek, İtalyanca menulere sahip bir mekan… Bu, daha sonra da müşteri ihtiyaçları ile şirket politikaları arasında çelişkiler yaşayacak Schultz’un ilk önemli hatalarından biri oluyor. İtalyan espresso dükkanları, Itanyanca menuleri anlamayan, Italyan operalarından sıkılan Amerikalı müşterilerinin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda daha sonra bir takım değişikliklere uğruyor.

1987 yılında Starbucks’ın ortakları, Jerry Baldwin ve Gordon Bowker şirketi satmaya karar veriyor. O tarihte henüz 3 tane Il Giornale dükkanına sahip olan Howard Schultz hiç düşünmeden Starbucks’ı almak için Il Giornale hissedarlarından 4 milyon dolar daha topluyor. 34 yaşında Starbucks’ı alarak, yine zorlu bir macera için hayatında yeni bir sayfa açıyor. Il Giornale markasını bırakarak, Starbucks markasıyla yola devam ediyor.

Starbucks’ın uluslararası dev bir perakende zinciri haline dönüşmesi yönetimi Howard Schultz’un devralmasından sonra oluyor. Starbucks, köklerine sadık kalarak yeni bir kimlik ile hızla büyüyor.

‘Biz bir marka yaratmak için çaba harcamadık. Amacımız kaliteli ürünleri ve tutkulu çalışanlarıyla bir amaç için ayakta duran iyi bir şirket yaratmaktı.’

Starbucks hikayesinde pazarlama adına dikkat çekici noktalar var. Dışardan bakıldığında Amerika’nın Mc Donalds, Burger King, Wal-Mart gibi dev perakende zincirlerinden farklı gözükmüyor. Tüm dünyada standart ve aynı kalitede ürün ve hizmet sunumu, etkin dağıtım gücü, dev bir finansal yapı ve marka için yapılan milyonlarca dolarlık reklam yatırımı…

Starbucks işte bu son noktada diğerlerinden radikal şekilde ayrılıyor. Çünkü, Starbucks kurulduğu günden bu yana -geleneksel anlamıyla- reklamla çok da ilgilenmiyor. Reklamın etkinliğinin artık epeyce yüksek sesle tartışıldığı günümüzde, ‘reklamsız’ oluşturulmuş güçlü marka imajının keyfini sürüyor. Geleneksel yöntemlerin, tek taraflı iletişimin karşısına müşteri deneyimlerinin gücünü çıkarıyor. Markayı salt imaj üstüne değil, taviz verilmeyen şirket değerleri üzerine sağlamca oturtmayı başarıyor.

Howard Schultz’un Starbucks hikayesini anlattığı ‘Pour Your Heart into It: How Starbucks Built a Company One Cup at a Time’ kitabında belirttiği gibi Starbucks’ın büyümesi sırasında marka stratejisi üzerinde çok da durulmuyor. Tamamen şirket değerleri, kalite politikası ve insan kaynakları uygulamaları üzerine odaklanılıyor. Starbucks markası tüketicilerle değil önce çalışanlarla inşa ediliyor. Çünkü müşteri beklentilerini karşılamanın en iyi yolunun önce tutkulu çalışanlardan geçtiğine inanılıyor.

Starbucks, geleneksel pazarlama odaklı şirketlerin dışında bir tavır sergiliyor. Bunu elbette kategoriyi yaratmanın büyük avantajını arkasına alarak yapıyor. Ancak, kısa sürede pazarda dişli rakiplerinin ortaya çıktığı düşünülürse, bunun uzun soluklu bir avantaj olmadığı da açıkça görülüyor.

1987 – 1997 arasında, yani 10 yıl içinde 10 milyon dolardan az reklam yatırımı yapılıyor. Geniş kitlelere reklam yapmak yerine kahve dükkanına gelen müşterilerini memnun etmeyi ve onlara kahvenin romantizmini anlatmayı tercih ediyorlar. Çalışanları aracılığıyla iletişim yapıp, müşteri bağlılığı yaratmayı öncelikli hedef olarak görüyorlar. Starbucks’ın kahveden daha fazlasını sunduğu müşteriler arasında ağızdan ağıza yıllar içinde yayılıyor. Bu arada markanın en hararetli temsilciliğini ise çalışanlar yani ‘ortaklar’ yapıyor.

‘Starbucks’ın en önemli bölümünün pazarlama olduğunu düşünürdüm. Bugün, çok açık şekilde bunun insan kaynakları olduğunu söyleyebilirim. Bizim başarımız ağırlıklı olarak işe aldığımız, bizimle kalmasını sağladığımız ve terfi ettirdiğimiz insanlara dayanıyor.’

Çalışanlarına ‘şirket ortakları’ demeyi tercih ediyor. Şirketin esas vitrininin onlar olduğu gerçeğini asla göz ardı etmiyor. Tüketici deneyimlerinin büyük kısmının şirket ortakları elinden gerçekleştiğini unutmuyor. İyi servis olmazsa dünyanın en iyi kahvesi için bile müşterinin tekrar dükkana gelmeyeceğini biliyor.

Çalışanları yani ‘ortakları’ için Amerika’da bile eşine az rastlanır bir uygulama ile kapsamlı bir sağlık sigortası uygulaması getiriyor. Part-time çalışanları da kapsama aldığı bu uygulamayı anlatması için Bill Clinton tarafından Beyaz Saray’a davet ediliyor. Uzaya çıkan astronotların ya da olimpiyatlarda madalya almış sporcuların yanında sadece sağlık sigortası uygulaması için Beyaz Saray’a davet edilmesi Schultz’a bile oldukça ilginç geliyor.

‘Bean Stock’ adı verilen bir uygulama ile tüm çalışanların belli miktarda şirket hissesi sahip olması sağlanıyor. Böylece ‘ortaklar’ lafı sadece sözde kalmamış oluyor.

Gerek sağlık sigortası gerekse de ‘Bean Stock’ uygulamasının bugün eleştirilen pek çok noktası var. Ancak her iki uygulamanın da pek çok ‘büyük’ şirket için örnek alınması gereken iyi niyetli bir amacı var: Çok iyi bir ürününüz olabilir, pazarlamanın tüm gereklerini yerine getiriyor olabilirsiniz ancak müşterilerinizle en önemli temas noktanıza -yani- çalışanlarınıza gereken önemi vermezseniz, uzun vadede başarı sağlamanız mümkün gözükmüyor.

‘Biz insanlara servis yaptığımız kahve işinde değil, kahve servisi yaptığımız insan işindeyiz.’

Kahve, restoran, gençlerin ‘takıldığı’ mekan, müzik, eğlence, hazır kahve, dondurma… Sahi Starbucks gerçekte ne işinde?

Starbucks’ın bir misyonu ve onun etrafında yol gösterici 6 prensibi var. Bu prensiplerden yalnızca bir tanesi kahve ile ilgili. Bu bile Starbucks’ın yalnızca kahve işinde olmak istemediğini kanıtlıyor. Diğer prensipler ürün odaklı değil, şirketin sosyal paydaşları ile ilişkilerini çerçeveliyor. Ancak şirket girdiği diğer alanlarda da kahvenin ve kahve kültürünün ana odak olmaktan çıkmasını tercih etmiyor.

Starbucks karlı ana faaliyet alanını sürdürürken, sürdürülebilir gelir adına değişimlere de hayır demiyor. İşler yolunda giderken aldığı risklerle aslında temel değerlerinin dışına çıkmadan faaliyet alanını daha da geliştirmeyi başarıyor. Yaptıkları işler müşterilerine ‘size bir kahve dükkanından beklemediğiniz özel sürprizler sunmaya devam edeceğiz’ mesajını oldukça güçlü biçimde iletiyor.

Dükkanlarda çalınan müziğin müşteriler tarafından ilgiyle karşılanması onları Blue Note’un sahibi Capitol Records ile anlaşma yaparak, kendi albümlerini yapma ve dükkanlarda satma işine kadar götürüyor.

Bir başka önemli işbirliği Pepsi ile yapılıyor. Ortak kurdukları bir şirket ile şişelenmiş, içime hazır kahve yapmayı planlıyorlar. İlk ürünleri, Mazagran başarısız oluyor. Ancak daha sonra ortak geliştirme ile yaptıkları şişelenmiş frappuccino büyük ilgi görüyor.

Starbucks adıyla çıkardıkları dondurma 1996’da Amerika’da pazar liderliğine kadar yükseliyor.

United Airlines ile sancılı başlayan bir işbirliği daha sonra oldukça verimli ve karlı bir hale geliyor. United Airlines, 500’den fazla uçağında yıllık toplam 80 milyon yolcusu için kahve olarak Starbucks ürünlerini sunmak için şirketle anlaşıyor. Ancak, yolculardan kahvenin kalitesine ilişkin gelen şikayetler üzerine Starbucks anlaşmayı askıya alıyor. Çünkü kahvelerin lezzeti alışıldık Starbucks lezzetinin çok uzağında kalıyor. United Airlines ile aylarca süren ortak çalışmanın ardından fiziki şartlar değiştiriliyor, çalışanlar eğitiliyor ve kahvenin Starbucks dükkanlarındaki lezzetine en yakın hale getirildiğine inanıldıktan sonra tekrar uçaklarda servis edilmesine izin veriliyor.

Starbucks son olarak internet üzerinden şarkı satın alınabilecek ‘Hear Music’ projesi üzerinde çalışıyor.

Starbucks hikayesinde herkes için örnek alınabilecek noktalar var. Girişimciler, pazarlamacılar, gelenekselin peşinden ayrılmayan reklamcılar, reklamverenler…

Karının büyük bir kısmını dükkanlarını ayda ortalama 16 kez ziyaret eden sadık müşterilerinden elde eden Starbucks bir yandan bu sayıyı artırmak bir yandan da 20.000 dükkana ulaşmak için çabalıyor. Hissedarlarına, çalışanlarına ve topluma saygı duyarak, etkin sosyal paydaş yönetimiyle marka değerini artırmak için uğraşıyor. İletişim gücüyle oluşturulmuş bir marka imajı yerine müşteri deneyimleriyle sağlamlaştırılmış, müşteriyi marka sözcülüğüne dönüştürmeyi başarmış bir marka olarak devamlılık sağlamaya çalışıyor. Günümüzde üzerinde çokça konuşulan reklam etkinliği, deneyim pazarlaması, müşteri sadakati, sosyal paydaş ilişkileri, sürdürülebilir büyüme, ağızdan ağıza iletişim gibi konuları uzun bir zaman önce çözmüş gibi gözüküyor.

Alıntıdır.

Husk Power’in başarı hikayesi

Husk Power Systems (“HPS”) / Pirinç çeltiği atıklarından elektrik üretimi
Pirinç çeltiği atıklarından elektrik üreten %100 biyo kütle santrali ile ilk kez 2007’ de bir köyün aydınlatılmasını sağlayan Husk Power Systems (“HPS”) bugün Hindistan’ın kırsal kesimlerinde 250’yi aşkın köy ve mezrada yaklaşık 25.000 hanenin elektrik ihtiyacını karşılayan ve 150.000’e yakın insanın hayatına etki eden 60 mini-elektrik santrale sahip.

Her bir elektrik santrali yaklaşık 400 haneye hizmet veriyor ve her sene 42.000 kerozen ve 18.000 litre dizel benzinin yerini alıyor. Daha da önemlisi HPS, Hindistan’ın kırsal kesimlerinde yaşayan 300’ü aşkın kişiye elektrik tesisinin işletilmesi ve yönetilmesi için istihdam ve eğitim sağlayarak HPS’in hizmet verdiği hanelerde 1.25 M$’lık bir tasarruf sağladı.
Dünyanın en düşük sermaye maliyeti ile merkezi olmayan elektrik üretim ve dağıtım sistemleri kuran HPS’nin santralleri, yaklaşık 1$/W’luk üretim dağıtım ve kurulum maliyeti ile, mega Termik Elektrik Santralleri’nden bile daha ucuza mal olmaktadır.

HPS, toplumdan elde ettiği gelirin iki katının topluma geri dönmesini sağlayarak sosyal girişimcilikte yeni bir paradigma yaratmayı hedeflemektedir. Ana kuruluşu ve kurumsal sosyal sorumluluktan sorumlu yan kolu olan Samta Samriddhi Vakfı ile birlikte, HPS, 250’yi aşkın çocuğun eğitimine destek olmakta ve onların eğitim masraflarını karşılamaktadır.

Araştırırsanız, üniversitelerinin bile olduğunu göreceğiniz HPS’i tebrik etmek lazım.

Ülkemizde kim bilir, enerjiye dönüşebilecek neleri heba ediyoruz?

Soichiro Honda’nın İnanılmaz Hikayesinden Öğreneceğimiz Çok Şey Var

1938 yılında, Bay Honda henüz okulda öğrenciyken, sahip olduğu her şeyi bir küçük atölyeye yatırmış, piston ringleri konusunda kendi kafalarında var olan fikri geliştirmeye koyulmuştur. Çalışmalarını Toyota şirketine satmak istediği için gece gündüz çalışmış, dirseklerine kadar yağlara batmış, o atölyede yatıp kalkmış, sonuç alacağına olan inancını hiçbir zaman yitirmemiştir. İşini sürdürebilmek için karısının mücevherlerini bile rehine koymak zorunda kalmıştır. Ama sonunda piston ringlerini tamamlayıp Toyota’ya sunduğunda, bunların Toyota standartlarına uymadığı söylenmiştir. Onu gerisin geri iki yıllığına okula yolladıklarında, öğretmenleriyle arkadaşları ona gülüp durmuş, tasarımlarının çok saçma şeyler olduğunu söylemişlerdir.

Ama o, bu tecrübenin acısına odaklanacağı yerde, amacına olan konsantrasyonunu sürdürmüştür. İki yıl daha geçtiğinde, Toyota ona hayalindeki anlaşmayı sunmuştur. İhtirasıyla inançlarının sonuç verişi, ne istediğini bildiği, eyleme geçtiği, nelerin iyi sonuç verdiğine dikkat ettiği, istediğine ulaşıncaya kadar yaklaşımını sürekli değiştirdiği içindir. Ama o sırada ortaya yeni bir sorun çıkmıştır.

Japon hükümetinin savaşa hazırlandığı günlerdir o günler. Fabrikasını kurmak için ihtiyacı olan betonu ona vermemişlerdir. Peki, o vaz mı geçmiştir o zaman? Hayır. Bunun ne büyük haksızlık olduğuna mı konsantre olmuştur? Rüyasını ölmüş mü saymıştır? Asla. Yine tecrübelerini kullanmaya karar vermiş, başka bir strateji geliştirmiştir. Ekip arkadaşlarıyla birlikte, kendi betonlarını yapabilecekleri yeni bir süreç geliştirmiş, fabrikasını öyle kurmuştur.

Savaş sırasında o fabrika iki kere bombalanmış, imalat tesislerinin önemli bölümleri mahvolmuştur. Honda’nın cevabı ne olmuştur o zaman? Ekibini toplamış, ABD ordusunun fırlatıp attığı benzin tenekelerini biriktirmeye koyulmuştur. Bunlara “Başkan Truman’ın Armağanları” diye isim takmıştır, çünkü niyeti o tenekeleri kendi imalatında hammadde olarak kullanmaktır. Savaş sırasında Japonya’da bu tür maddeler bulunmamaktadır. Sonunda bütün bunları arkasında bıraktığında, bu sefer de bir deprem, fabrikasını yerle bir etmiştir. Honda da o sırada piston operasyonunu Toyota’ya satmaya karar vermiştir.

Savaştan sonra Japonya’da korkunç bir benzin kıtlığı başladı. Bay Honda ailesi için yiyecek alışverişine bile arabasıyla gidemez oldu. Sonunda çaresizlik içinde, bisikletine küçük bir motor taktı. Hemen ardından komşuları, “Bize de öyle motorlu bisiklet yaparmısın?” demeye başladılar. Bir, iki derken sonunda Honda’nın elindeki motorlar tükendi. O zaman, yeni icadı için motor yapacak bir fabrika kurmaya karar verdi, ama ne yazık ki elinde sermaye yoktu.

Tıpkı daha önce yaptığı gibi, bu sefer de ne yapıp yapıp bir yolunu bulmaya karar verdi! Japonya’daki 18.000 bisikletçi dükkanına birer mektup yazdı, icadının getireceği hareketlilikle Japonya’ya yeniden hayat verebileceklerini söyledi. İçlerinden 5.000 tanesi ona istediği sermayeyi vermeye razı oldu. Yine de, yaptığı motorlu bisikleti ancak azimli bisiklet severlere satabiliyordu, çünkü bunlar çok kocaman, çok ağır şeylerdi. Bunun üzerine son bir değişiklik daha yaptı. Çok daha hafif, küçük bir motorlu bisiklet modeli yarattı. Adını “Super Cub” olarak seçti.

Bir gece içinde başarıya ulaştı. Kendisine İmparatorluk Nişanı verildi. Daha sonra motorlu bisikletlerini Avrupa ve Amerika’nın yeni kuşak çocuklarına yönelik olarak ihraç etmeye girişti. Yetmişli yıllarda da, o kadar tutulan otomobilleri ile ortaya çıktı.

Bugün Honda şirketi, ABD ve Japonya’da 100.000 kişi çalıştırmaktadır. Japonya’nın en büyük oto üreticilerinden biri sayılmaktadır. ABD içindeki satışları da Toyoto’dan fazladır. Bu başarı, bir tek adamın, koşullar ne olursa olsun, bir karara sürekli bağlı kalıp onu uygulamaktaki değeri ve gücü anlaması sayesinde gerçekleşmiştir.

Atatürk ve Çocuk

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk çocukları çok sever, onlarla konuşmaktan büyük zevk duyardı. Bir çok çocuklarla yakından ilgilenmiş, onların iyi yetişmeleri için çalışmıştı. Ünlü yazar Ercüment Ekrem Talu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’le bir çocuk arasında geçen konuşmayı bir yazısında şöyle anlatıyor:

Bir sabah Çankaya sırtlarında beraberce gezmeye çıkmıştık. Gazi yanımıza sokulan bir çocuğu yakaladı. Çelik bakışlarıyla âlemi etkileyen gözlerini onun yüzüne dikip gülümseyerek sordu:

—”Adın ne senin bakayım?”

—”Cemil.”

—”Çankaya’da mı oturuyorsun?”

—”Yok. Ayrancı’da.”

—”Mektebe gidiyor musun?”

Çocuk başını öne doğru hızla eğdi.

—”E… Ne okuyorsun mektepte?”

—”Her bir şey okuyoruz.”

—”Peki, ben kimim, Cemil?”

Çocuk zeki bakışlarını Ata’nın üzerinde gezdirdi.

— “Sen Gazi Paşa’sın.”

Ata gülümsedi.

—”Olmadı, Cemil. Ben Gazi Paşa değilim. Beni benzettin sen.”

—”Yok, benzetmedim. İyi biliyorum, sen Gazi Paşa’sın.”

—”Nereden biliyorsun?”

Çocuk kendinden emin bir tavırla: “Çünkü,» dedi, «sana hiç kimse benzemez.”

Çelik gözler bulutlandı. O eşsiz kafanın içinden kim bilir ne düşünceler geçti o anda!

—”Cemil, sen büyüdüğün zaman ne olacaksın?”

Cevap o ufacık ağızdan tereddütsüz çıktı:

—”Asker olacağım.”

—”Asker olup da ne yapacaksın?”

—”Düşman bu topraklara bir daha ayak basacak olursa onu buradan kovacağım.”

Gazi bir şey demedi. Küçücük Cemil’i kollarından tuttu, kaldırdı, alnına sıcak bir öpücük koydu.

Sonra onu oyuna iade edip de yoluna devam ederken bize döndü. Başlangıcı kendi zihninde kalan cümleyi bize hitap ederek tamamladı:

— “Evet… Öyledir. Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım, gözüm arkamda kalmayacak.”

Örnek alınacak bir başarı hikayesi

ÇIRAKLIĞINI YAPMADIĞIN İŞİN PATRONU OLAMAZSIN

Gözlerinden enerji fışkırıyor…
Ellerini masanın üstünden kaldırıp, oturduğu koltuğa biraz daha yaslanıp kendinden emin bir sesle “Çıraklığını yapmadığınız bir işin patronluğunu yapamazsınız! Sanayici olarak yetişmişiz. Bilmediğimiz işlere girmeyiz. Dürüst olup cesaretli kararlar verdikten sonra, başarı peşinden gelir insanın. Yatırımlarımız planladığımızdan bir gün sonrasına gecikmedi, hep daha önce gerçekleştirdik” deyip ardından ekliyor:

“İlk fabrikamızı Bursa’da kurduk. Dokuma üzerineydi. Daha sonra iplik ihtiyacımız oldu bulamadık.Agro boyası yaptırıyoruz, doğru dürüst gelmez, renk tutmaz. İhracat için bunlar önemli. Malı üretebilmem için, bu ipliğe ihtiyacım oluyor. Acilen bir iplik fabrikası kurma kararı verdim. Finansmandan yana sıkıntımız olmadı çok şükür, çünkü senelerden beri gelen bir altyapımız, bilgimiz vardı. İplik fabrikasının temelini atıp, üretim yapmam 6 ayımı aldı. Ama nasıl yaptım, onu bir de bana sorun. İdare binamı en sona bıraktım. Patronun oturacağı yer bizde en son gelir. Önce üretim yeri tamamlanır, üretim kazanır, idari binayı yapar. Eğer önce idari binayı yapıp, üretimi sonraya bırakırsanız nalları dikersiniz. Onun için biz nalları dikmedik. ”

Bu sözler sıfırdan zirveye tırmanmayı başarmış Zorlu Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu’ya ait.
Tırnaklarıyla kazıyarak geldiği noktayı hazmetmiş.
Sakin duruyor! Ne yaptığından emin bir tonda anlatıyor:
“Ben ‘Hayat Okulu’nda okudum. Başka bir okulda okumadığıma da pişman değilim. Onların üniversiteyi bitirdikleri tarihte, ben 25 yaşında fabrika kurdum. Okul bitiren fabrika kurabilir mi, ama ben kurdum. Fason imalatını 17-18 yaşlarındayken öğrendim. İplikçiden ip alır, boyahane ile anlaşır imalat takibi yapardım. 18 yaşında birisine bunu yaptıramazsınız.

Benim oğlum 17 yaşında ona da bu işler önceden hayal gibi geliyordu. 2 sene pazarlamaya gitti, hayat felsefesi değişti. Okul teori, ama yaşam pratik istiyor. En azından bu denge yüzde 80 pratik, yüzde 20 teori olmalı. Makine Mühendisi yanınıza gelip iş istiyor, ama bir ustanın yaptığı işi yapamıyor. Onun için salt teori ile bu işler olmaz. Şimdi biz büyüdüğümüz kadar büyüdük, sıra bunları sindirmeye geldi. Şimdi 4 büyük gruba ayrıldık. İki yıl sonra 50. yılımızı kutlayacağız. Mühim olan 100-200 senelik bir grup olabilmek. Bizim grubun en önemli özelliği hızlı karar verebilmesi. Kararı verdin mi de yarın uygulamalısın. Aylarca uzatma, geciktirme olmaz.

Denetleyemediğin şirket senin değildir. Mal sahibi ayrı gözle bakar, yönetici ayrı gözle bakar. Başkalarının hakkını gasp etmeyeceksin. Verdiğiniz sözü yapacak, yapamayacağınız sözü de vermeyeceksiniz. Söz verdin mi de ne pahasına olursa olsun yapacaksın. Annem babam bize derdi ki, haram yemeyeceksin, yedin mi bir şekilde çıkar. Vestel’in tüm makina parkı yeniledik. Tekstil de öyle. Avrupa’nın en büyük polyester üreten grubuyuz.”

BABADAĞ’DAN ZİRVEYE

Ahmet Nazif Zorlu’nun sıfırdan zirveye giden yolda katettiği kilometre taşlarına gelince…
Ahmet Nazif Zorlu Denizli’nin el dokumalarıyla ünlü Babadağ ilçesinde, 1944 yılında dünyaya gelir. Ahmet Zorlu’nun ailesi de kasabanın diğer aileleri gibi tekstil işiyle uğraşmaktadır. Aile bireyleri evdeki dokuma tezgahında Denizli bölgesine özgü çizgili çarşaf dokumaktadır. Baba Zorlu’nun 1950’lilerde ticaret işiyle uğraşmaya başlaması “Ticaret ateşini”nin daha çocuk denecek yaşta, Ahmet Zorlu’nun yüreğine düşmesine neden olur.
İlkokuldan sonra okulu bırakarak bir yandan evdeki dokuma tezgahında, diğer yandan da babasının dükkanında çalışmaya başlar.

14’ünde tek başına ticaret yapabileceğine inanır; ama yaşını küçük bulan babası onunla aynı inancı paylaşmaz.
Ve yaşamı Karadeniz pazarını keşfe çıkan amcasının eve yüklü siparişlerle geri dönmesiyle değişir. 15 yaşına geldiğinde amcasıyla birlikte Bursa, Ankara ve Samsun’u kapsayan bir iş gezisine çıkar. Trabzon son durakları olur. Orada bir dükkan açmaya karar verirler. Yaşıtları daha sokakta oyun oynarken Ahmet Nazif, 1960 yılında ailenin Trabzon’da açtığı dükkanın başına geçip çarşaf ve havlu satmaya başlar. O yıl 700 bin liralık satış gerçekleştiren Zorlu’yu kötü bir sürpriz beklemektedir.
Bilançoda, 10 bin lira zarar gözükmektedir.

O an aklından geçenleri şöyle anlatır:
“Beni bir korku aldı, babama ne cevap verecektim. Bu acı hayat dersi ona tedbirli olmayı ve ne olursa olsun başarısızlıklar karşısında yılmamayı öğretti. Başarısız damgasını yiyerek kasabaya geri dönmek istemiyordum. O günden sonra dükkanda satamadığım malları pazar günleri kentin pazarında satmaya çalıştım.”

PAZARDAKİ BOŞLUK

Asker dönüşü üç yıl daha çalıştığı ve “İkinci memleketim” dediği Trabzon ona dar gelir. “Benim İstanbul gibi büyük bir kentte çalışmam gerekir” der ve yola düşer. İstanbul’da fason imalat yapmayı kafasına koyan Zorlu, işe pazarda bir boşluk aramakla koyulur. Çarşaf işini en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Bir İtalyan dergisinde gördüğü desenli nevresim takımı onun ilham kaynağı olur.
O günlerde Türkiye’de çarşaf üreten tek firma Mensucat Santral’dir.

Fakat onların çarşafı 1 metre 80 santim enindedir.
Ve o ilk defa 2 metre 20 santim eninde çarşaf üretir…
Zorlu’nun Türk tüketicisine tanıştırdığı renkli ve desenli nevresim, arkadaşları tarafından “Nevresim dediğin askerde kullanılır” yorumuna yol açar. Taç marka nevresimleri 1971 yılında piyasaya sürer. Zorlu, bu başarısı karşısında sabit yatırıma gitme kararı aldıysa da Santral Mensucat’ın Edirne’de Lale fabrikasını kurması onu bu fikrinden caydırır.

Bursa’dan aldığı 24 tane hazır dokuma tezgahında çarşaf işinin yanı sıra orlon masa örtüsü işine de yönelir. Avrupa’dan getirttiği örneklerden esinlenerek yaptırdığı masa örtüleri büyük ilgi görür.
Türk halkı renkli çarşafa adeta dolanmıştır.
Artık mevcut kapasite, talebi karşılamaya yetmemektedir.
Bunun üzerine 1975 yılında Bursa’da Korteks’i kurmaya karar verir.

Sonraki yıllarda dünyanın en büyük entegre iplik ve dokuma tesislerinden birisi olmayı başaran Korteks’in yatırımı, o yıl patlak veren döviz krizi nedeniyle yarım kalır. 1980 yılına gelindiğindeyse Zorlu’nun Bursa’daki fabrikasında 400 dokuma tezgahı çalışmaktaydı.
Yakaladığı fırsatı iyi değerlendiren Zorlu, nevresim pazarının yüzde 60’ını ele geçirir. Yüzde 50 kar marjıyla çalışır.

Zorlu o dönemde elde ettiği başarı için “Ne demişler, ilk vuran okçudur” değerlendirmesini yapıyor.

PAZARI KOKLAMAK

Başarılı bir sanayicinin burnunun iyi koku alması gerektiğine inandığını söyleyen Zorlu, o dönemlerde tül perdenin kokusunu almaya başlar:

“1980’lerde doğru dürüst tül perde yoktu, olanlarda Avrupa’dan ithal ediliyordu.
Bursa’daki Korteks tesislerinde yarım kalan yatırım Almanya’ya sipariş verilen 12 adet tül makinası ile hız kazandı. Siparişimi duyan Alman ‘Bu kadar çok makinayla ne yapacaksın, altı tane alsan sana yeter’ dedi.”

O siparişin ardından 8 tane daha tül makinası ısmarlayan Zorlu, ertesi yıl ihracata başlar. Rakiplerinin üretimi hala mekanikken onun 100 adet elektronik makinası vardı. Bu hayli iddialı bir rakamdı. Çünkü o dönemde Avrupa’nın en büyük fabrikasında bile en fazla 20 makina vardı.

Sonrasında yıllık tül perde üretimi 150 milyon metrakareye ulaşan Korteks, üretiminin yüzde 40’ını ihraç eder. Almanya ve Amerika ağırlıklı olmak üzere Güney Afrika, japonya ve Singapur’da onun perdeleri pencereleri süslemeye başlar.
O ise en büyük silahının ürününün kalitesi olduğunun farkındadır:

“Müşterilerimizin hemen hepsi tavsiye üzerine geldi. Alman müşteri Fransız’a, İngiliz Amerikalı’ya tavsiye etti. Bizde böylece dünyaya açıldık. Başlangıçta ‘Türk malı’ ile yanyana anılmaya alışılmış olan kalitesiz imajını yıkmak için çok çaba harcadık. Amerikalı bir müşteriye görüşmeye gittiğimde bir Türk’le çalışmak istemediğini söyledi. Ben sırf onu ikna etmek için farklı desen ve modelde perdeler ürettim. Bu iş için de cepten 200 bin dolara yakın masraf ettim.”

Bu çabaları boşa gitmez, onu Amerika’da 100 milyon dolarlık iş hacmine ulaştırır.

GÜZ GÜLLERİ

Diğer bir kilometre taşına gelince…
1994 yılıdır…
Türk ekonomisinin uzun yıllardır yaşadığı krizli ortamın, kangrene dönüştüğü günlerdir. Adı pek medyada duyulmamış bir isim Bayraktar Holding, İhlas, Garanti Bankası ve Sabancı gibi devleri geride bırakıp, Vestel’i satın alır.
İşdünyasının birçok önemli şirketini geride bırakan bu isim Ahmet Nazif Zorlu’dan başkası değildir.

Bir anda kamuoyunun gündemine giren bu isim kamuoyunda ciddi merak uyandırır. Sonradan dünyanın en büyük tül perde üreticisi olduğunun farkına varılan bu isimle Denizbank’ın yönetim katında sohbet ederken, “1980’li yılların başında aldığımız tedbirlerin semeresini görüyoruz. Bugün grubumuz 1 milyar dolarlık ihracat gerçekleştiriyor. Bu küçümsenecek bir rakam değildir. Bunun 250 milyon dolarını tekstilden, 700-750 milyon dolarını da elektronik ve beyaz eşyadan gerçekleştiriyoruz” demişti.
Zorlu, Vestel ile katettikleri mesafeyi olumlu buluyor:
“1990’lı yılların başında tekstilden başka dallarda da faaliyet göstermek için araştırmalar yaptık. Karşımıza Vestel çıktı.

Vestel’i aldığımızda büyük bir üretimi yoktu. İmajı da kötüydü. 1994’te 350 bin televizyon üretirken, inşallah 2001’de hedeflediğimiz 6 milyon televizyonu üretiyor olacağız. 7 milyon 700 binlik bir kapasiteye sahibiz. Kalanını bilgisayar ve monitör için kullanmayı düşünüyoruz. Bu da küçümsenecek bir kapasite değil. Dünyada bir çatı altında bunların hepsini üreten en büyük üretici kuruluş olarak bir tek biz varız. Bir çatı altında böylesi bir kapasiteye sahip olmak ve üretim yapmak kolay değil.”

AKILCI YOL

Büyüme çizgisinde akılcı bir planı takip ettiklerini söylüyor:
“Tabii insanlarda bir ideal vardır. Bu ideali gerçekleştirmek için vargücüyle çalışır. Akılcı işler yapar. Biz planlı programlı işler yaptık. Holdinge bağlı kurumlarımız daha ileri gidecektir diyoruz. Onun için bizim holdingimiz Türkiye’ye mal olmuş bir kurumdur. 16 bin çalışanımız var. Bunların aileleri, yan sanayisi şusu busunu da içine katarsanız 200 bin kişi buradan ekmek yiyor demektir. Öğrenim işin teori yanıdır. İnsanlar daima kendilerine ne yapmak istediklerini sormalılar. Sonra da onu gerçekleştirmek için vargüçleriyle çalışmalılar. Şimdi bir şeyi yaparken iyi düşünmek lazım. Ar-Ge’ye önem vermek lazım.

Elektroniğe girdiğimizde bize dediler ki ‘Televizyon firmalarının çoğu batıyor, ne işin var bu sektörde!’ Kendi kendime sordum, ‘O halde Uzak Doğusu, ABD’si, Avrupa’sı bu işi ne diye yapıyor. O zaman onlar yapıyorlarsa ben niye yapmayayım?’ dedim ve bu işe soyundum. Vestel’i aldıktan iki hafta sonra Uzak Doğu’ya gittim, orada neler yapıldığını görmeye. Elektronik sektörünü inceledim. Onlar yapıyorsa bende yaparım dedim ve bu işe giriştim. Vestel’i alır almaz da piyasada ne kadar bozuk, hatalı ürün varsa hepsini değiştirttim. O zamanki genel müdürüm karşı çıkmıştı bu isteğime, batarız demişti. Bende ona asıl onları iyi ve sağlam olanları ile değiştirmezsek o zaman batarız demiştim.

Neticede piyasadaki 5 bin tane bozuk Vestel toplatıldı ve yenileri ile değiştirildi. Sonra da ürünlere 3 yıl garantiyi ilk biz getirdik. Yine müdürlerim karşı çıktı, batarız dediler, görüldüğü gibi batmadık, büyüdük, geliştik.”

Geçen yıllar onu haklı çıkarır.
Sezgileri onu yanıltmaz.
Sorduğumda “Evet sezgilerim güçlüdür” deyip, geleceğe dönük öngörülerini şöyle sıralıyor:

“Her büyük grubun kendine seçtiği alanlar var. Bizim de kendimize göre seçtiğimiz dallarımız var. Analar ne Sabancılar, ne Koçlar doğurur. Ben Denizli’nin Babadağ ilçesinden çıkıp gelmiş, ilkokul mezunu bir insanım. Bu ülke daha çok Sabancılar, Koçlar çıkarır. Sony’nin hayatını okudum. Bir mühendis, bugün dünyada söz sahibi, servetini hesap edemezsiniz.

Onları gördüm ya da dışarıya gittiğimde kendimi bir hiç olarak görüyorum. Ama dışarıdan gelip tesislerimi gezdikleri vakit, ‘Yaptıklarınız imkansız gibi bir şey’ diyorlar. Örneğin perde. Perdesiz ev olur mu; olmaz. Ben 1980 senesinde onun kararını verdim. Çarşafçıydım, ama perdesiz ev olmaz diyerek bu işe girdim. Televizyonsuz ev olmaz diyerek elektronik sektörüne girdim. Şimdi bilgisayarsız ev olmayacak diyorum. İlerde her evde de bilgisayar olacak.”

Ve Ahmet Nazif Zorlu “Büyüyeceğimiz kadar büyüdük” diyor ve kendi tabiriyle hazmetme dönemini yaşıyor.

GENÇ YAŞTA KOKU ALMAYI ÖĞRENDİM

İkokuldan sonra okumadım. Başlangıçta lisan zorluğum oldu, ama şimdi onu da aştım. Eğer İngilizce biliyor olsaydım, işin başında bazı kazıklar yemezdim. Yanımda götürdüğüm tercümanlar bile yaptığım işten komisyon aldılar.
Yaşam okulda öğretilenlere pek benzemez. Önemli olan pratik yapmak. Ben ticaret hayatından çok şey öğrendim. Okusaydım, bu noktaya gelmem bir on senemi daha alırdı.
25 yaşında büyük kararlar alıp, yatırımlar yaptım. Genç yaşta iş dünyasında koku almayı öğrendim. 24 saat çalıştığım günler olmuştur. Maalesef cumartesi pazarları da çalışırım.
En büyük zevkim spor. Yürürüm, kayak yaparım, yüzerim. 6 ay deniz kenarında kal deseler, kalır ve yüzerim.
Okumamış olmaktan pişmanlık duymadım, ama tüm çocuklarımı da okuttum. Ama bir lisanı tam olarak öğrenebilseydim, hiç gam çekmeyecektim. Bir keresinde Fransa’da bir fiyat verdim, tercüman bunu nasıl söyleyeceğini bilemedi. Kızardı, bozardı. Verdiğim fiyatın yarısıydı.
HİÇBİR ZAMAN TOKATÇI OLMADIM

Sanayicilik kolay iş değil. İyi bir piyasa araştırması yapmadan bir işe girmem. Merdivenleri birer birer çıktım. Sanayicilik büyük özen isteyen bir uğraş. Yatırımını ufak bir bebek gibi göreceksin. Ona gereken ihtimam ve özeni göstereceksin. Sanayici parasını asla yastık altına koymamalı, yatırımlarını durdurmayı bir gün olsun aklının ucundan geçirmemeli.
Kaliteye önem vermek şart. Aksi halde en gelişmiş robotları kullansan bile ürünün başarılı olamaz. Fabrikada disiplin çok önemli. Bekçiden genel müdüre kadar herkes işine sahip çıkmalı.
Hiçbir zaman tokatçı olmadım. Bir kavgaya giriyorsan sonuna kadar mücadele edeceksin. İki tokat atıp kaçmak ne insanlığa ne de erkekliğe yakışır. Bizde insanlar yükseldiğinde “Kimleri çarptı acaba?” diye düşünülüyor. Kimse nasıl başarılı olduğunuzu merak etmiyor. Benimki gibi pek çok kuruluş olsa bu ülke zarar mı görür!
Ben yükselmek için çok çalıştım. Önemli olan zirveye çıkmak değil, çıkılan zirveden geri inmemek. Bunun için gereken fedekarlığı göstermek lazım.
Son söz benim. Sinirli bir patronum. Biraz da sert mizaçlıyım. Titizlik bizim ilkemiz. İşçim bunu bilir ve ona göre davranır. Çalışanın yanındayım, ona destek olurum. Bütün kararları kendim alırım. Bilgiler de bende toplanır. 1987’den bu yana kurumsallaşmaya önem verdik. Ama yine de bütün yatırım kararlarını ben veririm.
Alıntıdır

Devlet adamı böyle olunur

Yıllar önceydi.
Ankara’da;
Milli Eğitim Bakanının odasının kapısı çalındı.
İçeriden kararlı ve tok bir ses;
-” Girin” diye seslendi.

Oldukça mütevazi döşenmiş odaya iki tane lise öğrencisi girdi.
Tombul yanaklı olan Milli Eğitim Bakanının yanına yanaşarak
-“Babacığım, elini öpmeye geldik Gazi ile beraber”
diyerek arkadaşını gösterdi.

Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden.
Gazi ve Can.
Bakanın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.
*
Tombul yanaklı çocuk söz aldı.
-“ Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimiz de başarı ile bitirdik.”
Ve bir yıldır para biriktiriyorduk.
Eğer senin de iznin olursa Bakanlığın bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz.”
.
Bakan küçük bir sessizlikten sonra
-“Oğlum biraz dışarı çıkar mısın? Bizi arkadaşınla bir iki dakika yalnız bırak”
dedi.
*
Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi.
-“Bak evladım, ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurt dışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim.
Fakat bir bakan olarak oğlumu Amerika’ya gönderirsem,
bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir.
Bu yüzden sadece sana burs vereceğim.
Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra.
Hayırlı olsun”
deyip dışarı çıkmasını söyledi.
*
Heyecan içinde kapının önünde bekleyen bakanın oğluna sarıldı çocuk.
-“Can sana bir iyi, bir kötü haberim var.
Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor.”
*
Tombul yanaklı çocuk elini cebine atıp bir mendil çıkarttı.
İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip,
– “Al bunları Gazi. Nasıl olsa bana lazım değil bu para artık”
dedi, bir yıldır biriktirdiği parayı arkadaşına uzattı.
*
Oğlunun geleceğini bile ülkesinden sonra düşünen
onurlu Milli Eğitim Bakanımızı Sayın Hasan Ali Yücel Bey’i saygıyla anıyoruz.

Oğlu Can büyük edebiyatçı Can Yücel’dir.
Onun lise arkadaşı Gazi ise dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından
Prof.Dr. Gazi Yaşargil’dir.

Kalp ile beyin arasındaki gizemli ilişki

Yüzyıllardır gelmiş geçmiş üstadların,bilgelerin,peygamberlerin en azından 1 kez olsun gönül gözü diye adlandırdığı şey gerçek oluyor.

Kalbimizin sadece vücudumuza kan pompalayan bir organ olmadığı bilim tarafından son yıllarda giderek daha iyi anlaşılıyor.

Kalbin daha önceden bilimin farketmediği, AMA sözde daha ilkel toplumların çoktanfarkettiği, bil…diği bir dolu yönü de bilim tarafından farkedilmeye başlandı.

Mesela kalbimizde NÖRONLAR bulundu. O sebeple de kalp nakli yapılan bazı insanlarda daha önceden olmayan alışkanlıklar, özellikle de daha önceden olmayan yeni yeme alışkanlıkları ortaya çıkabiliyor.

KALP İLE BEYİN ARASINDA BİR KÖPRÜ BULUNDU.Bu köprünün henüz NE yaptığı bilinmiyor.Muhtemelen BİLGİ taşıyor.Çünkü nöron demek bize ait bilgiler demek.Ya bizimkalbe kayıt ettiğimiz,yada doğuştan gelen..

Kalbimizin beynimizden 100 kere daha güçlü elektrik Alan ve 5000 kere daha güçlü manyetik Alan ürettiği saptandı.

O kadar güçlü manyetik bir Alan ki 22.000 mil uzaktaki uydudan bile ölçülebiliyor.

Dünyanın manyetik alanındaki dalgalanmalardan biz insanların etkilendiği biliniyordu, ancak bizim kalbimizin yaydığı manyetik alanın dünya manyetik alanını etkilediği pek bilinmiyordu.

Yeryüzünün manyetik alanları ve bu alandaki dalgalanmalar uydulardan düzenli olarak ölçülüyor.

Örneğin ikiz kulelerin yıkıldığı 11 Eylül günü dünyanın manyetik alanlarında bilim adamlarının anlayamadığı anormal bir sapma olmuş.

Sonradan araştırdıklarında o gün televizyonlardan kulelerin yıkılma görüntüsünü dünyanın çeşitli yerlerinden izleyen insanların duyduğu üzüntüden kaynaklandığı anlaşılmış.

Kalbe dayalı yaşamı geliştirmek için bir Kalp Matematiği Enstitüsü bile kurulmuş.

Belki internetten girip bakmak isterseniz diye İngilizcesini de yazayım: IHM, açık hali ileInstitute of Heart Math.

Başında Howard Martin adında bir bilim adamı var. Sürekli kalp zekası ve kalpten evrene yayılan dalgalarla ilgili çeşitli bilimsel araştırmalar yapıyorlar.

Aslında tavsiyem, belkiye bırakmayın, mutlaka bu web sitesini ziyaret edin.

Bu enstitünün misyonu kalbe dayalı yaşamı geliştirmek, insanların stres düzeylerini azaltıp kalp ve beyin ilişkisinin COHERENCE dedikleri durumda kalabilmelerini sağlamak.

Bir de Global Coherence adını verdikleri bir yeryüzü manyetik alanı ile insan kalbi ve beyin manyetik dalgaları arasındaki ilişkiyi gözlemleyen bir proje ya DA sistem kurmuşlar.Coherence (uyum, ahenk , eş fazlı) durumunda kalp ve beyin dalgaları arasındaki ilişki uyumlu oluyor ve ölçülebiliyor.

0.10 hertz olduğunda coherence yani uyum gerçekleşiyor.

Ve bu dalga boyuna gelebilmek ise ancak bir başkası için şefkat, (çare, takdir, affetme ve şükran duyguları hissettiğinizde oluyor.

Bu durumda olmak ise sizin bağışıklık sisteminizin güçlenmesine, hastalıklarınız varsa iyileşmesine yardımcı oluyor, stres hormanları düzeyi düşüyor.

Aynı zamanda yeryüzü manyetik alanı ile de uyum içerisinde oluyorsunuz.

Hatta coherence durumunda olup olmadığınızı ölçmek için bir alet bile geliştirmişler.

Aletin adı DA EM Wave. Artık bazı bilim adamları bu aleti takıp dolaşıyor.

Eğer uyum durumunda değilseniz alet de kırmızı ışık yanıyor.

Kalp ve beyin arsındaki iletişim uyumlu ise yani takdir, şükran ve sevgi duyguları içerisindeyseniz alet yeşil yanıyor.

Tabii kırmızı görünce hemen toparlanıp, bir dakika ben NE düşünüyorum, hissediyorum DA kırmızı yanıyor diye kendinizi yoklamanız gerekiyor.

Ve hemen zorla DA olsa kendinizi daha olumlu duygular hissetmeye yönlendiriyorsunuz.

Sizdeki yeşil ışıktan hem sağlığınız, hem de dünya manyetik alanı olumlu etkileniyor.

Bir süre sonra kendinizi iyice eğitip muhtemelen artık çoğunlukla yeşil ışıkta kalmayı başarıyorsunuz.

Bir de elinizi bizzat kalbiniz üzerine koymak DA, elin yarattığı baskı yüzünden zihnin dikkatini oraya çekip kalbe inmeyi, kalple bağlantı kurmayı kolaylaştırıyormuş.

Bu sitede stresi azaltmak, kalp boyutunda yaşamayı öğretmek için başka teknikler de var.

Kısacası artık analitik zihinlerimizden uzaklaşıp daha çok kalp boyutunda yaşamayı mutlaka öğrenmemiz gerekiyor.

Bilim de bunu söylüyor.”

Alıntı

Anadolu’dan çıkan bir saygınlık abidesi

Yılmaz Babaoğlu, “Tatlı bisküvide rekabet çok acıdır. 317 milyon TL ciromuz var. 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. Türkiye’de bisküvide üçüncüyüz” dedi. Babaoğlu, Sivaslı bir bakkaldan işittiği azarın BİFA’nın gelişmesinde önemli rol oynadığını vurguladı.

BİSKÜVİ Fabrikaları’nın ilk iki harfi bir araya getirilip 60 yılı geride bırakan BİFA kuruluyor. 1934 Karaman doğumlu olan Yılmaz Babaoğlu, önce yüzde 25 ortak olduğu BİFA’da işleri iyi yönetip yüzde 90 hissesine sahip olmuş. Yılmaz Babaoğlu, 2009 yılında Üstün Hizmet ödülü de aldı. Binlerce insanın yaşamı Babaoğlu’nun okuduğu bir kitapla değişti. Mümin Sekman’ın “Herşey Seninle Başlar” kitabını idealist bir öğretmen okuyup çok beğenir. Yaşadığı şehirdeki tüm öğrenciler bu kitabı okursa kentin ÖSS başarısının yükseleceğini düşünür. Kitaptan bir tane daha alıp Babaoğlu’na verir. Babaoğlu kitabı beğenip, şehirde yaşayan ve ÖSS’de başarı sözü veren her öğrenciye hediye eder. İl Milli Eğitim müdürü de her sabah kitap okuma kampanyası başlatıp projeye destek olur. 2006’da 25 bin kitap dağıtılır. Şehir merkezinde yaşayan 4 kişiden birine bu kitap ulaştırılır. 2006’da ÖSS başarı sıralamasında 28’inci olan Karaman, 2007’de dördüncü, 2008’de birinci sıraya yükselir. 2009’da ilk sıralardaki yerini korur. Yılmaz Babaoğlu ile hem iş hem sosyal sorumluluk hem de işin dışındaki yaşamını konuştuk.

Büyükler tehdit ederdi

İstanbula’a gelişiniz neden çok gecikti?

Nereden İstanbul’a gelip adımı duyuracağım. Ben sanayici olmak istiyordum. Demir-çelik üretecek halim yoktu ki. Bisküvi ürettim. Mahalli bisküviciydik. Büyük şehre git, dağıt, sat mümkün değildi. Türkiye’nin ortasındaydık, Doğu’ya gittik. Doğu’da güçlenip Batı’ya geldik. Bir gün Unkapanı’nda adamın biri bana “Dikkat et! Bak burası İstanbul. Burada Allah’ın cebinden peygamberi çalarlar” dedi. İstanbul’dan hep ürktüm. 1970’lerde toptan kanallarla İstanbul’a geldik. 1980’lerde ise temsilciliğimizi açmıştık. Zamanın da büyüklerden çok tehdit gelirdi. Bisküvi tatlı bir iştir ama rekabeti hep acı olmuştur.

Hangi kararınızla kaderiniz değişti?

Sivas’ta bir bakkalda bizim mallar hep arkaya atılmış. Bakkala “BİFA’nın sahibiyim” dedim, hiç ilgilenmedi. “Bak bunlar kırık, yanık, sert, ambalajı yırtılıyor” diye azarladı. Hakir gördü. Çok gücüme gitti. Döner fırınlarla fabrikayı bir yılda yeniledim. 1969 dönüm noktası oldu. Üretim 10 kat arttı, kalite yükseldi. Eleştiren, tenkit eden insanları sevin. Onlar büyük iyilik yaparlar.

Cezayir’de de üretim var

Ve bugüne gelirsek. Ne kadar büyüdünüz bisküvi işinde?
Şu anda 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. 317 milyon TL 2010 ciromuz. Amerika’da Universal Stüdyolarında elinde BİFA bisküvili adam gördüm. Nereden aldığını sordum, sahibi olduğumu söyledim. Benim deli olduğumu düşündü. 2003 yılında talep üzerine Cezayir’de yatırım yaptık. 68 milyon liralık satış yapıyoruz oradan. Toplam ihracatımız da 100 milyon TL. Bisküvi işinde Türkiye’de üçüncüyüz.

Malımın çoğu vakfıma

Sosyal sorumluluk projelerine ne kadar bütçe ayırdınız?

Ben pazarda çürüklerin arasından yemek seçen insanlar gördüm. Yağmurda, karda okula yürüyen körpeler gördüm. Camiye kolay gidilir, okula zor. Bu yüzden hep okul yaptım. 1984’te başladım 6 okul yaptırdım. Şimdi vakıf düşünüyorum. Malımdan çocuklara az kalsın, vakıf hayır işlerinde kullansın.

Hep yönettim hiç emir almadım

Babam beni hafız yapacaktı ama ben anamdan hafız doğmuşum.
Babam pazarcılık, sebzecilik yapardı. Halkla iç içeydi. İlk okulu bitirdim 11 yaşında dükkanında yetiştim.
Sabırsızdım. Yazıyla, hesapla uğraşmadım. İşi yönetirdim.
Babam dahil kimseden emir almadım, hiç maaşla çalışmadım. Hep yönettim, prim aldım.
Eşimin tarafı varlıklıydı, tahsilliydi. Akrabaları bisküvi işine girip yürütemeyince beni ortak aldılar. Zamanla BİFA’nın yüzde 90’ı bizim oldu.
Malın da insanın da iyisini bilirim, tanırım. Kim hangi işi yapabilir gözünden anlarım.

Benim odam olmadı

Toplantılar şimdi randevulu yapılıyor.
Bizde her an her saat toplantı olurdu. Ne zaman gerekse o zaman yapardık.
Artık icraya çok fazla karışmıyorum.
Benden çekinirler diye toplantılara da sık girmemeye çalışıyorum.
Kolay kolay ortalık yerde insanları tenkit etmem.
En çok çalışanların yanına gittiğimde mutlu oluyorum.
Benim hiç odam olmadı.

Duş almadan asla çıkmam

Gençken gece 11’de çıkan son vardiya çalışanı da beni görürdü sabah 8’de gelen ilk vardiya çalışanı da.
Nerede denk gelirse orada kalkarım. Bugün bu röportaj için erken kaldırdılar.
Pazardayken çok erken kalkardım. 8 saatten az uyursam rahatsız olurum.
Kalkar kalmaz tıraş olur, banyo yaparım. Sabahın köründe de olsa duş alır çıkarım.
Mutlu kalkmak nerede? Sorumluluk sahibi insan mutlu kalkabilir mi, rüyası tatlı olabilir mi?

Hep ikinci el aldım

Hiç merakım yok. İlk otomobilimi 1973’te aldım. İkinci eldi. Hep ikinci el aldım.
Çocuklar her şeyin iyisine sahip olayım ister ama telefonu da öyle ikinci el aldım hep.
Daha çok Mercedes arabalarım oldu.
Şimdi Hyundai Sorento arabamız var.
Bana izin vermiyorlar. Arabayı da eşim kullanır. Eşim internet de kullanır.

Soğanla da mutlu olurum

İyi kahvaltı etmem; geçiştiririm. Çay muhakkak içerim.
Tatlı severim ama şekerim var; yedirmezler.
Çok yemek insanı değilim. Yemek seçmem. Çoğunlukla sebze ağırlıklı besleniyorum.
Öğlen iş yerinde ne bulursam onu yerim. Domates, soğan verseler onu da yerim. Mutlu olurum.
Artık alkol alamıyorum.
Ne desem yalan. Artık yediklerime ben karar veremiyorum. Neyi uygun bulurlarsa onu yiyorum.

Çocuklar torunlar gezdiriyor

Balık deniz kenarında güzeldir. Eskiden Karaman ve Ankara’da bulmak, iyisini yemek mümkün değildi.
Artık var tabii ki, dünya değişti.
Gençken de sosyal yapım, yaşantım kulüplere pek uygun değildi.
Rotary, Mason kulüplerine girmek istedim ama yaşantım uygun değildi.
Dışarı çık, restorana git alışkanlığım çok olmadı.
Pazar günleri bazen çocuklar ve torunlar bir yerlere götürüyor.
Ben evde olmayı, evde yemeyi çok severim. Dışarı çıkmayı aramam.
Bana kalsa hep evde zaman geçirebilirim.

Takım bile tutmam

Spor yapmam. Yapamam. Zaten artık yaşım da spora uygun değil.
Hayatımda elime top değmedi. Futbol, voleybol, basketbol bilmem; hiç oynamadım.
İçimde kaldı hep. İş hayatına çocuk yaşta atıldım. Ağır mesuliyetler aldım.
Takım bile tutmam.
Ama fabrikada futbol takımımız var. Çalışanların çocukları da oynuyor.
O minikler nasıl güzel koşturuyor görmeniz lazım. Sevinçle izliyorum.
Torunlarla uçurtma uçurduk. Çok eğlendik. İçimde kaldığının farkında bile değildim.

Briçte kimse beni yenemez

Eskiden kuş bakardım. 200 kadar kuşum vardı.
Hâlâ kuşlar var ama ben pek ilgilenemiyorum. Keklikleri büyütüp sonra doğaya bırakıyoruz.
Kağıt oyunlarında yiyimdir. Çok iyi briç oynarım. Kimse beni kolay kolay yenemez.
Ağaçlara, ormana düşkünüm. Çam ve meyve ağaçları ormanlarımız var.
Türkiye’nin en büyük elma bahçesi bizde.
Tarımda örnek olalım diye hobi olarak başladık.

Deniz sevgisi otel aldırdı

Tatili çok severim. Hep yazlığım olsun, denize gireyim isterdim.
Silifke, Didim’de sırf bu yüzden 1993’te otel aldım.
Çocuklarımla yaşantım ayrı ayrı yerlerde sürdü.
Ben dünyayı görerek tanıdım. Çok gezdim. Dünyada görmediğim yer kalmadı.
Doğa, orman da severim ama denizin yeri ayrı.
Ömür iş-güçle geçti. Hayatın tadını yaşlanınca çıkarmaya başladım.

Alıntıdır.

Editörün Notu: Bir Karamanlı olarak, Babaoğlu ailesi Karaman’da herkesin saygı duyduğu, Karaman’ımızın en sevilen ailesidir. Bifa çalışanlarının da beğenisini ve sadakatini kazanmış, benim gördüğüm tek kurumdur.

1 Nisan nereden geliyor?

Her ne kadar roma imparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını ocak ayı olarak ilan ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, mart ayının 25’inde başlardı.
1564 yılında Fransa Kralı ix. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler. l nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler.
Diğerleri ise bunları Nisan Aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler.

Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar, o adeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu adetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı.

1 nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, güneş’in balık burcunu terk ediyor olmasıdır.

Alıntıdır

Levent Kırca’nın paha biçilemeyen hazinesi

Levent Kırca; ‘1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım.

41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim.

Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de.

Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum.

Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum.

Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim.

Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm.

Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu.

Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı.

Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler.

Bir arada mutlu mesut geçindiler.

Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü.

Hepsi eşitti.

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur.

Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar.

O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur.

Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar.

Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur.

Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın.

Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur.

Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi.

Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli.

İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir.

Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar; “Ah o eski zamanlardır”

Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum.

O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum.

Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır.

Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider.

Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız.

Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler.

Hepsinin ağzından “Ahh, o eski zamanlar” cümlesini bir kez duyarız.

Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.

Yaşadığımız şuan.. Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum.

Ödül vermek onore etmektir.

Almaksa onore olmak.

Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız.

Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir.

Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım.

Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım.

O da onlarla birlikte tozlanacak.

Onlardan biri olacak.

Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam.

Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım.

Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana.

Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.

Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.

Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle.

Atatürk’le kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!”

Alıntıdır

İhtiyacımız olan tek şey “Kendimize güven”

Bir zamanlar çok başarılı olan iş adamının işleri bozulmuştu.

Ne yaptıysa olmuyordu. Bir sürü insan ödeme bekliyordu.

Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu.

Nefes almak için parka gitti.

Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.

“Çok üzgünsün. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli. Benimle paylaşmak ister misin?” diye sordu.

İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da,

“Sana yardım edebilirim!” dedi.

Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.

Çeki ona verirken de şöyle dedi: “Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al!”

Ve geldiği gibi hızla gözden kayboldu yaşlı adam.

İşadamı şaşkınlıkla elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza John Rockfeller’a aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına…

“Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim” diye düşündü.

John Rockefeller’e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveni ve yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup kâr etmeye başlamıştı.

Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu.

Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti.

Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi.

Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.

Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.

Hemşire “Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir” dedi,

“Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp bu parka geliyor.

Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor.” diye ekledi. Adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.

Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.

Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatımızın bazı dönemlerinde, yalnızlıktan, arkamızda birilerinin olmadığından şikayet eder dururuz.

Irvin Yalom’dan ilginç tespitler

Irvin Yalom, Amerikalı bir varoluşçu psikoterapist ve yazar. Ülkemizde özellikle son yıllarda yayınlanan birçok kitabı, insanların psikolojiye, psikanalize ve varoluşçu yaklaşıma ilgi duymasını sağladı.

“Ben de sizin gibi gece korkularıyla boğulurum. Ben de sizin gibi neden korkuların geceleri hüküm sürdüğünü düşünürüm. Bunun üzerine yirmi yıl düşündükten sonra korkuların karanlıktan doğmadığını anladım; korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar, ama gün ışığı onları gizler.”

“Kelimeler yalnızca not düşmeye yarar.Melodiyi oluşturan,fikirlerdir. Yaşamın çatısını da fikirler oluşturur.”

“Yeterince yaşamadığını hissettiğinde ölümü düşünmek her zaman çok daha ıstıraplı olur.”

“Her seferinde herkese her şeyi vermek, kendin için bir şey kalmaması demektir.”

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

“İnsanların bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendisine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir.”

“Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır.”

“Eğer insanlara söyleyecek iyi bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme.”

“Araştırma ve bilim inançsızlıkla başlar. Asıl soru “Gerçeğin ne kadarına dayanabilirim?” sorusudur.”

“Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; kibir ruhu kaplayan deridir.”

“Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkarmıyorsa o kitabın neresi iyidir.”

“Düşünceler, duygularımızın gölgesidir.”

“Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz. Ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil.”

“”Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim.”
“İnsanın varoluşundaki acıyı anlıyorum, ama acı çekmenin, hayattan vazgeçmeyi gerektirecek kadar da bizi sarıp sarmalayan bir şey olduğunu sanmıyorum.

Yüzlerce kere reddedildi, şimdiyse dünyanın en zenginleri listesinde

Hisselerini halka arz ederek dünya tarihinin en büyük borsa açılımlarından birini yapan Çinli elektronik ticaret devi Alibaba’nın kurucusu Jack Ma’nın hayat hikayesi, en az şirketinin başarısı kadar dikkat çekiyor.
Alibaba’nın kurucusu Jack Ma nasıl dünyanın en zenginlerinden biri oldu?

Ticareti sanal aleme taşıyarak büyük başarı kazanan Jack Ma, 1995’te ülkenin güneydoğusundaki Hangcou kentinde eşi ve birkaç arkadaşı ile Çin’in ilk internet şirketlerinden “Çin Sarı Sayfası”nı kurdu ve üç yılda 1 milyon dolar kazandı.
“BABA”nın borsaya girişi büyük oldu!
İnternet ve ticareti birleştirmekte ustalaşan Ma ve ekibi, 1997 yılında başkent Pekin’de ithalat-ihracat, fuar verileri ve benzeri platformları barındıran birçok devlet kurumuna internet siteleri tasarladı.

Çin’de insanları internet üzerinden, gerçek bir dükkan açmadan mal alıp satmaya, ödeme yapmaya ve alıcılarla buluşturmaya alıştıran Ma’nın adı internetle anılmaya başladı.

Üniversiteyi üçüncü denemesinde kazandı

Üniversite sınavlarında üst üste iki kez başarısız olan ve ancak üçüncü denemesinde düşük puanlı bir üniversitede iki senelik yüksek eğitim programına girebilmeyi başaran Ma, Alibaba’nın temelini 1999’da sadece 100 bin dolar sermaye ile attı.

Adını ünlü “Alibaba ve Kırk Haramiler” masalından alan şirket, dünyanın dört bir köşesinden ticaret yapmak isteyen insanları bir araya getirdi.

Servetini kısa sürede katlayan “Alibaba” Ma, Taobao adlı elektronik alışveriş sitesi ve Alipay adlı elektronik ödeme sistemiyle Çin’de adeta bir efsane haline geldi.

Dünya genelinde 24 bin çalışan ve 10 binden fazla ortak şirket ile sanal alemde hayallerinin ötesine ulaşan Ma, 15 Ocak 2013’te Alibaba’nın üst yöneticiliğinden istifa ederek yerini gençlere bıraktığını açıkladı.

Halen Alibaba Holding Yönetim Kurulu başkanlığını yürüten ve “İnternet adam” olarak tanınan Jack Ma, Çin’de ve dünyada hayallerinin peşinden koşan 100 milyonlarca gence örnek oldu.

Ma, katıldığı konferans ve toplantılarda sık sık “Ben yapabildiysem günümüz gençlerinin yüzde 80’i de başarabilir” diyerek Çin’deki genç nesle ilham kaynağı oluyor.

Yöneticilik görevini bıraktıktan sonra Çin’in en önemli sorunlarından biri olan çevre kirliliğine karşı mücadele başlatan Ma, “daha yeşil bir Çin için” Nature Conservancy örgütünün Çin’deki yönetim kurulu başkanlığını üstlendi.

Elektronik ticaret devi Alibaba

Dünyanın en büyük elektronik ticaret şirketlerinden biri olan e-ticaret şirketi Alibaba’nın temeli, 1999’da Çin’in Cıciang eyaletinin başkenti Hangcou’da Çinli üretici firmaları dünyanın farklı noktalarındaki tedarikçilerle aracısız buluşturmak amacıyla atıldı.

Ma tarafından 100 bin dolarlık sermaye ile kurulan Alibaba.com’un bugün Alibaba Group adı altında, ABD’den Güney Kore’ye, Hindistan’dan İngiltere’ye yaklaşık 80 ülkede 20 binin üzerinde çalışanı ve 10 binden fazla iş ortağı bulunuyor.

Elektronikten makineye 40 farklı kategoride, 190 ülkeden alıcı ve satıcının iletişime geçebildiği küresel toptan satış platformu Alibaba, milyonlarca alıcı ve satıcıya hizmet veriyor.

3,5 milyonu aşkın şirketin faaliyet gösterdiği Alibaba’nın yıllık cirosu 300 milyar doları geçmiş durumda.

Alıntıdır.

Kolektif bilinç ile barışı getirebiliriz?

Baharın yüzünü gösterdiği, toprağın canlandığı, etrafımızın yeşermeye başladığı şu güzel günlerde, ülkemizin içinde bulunduğu durum, hepimizin içini karartmaktadır.

Bu sabah uzun zamandır ilk defa kuş sesi ile uyandım.

Bütün negatifliklere rağmen kuşlar neşe içindeydi.

Bize ne oluyordu? Neden hemen ümidimizi kesmiştik birçok şeyden?

Sonra bir ışık yandı ve çıkış yolunu buldum.

İçinde bulunduğumuz bu negatifliğin sebebi nasıl kolektif bilinç ise, kurtulmanın yolu da yine kolektif bilinç olmalıydı.

Kolektif Bilinç Nedir? Dediğinizi duyar gibiyim. Kolektif Bilinç ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan bir terim olup, özetle, nasıl biz bireysel olarak düşündüğümüz negatiflikleri ve pozitiflikleri hayatımıza çekebiliyorsak, toplu halde düşünüldüğünde çekme işlevi katlanarak artıyor diyebiliriz.

Bunun daha iyi anlaşılması için, önce Kuantum’u anlamak gerekir. Kuantum dediğimizde, birçok insanın umursamadığını, inanmadığını biliyorum. Bunun sebebi, kuantumu anlatan arkadaşlarımızın yeteri kadar teknik bilgiye sahip olmamaları yüzünden, soruları cevaplayamadıklarındandır diye düşünüyorum.

Kuantumu en basit şekliyle ispat etmenin bir yolunu buldum. Hatta bunu kendi kendinize yapacaksınız.

Sıkı durun sarsılacaksınız.

Ben hayatta şunu yapmam dediğiniz ne varsa sanırım yapmışsınızdır.

Yani negatif boyutta kuantumu gerçekleştirdiğinizi kendi kendinize ispatlamış olursunuz.

Şimdi bunu nasıl pozitif kullanacağımızı ve kolektif hale getirebileceğimize bakalım.

Belki negatif olarak çektiklerimiz gibi net hatırlamasak da, pozitif olarak çektiğimiz yüzlerce binlerce olayı yaşadık ve hala yaşamaya devam ediyoruz.

En basit şekliyle, düşüncelerimiz, duygulara, duygularımız, fizyolojimize, fizyolojimiz, davranışlarımıza, davranışlarımız ise, etrafımıza bir etki yapıyor. Etrafımızdan aldıklarımız da düşüncelerimizi etkilediğine göre, aslında bizim pozitif düşüncelerimiz dönüp dolaşıp bizi bulacak.

Bunu birey olarak değil de, binlerce, milyonlarca kişi birlikte yaparsa ne olur? İşte buna kolektif bilinç diyebiliriz.

Bazılarımız uçaktan korkar, korkunun sebebi, uçağın kaza yapacağı ve sonucunda öleceği korkusudur. Uçak kazalarında yapılan araştırmalarda, uçma korkusu olan çok yolcusu olan uçakların düştüğü tespit edilmiş. Düşünsenize içinde onlarca kişi aynı şeyden korkuyor ve sonuç booom.

Günümüze gelecek olursak;

Bu bahar barışı getirmemiz için yapmamız gereken çok basit. Kolektif bilinç ile barışı çekeceğiz.

Bunu nasıl yapacağız?

Hep beraber.

İlk hafta, Hepimize düşen ilk görev AFFETMEK. Nasıl yani? Neden affedeyim? Nesini affedeyim dediğinizi duyar gibiyim. Şimdiye kadar bunu binlerce kişiden duydum. Birini ya da bir şeyi affetmediğimizde, aslında onunla ilgili yükleri hep sırtımızda taşıyoruz. Yapılan kötülükler gün gelip mutlaka cezalandırılacaktır. Ancak biz kendi içimizde, affetmedikçe, öfkeleniyor ve kendi kendimizi cezalandırıyoruz.  Diğer aşamaları sonradan vereceğim. Tam olarak affetmeyi sağlayamadığımızda, yerine koyacağımız pozitif şeyler kesinlikle hayata geçmeyecektir.

Nelere öfkeliyiz bir listesini yapalım. Küçük büyük zerre kadar nefret kalmayacak şekilde, her şeyi herkesi affedelim. Bu bizim kendimizi özgürleştirmemizin ilk adımı. Bunu gerçekleştirdiğinizde, kuşlar karar hafif olacak ve en önemlisi kendimizi affetmiş olacağız.

Sevgilerimle.

Süleyman Akay

Not: Affetme konusunda sıkıntı yaşayan arkadaşlarım yazının altına yorum yapsın ve nasıl affedebilecekleri konusunda yardımcı olmaya çalışalım.

İş Hayatında, Kadın/Erkek Anketi Sonucu

Bridge isimli bir eğitim girişimi ABD’de 1000 kişi arasında yaptığı anket sonucunda kadın ve erkek çalışanların maaş eşitliği, cinsel taciz ve cinsiyet ayrımcılığı gibi hassas konularda ne düşündüğünü inceledi.

Sonuçlara göre herkes 5 yıl içerisinde daha adil ve iyi bir çalışma ortamı oluşacağı konusunda oldukça iyimser. İşte anketin dikkat çeken sonuçlarından bazıları:

Erkeklerin %58’i erkekler ve kadınların eşit işe eşit maaş aldığını düşünüyor. Kadınların ise %42’si eşit ücret politikası uygulandığını düşünüyor.

Erkeklerin yalnızca %32’si erkeklerin eşit işten kadınlara göre daha fazla maaş aldığını düşünüyor. Ancak buna inanan kadınların oranı %68.

Erkeklerin yalnızca %34’ü kadınların terfi ve liderlik konularında cinsiyet yanlılığından muzdarip olduğunu düşünüyor.

Kadınların ise %66’sı cinsiyet ayrımcılığı sebebiyle terfi ve liderliklerinin reddedildiği düşüncesinde.

İş yerindeki diğer ayrımcılık türlerine bakıldığında kadınlar ve erkekler arasında büyük fark var. Erkeklerin yalnızca %38’i lezbiyen, gey, biseksüel ve cinsiyet değiştiren bireyler için hassasiyet eksikliği olduğunu savunurken kadınların oranı bu konuda %62.

Cinsel taciz konusunda da tablo değişmiyor. Cinsel taciz erkeklerin %38’i, kadınların ise %62’si için büyük bir sorun.

Herkesin hemfikir olduğu tek konu, ofiste cinsel tacizin yakın zamanda son bulmayacağı. Erkeklerin yalnızca %27’si ve kadınların yalnızca %25’i 2020’ye kadar cinsel taciz sorununun çözüleceğine inanıyor.

Cinsel taciz her iki cinsiyetteki bireyleri de yakın oranlarda etkiliyor. Kadınların %29’u, erkeklerin ise %13’ü iş yerinde cinsel tacize maruz kaldığını belirtiyor.

İki cinsiyet arasındaki en büyük anlaşmazlık ebeveynlik konusunda. Erkeklerin %24’ü iş yerinde ebeveyn sorumluluğu konusunda hassasiyet eksikliği olduğunu düşünürken bu konuda kadınların tam %76’sı bu yönde fikir belirtiyor.

Kenan Işık’ın Annesine Mektubu

Olur olmaz her şeye ağlayan Anne, kocasının ölüm haberini aldığında evi badana ediyordu…

Elinde badana fırçası, olduğu yere çöktü kaldı…

Ağlamadı. Konuşmadı da. Günlerce konuşmadı…

Demiryolcu olan kocası bir tren kazasında ölmüş, beş çocukla dul kalmıştı. Büyük kızı evliydi, bir  sonraki kızı hukuk fakültesine gidiyordu. 40-50 bin nüfuslu bir doğu  kentinde, kızını ta Ankara’lara, hukuk fakültesine göndermek kolay bir iş  değildi o dönemde. Hısım akrabanın, konu komşunun fiskoslarına aldırmamış  okumaya göndermişti kızını…

Büyük oğlu lisede, ortanca oğlu ortaokulda,  en küçük oğlu ise ilkokulda okuyordu. Çocukken gönderildiği Kuran Kursunda Arapça ve Osmanlıca öğrenmişti. Türkçe okuyup, yazmayı çocukları ilkokula başladıktan sonra, onlara ders çalıştırmak için öğrendi…

Bu sayede tanıştı dış dünya ile. Kocasının her akşam eve getirdiği gazeteleri  okuyarak… Akıllıydı… ‘Reis’ derdi kocası ona… Her türlü ev işinden başka tarla, bahçe işleri ile de o ilgilenirdi. Buna rağmen çok severdi kocasını. Hâlâ da
çok sever. Arada bir rüyasında görür onu. Gördüğü rüyayı unutmasın diye gecenin bir yarısı çocuklarını uyandırıp anlatır… Çocuklarını büyütüp,  yetiştirmesi ise uzun hikaye…

Kocasının ölüm haberini aldıktan üç gün  sonra ağzını ilk kez açtığında söylediği ilk cümle “gideceğiz buradan” oldu.

Bu karara karşı çıkan hısım akrabaya “çocuklar” diyerek direndi. “Onların okuması lazım.” Tanıdık berberlerin, terzilerin, iyi niyetli çırak alma tekliflerini  kulak arkası etti. O güne dek saygıda kusur etmediği kaynanasının; “O….
olmaya mı gidiyorsun Ankara’ya?” sözünü ise tınmadı bile. Yıllar sonra “O da  haklıydı.” demişti. “Genç yaşta yitirdiği tek oğlunun yanısıra bir de onun yadigârlarından, torunlarından ayrı düşmenin acısı ile söyledi o sözü.”

Yapılırken kerpiçini, harcını sırtında taşıdığı evini kiraya vererek, tası tarağı  toplayıp bir vagona yükledi. Çocukları ile beraber bir kompartmana doluşup Ankara’ya gitti… Bütün okullara yakın olmasına dikkat ederek bir ev kiraladı.
Çocuklarını yürüme mesafesindeki okullara kaydettirdi. Okul tatillerinde memleketine gidip yıllık erzakını yaptı ama yinede zordu hayat. Kira, okul masrafları ağır gelmeye başladı. Oğullarına kıyamıyordu ama abla’ya nazının
geçeceğini biliyordu. Fedekârlığı ondan istedi. Abla hukuk öğrenimini bırakıp, demir yollarında işe girdi. Çocuklar, ne yaşanılan hayatın zorluğunu fark etti, ne de babasızlığı. Hepsi okudu. Büyük oğlu devletin açtığı sınavları kazanarak gittiği Almanya’dan yedi yıl sonra doktorasını yaparak döndü. Kısa sürede  profesör oldu. Ortanca oğlunun küçüklüğünden bu yana merak sardığı tiyatrodan vazgeçmeyeceğini anlayınca ancak bir üniversite bitirmesi ve daha da önemlisi yedek subay olarak askerliğini yapması koşulu ile tiyatrocu olmasına izin verdi.

Şimdilerde onu sahnede, tv ekranlarında görüp, kocasının ölüm haberini aldığı  zaman tuttuğu gözyaşlarını esirgemiyor. Söylemeyi unuttum; o, yani anne sadece mutluluk duyduğunda ya da duygulandığında ağlar… Küçük oğlu da en büyük ağabeyin izinden giderek akademik kariyerini tamamladı. Profesör oldu… Yaşı bilinmiyor annenin. En az 85’indedir diye tahminler yapılıyor. Belki de 90!.. Üç büyük ameliyat geçirdi. Tansiyonu ancak ilaçlarla dengede duruyor.Romatizma ve yaşlılık bir zamanlar taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar güçlü olan adalelerini
bitirip, tüketti. Yatağa bağlandı.Tekerlekli yürütecinin yardımı ile tuvalete gidebiliyor ancak.Ve buna şükrediyor… Her zaman ilgi duyduğu dış dünya ile tek bağlantısı katarakt ameliyatına rağmen okumakta zorlandığı gazeteler. İşitme cihazı ise hiç işe yaramıyor. Dudak okuyarak anlaşıyor etrafı ile…Yine de mutlu. Tek pişmanlığı son seçimlerde Ecevit’in partisine verdiği oy. Tek dileği ise kimselere, özellikle de yatağa bağlandıktan sonra kendisine çiçekler gibi bakan çileli kızına; abla’ya daha  fazla yük olmadan sessizce ölmek… Ölüp cennete gitmek ve orada henüz otuzbeş  yaşındayken yitirdiği kocası ile buluşarak adamına; çocuklarını vatana, millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirdiğini ve kendilerini kurtardığı müjdesini vermek…

Anneler gününde annem geldi aklıma… Şöyle ya da böyle Anadolu’daki yüzbinlerce anneye olduğu kadar sizin de annenize benzeyen kendi annem… Ne desem bilmem ki!..
Ne desek!..

Kenan Işık

Alıntıdır. Kenan Işık’a acil şifalar diliyor, bir an önce aramızda görmek istiyoruz.

Prof.Dr. Ali Nesin’den Müstakbel Matematikçiye Öğütler

Prof.Dr. Ali Nesin’den Müstakbel Matematikçiye Öğütler

Saç sakal ağardı, yaş kemale erdi. Bu yaşa kadar hayata dair bir iki şey öğrendim. Bu yazıda, öğrencilik ve akademik hayata dair öğrendiklerimden bir demet sunmak, yani gençlere öğüt vermek istiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, gençliğimde pek öğüt dinlediğim söylenemez. Aşağıdaki verdiğim öğütlerin hepsini yerine getirmedim. Umarım siz benden daha akıllı çıkasınız, çünkü ben çok zararını gördüm. “Dünyaya bir daha gelsem aynı şeyleri yaparım” diyenlerden değilim. Çok yanlışım oldu, o yanlışları yapmazdım. Doğru yaptıklarımı da daha iyi yapmaya çalışırdım. Kesinlikle matematikçi olurdum, bundan hiç kuşkum yok, daha iyi bir meslek bilmiyorum ve olduğunu da sanmıyorum, ama yaptığım hataları tekrarlamazdım. Benden daha tecrübelilerin bana verdikleri öğütler üzerine, onların davranış ve tavırları üzerine daha fazla kafa yorardım.

Çalışmak. İlk öğüdüm pek orjinal sayılmaz: Çalış! Hem de çok çalış! Çalışmadan başarı elde edilmiyor. Çalışmak ise yalnızlık demektir. Arkadaşların dans ederken, şarkı söylerken, top oynarken sen odana kapanıp çalışacaksın! Hiç kolay değil. Kendini zorlamak zorunda kalabilirsin. Kendini zorladığında da verimli çalışamayabilirsin. Olsun sen çalışmaya çalış. İnatla devam et, gün gelecek verimli çalışacaksın ve çalışmaktan vazgeçemeyeceksin, alışkanlık haline gelecek, çalışmak varoluş nedenin olacak.

Odaya kapanıp yalnız kalmak kolay olmadığı gibi, öğrenmenin kendisi de çoğu zaman sancılı bir süreçtir. Öğrenmek acı verir. Bu acıya dayan, hatta bu acıdan zevk almasını öğren! Sonuç olarak acı biberden zevk almasını öğrenen varlıklarız. (Birazdan, öğrenmek yerine anlamak gerektiğini söyleyeceğim.)

Belki paradoksal gelecek ama, çok çalışınca hayattan daha fazla zevk alınıyor. Aşk, sevgi, sanat, eğlence filan daha yoğun yaşanıyor. Çok çalışırsan dünyevi zevklerden mahrum kalmayacaksın, kaygılanma.

Yalnızlık. Çok çalışmak için her şeyden önce yalnızlıktan hoşlanmak gerekir, yalnız kalamayan kişi çalışamaz, çünkü düşünme eylemi büyük ölçüde tek başına yapılır. Yalnızlığının değerini bil, onu sev. En değerli hazinendir yalnızlık. Bunu böyle kabul et. Hiçbir zaman yalnızlığını kaybetme, çoluk çocuğa karıştığında bile.

Yalnızlıktan bunaldığında en rahat en rahat kanepeye uzan ve yalnızlığın keyfini çıkarırmış gibi yap, “iyi ki yalnızım” diye mırıldan kendi kendine, bahşettiği bu yalnızlık için bilinmeyen güçlere şükret! Hatta bir filmin senaryosunda olduğunu düşle. Tek başına çalışan bir alim… Romantik bir sahne… Filmin kahramanı da sensin. Dalganı geç. Dalga serbest.

Yalnız kalabilmek için bulunduğun mekanı sevmen lazım. Odanı, evini kendi zevkine göre döşe, mekanın kişiliğini yansıtsın. Çok özel bir yer olsun. Kimseninkine benzemesin. Bunun için zaman harcamaya değer. Odana sığınmak ana kucağına sığınmak kadar hoş ve güven verici bir duygu olsun. Bir iki saksı bile odana sıcaklık katacaktır.

Nasıl Düşünülür? Pazıların ya da karın kaslarını geliştirmen için yapman gereken hareketler bellidir. Uygun kitabı alırsan, okur, öğrenir ve gerekeni yaparsın. Hiç kuşkun olmasın ki talimatlara uyarsan bir zaman sonra sonuca ulaşırsın. Matematikçinin çalışması bir sporcunun çalışmasına benzemez. Matematikçi düşünür. Düşünmek de kolunu kaldırmak, başını çevirmek, barfiks yapmak gibi fizksel bir eylem değildir. “Kolunu kaldır” talimatına nasıl uyulacağı çok bellidir ama “düşün” talimatına nasıl uyulacağı hiç belli değildir. Bir spor hocası sana doğru hareketleri öğretebilir ama kimse sana dasıl doğru düşünüleceğini öğretemez. Bu konuda tek başınasın, sana yardımcı olacak kimsen yok. Düşünme eylemi tek başına ve zamanla öğrenilir ve reçetesi yoktur. Olsaydı, biri mutlaka kitabını yazardı ve hepimiz o kitabı okuyup doğru düşünürdük. Ayrımız gayrımız kalmazdı.

Yazmak. Düşünmenin bir reçetesi olmasa da düşünmeye yardımcı olacak bir ipucu verebilirim.  Yukarıda yalnızlığın yararlarından söz ettim. İkinci bir ipucu daha: Yaz!

İki aşamada yazmak lazım: 1. Düşünürken, 2. Düşündükten sonra.

Düşünürken yazmak demek düşünce sürecini kaydetmek demektir. Diyelim bir saat boyunca hesap yaptın. Anlamsız cebir yani! Toplayıp çarptın, sadeleştirip çarpanlarına ayırdın, karesini kübünü aldın, bin tane işlem sığdı bir saate. Eğer yaptıklarını düzgün bir biçimde yazmazsan, hesaplarının doğruluğunu kontrol edemezsin; yaptığın bir hayatı göremez ve  tüm hesaba ta en baştan başlamak zorunda kalırsın. Zaman kaybı! Yaz! Yaz ki geçmişin kaybolmasın.

Düşünme süreci bittiğinde, ne kadar düzgün yazmaya çalışırsan çalış, yazdıkların sonuç olarak bir müsvettedir. Muhtemelen yazdıkların gibi kafan da dağınık olacaktır. Düşünme sürecinin sonucundan emin olduktan sonra bulduğun sonucu ve kanıtını son derece dikkatli bir biçimde temiz bir sayfaya yaz. Sonra yazdıklarını tekrar tekrar oku. Her önerme gerçekten önceki önermelerden çıkıyor mu? Yoksa arada bir kendini kandırıyor musun? Düşündükten sonra yazmak demek düşünceyi sınavdan geçirmek demektir.

Yazmanın amacı kesinlikle sonuçların aklında kalması değildir. Yazmanın yegane amacı, düşündüklerinin doğruluğundan emin olmaktır. Matematik akılda kalmaz, matematik anlaşılır, birazdan bu konuya biraz daha etraflıca değineceğim.

Kanıtın ve hesapların doğruluğundn emin olduktan sonra acaba kanıt kısaltılabilir mi sorusunu son kendine. Ve ardından başka kanıtlar var mı sorusunu sor. Varsayımların hepsi gerçekten gerekli mi? Yoksa bazılarından vazgeçebilir misin ya da zayıflatabilir misin? Kanıtladığın olguların başka direkt sonuçları var mı?

Bir de deftere yazmanı öneririm. Kağıtlar, dosyalar zamana dayanmıyor, aşınıyor, yırtılıyor, kayboluyor, raflarda çirkin gözüküyor… Orta büyüklükte, taşıması kolay bir defter al. Geleceğe anı olarak da kalır.

Söylemeden geçemeyeceğim, mecbur kalmadıkça cetvel, pergel, kırmızı kalem gibi nesneler kullanma. Düzgün yaz, güzel yaz, okunur yaz, ama abartma, sonuç olarak yazdıkların bir düşünme süreci, nihai sonuç değil. İşlevsellik önemli. Yazdıklarını karalamaktan çekinme mesela. Eğer estetiğe gereğinden fazla önem verirsen, silmekten, yani hata yapmaktan korkarsın. Elini korkak alıştırma!

Sınıfta aldığın notları temize çekmenin pek o kadar doğru bir fikir olduğuna inanmıyorum. Sınıfta anladığını kendin daha iyi anlayabileceğin biçimde yeniden yazabilirsin ama.

Psikoloji. Eğer psikolojin bozulursa matematik çalışamaz, matematik üretemezsin. Psikolojileri bozuk olduğu için hak ettiği başarıya kavuşamayan nice parlak genç gördüm.

Psikoloji nasıl düzgün tutulur, bozulduğunda nasıl düzeltilir bilmiyorum, benimkisi pek fena değildi, çok bozulmadı yaşamım boyunca.

Çalışmalısın ama yaşının gereklerini de yapmalısın. Her ne kadar matematik yalnızlık gerektirirse de toplumsal yaratıklarız, diğerlerine ihtiyacımız var.

Sporu hiç bırakma mesela. Bir de mutlaka çok ciddiye alacağın bir hobin olsun.

Anlamak. Çoğu öğrenci anlamayı problem çözebilmek zanneder. Açıklamaları, tanımları, gerekçeleri, akıl yürütmeleri hiç dinlemez, hiç umursamaz, göz ucuyla şöyle bir okur, bu tür şeyleri gevezelik, boş laf sanar, ama problem çözme yöntemlerine çok odaklanır. Problemleri çözebiliyorsa anlamıştır… Hayır, anlamak çok daha derin bir süreçtir. Hatta tam tersine problem çözmeye odaklanmak insanın çapını düşürür, yüzeyselleşmesine neden olur. Sadece problem çözmeye odaklanmak konuyu anlamama nedenlerinin önde gelenidir.

Daha da kötüsü var. Bu eğitim sistemi ne yazık ki gençlere anlamanın anlamını öğretemiyor. Bir kavramı ya da kanıtı anlamak demek, onu bulan kişi kadar iyi anlamak demektir. Gerçekten anlaşılan şey kişinin bir parçası olur. Anlaşılan şey “tabii ki öyledir”, başka türlü olamadığından öyledir. Bir şey anlaşıldığında aslında anlaşılacak pek bir şeyin olmadığı anlaşılr, anlaşılan şey eşyanın tabiatından dolayı öyledir.

Biz sadece bariz şeyleri anlarız. Gerçekten anlaşılan her şey barizdir.

Daha aşırısını söyleyeyim: Matematik öğrenilmez. Matematik anlaşılır ve anlaşılır anlaşılmaz da bilinir. Yoksa o kadar çok şeyi kimse öğrenemez. O kadar çok şe ancak anlaşılır.

Birçok öğrenci daha önce gördüğü teoremleri hatırlamaya çalışır. “Neydi, neydi, mutlak yakınsaklık neydi yahu, mutlak yakınsaklık olunca bir şey oluyordu, ama ne oluyordu?…” Hatırlamaya çalışan kişi konuyu anlamamış demektir. Sadece öğrenmiştir. Bir zamanlar öğrenmiştir ama şimdi unutmuştur. Yani konu onun malı olmamıştır, konu ona yabancıdır. Konu, unutulacak bir şey olarak beyne girmiş, ama içine işlememiştir. Aslında konu anlaşılmamıştır. Konu anlaşılsa htırlanacak bir şey olmaz, o şey bilinir zaten.

Bir matematik teoremini bilmek, Zimbabve’nin başkentini bilmek gibi değildir. Zimbabve’nin başkenti öğrenilir, matematiksel olgular ise anlaşlır.

Anlamadığın bir konuyu ya da kanıtı uzun çalışmalar sonunda anladıktan sonra, kendi kendine neden daha önce anlamadığını sor. Çünkü bir şey gerçekten anlaşılınca hemen hemen her zaman aslında anlaşılacak bir şeyin olmadığı da anlaşılır! O kadar kolay gelir ki, insan şaşar neden daha önce anlamadığına. Evet, kendi kendine şu soruyu sor: Bir ay önce beynimin nesi eksikti, anlayışımın neresi kıttı, o günden bugüne ne değişti de şimdi anladım da o zaman anlamadım? Bu sorunun yanıtını bulamayabilirsin, ama gene de sor kendi kendine. Melela tanıma yeterince önem vermemişsindir. Bir uyarıya kulak asmamışsındır. Önemli bilgilerdir bunlar. Beyninin eksiklerini sorgularsan, o eksikleri giderebilirsin.

Nasıl Anlaşılır? Matematik başkasından anlaşılmaz. Matematik tek başına anlaşılır. Öğrenciler hocalarının bir kitap okuduğuna, o kitapta her şeyin yazıldığına ama hocaların o kitabı öğrencilerden özenle sakladıklarına inanırlar! Neredeyse. Öğrenci hep bir hoca, bir ders, bir kitap peşindedir. Birileri ona konuyu anlatacaktır. Bir dersi alırlar, olmaz. İkinci bir dersi alırlar gene olmaz. Bir kitaba sarılırlar, ı-ıh, gene olmaz. Öğrenci yardımı hep kendi dışında arar. Oysa öğrencinin tek yardımcısı vardır: Beyni.

Hoca, ders, kitap yararsızdır demiyorum. Yararlıdır. Ama hoca, kitap ya da ders, öğrenciye ancak yol gösterebilir, öğrencinin konuyu anlamasını sağlamaz.

Bisiklete binmenin sırlarını açıklayabilirim: Sağa düşeceksin gidonu sola kır, sola düşeceksen sağa kır… Ama sen fiziksel olarak bisikletin üstüne çıkmazsan bisiklete binmeyi öğrenemezsin. Okuyarak, dinleyerek öğrenilmiyor bisiklete binme. İlla ki bisikletin üstüne çıkıp kafanı gözünü yaracaksın.

Matematik kitabı okumaktan daha sıkıcı hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden az oku, çok düşün. Hayat daha eğlenceli olacaktır. İki satır oku, yüz satır düşün. Diyelim tanımı kitaptan okudun. Şimdi kitabı kapat ve tanıma uyan örnekleri kendin ver. Tanımın sonuçları üzerine düşün. Bu tanımın ne işe yarayabileceği üzerine kafa patlat. Bu süreç bir saat de olabilir, bir gün de. Zamanına acıma. Zaman kaybediyorsun gibi gelse de acıma. Sadece konuyu değil, bağımsızlığı da öğreneceksin. Bir zaman sonra tanımın olduğu sayfadan kitaba devam et. Karşına muhtamelen bir teorem çıkacaktır. Teoremi oku ve kitabı derhal kapat. Teorem ne diyor? Önce teoremi anla. Ardından teoremin yanlış olduğunu iddia et ve karşı örnek bulmaya çalış. Olmayacak tabii, bulamayacaksın. Yavaş yavaş teoremin doğru olduğuna ikna olacaksın. Şimdi teoremi kanıtlamaya çalış. Bu süreç bir iki saat olabileceği gibi on gün de sürebilir. On günü aşmamasında yarar vardır, ama çok kısa bir zaman da olmasın. Teoremi kanıtlayabiliyorsan ne ala. (Kitaptakinden farklı bir kanıt da bulmuş olabilirsin.) Kanıtlayamıyorsan, daha doğrusu çok çok uğraşmana rağmen kanıtlayamıyorsan, kitabın yazarınn bildiği bir şeyi sen bilmiyorsun demektir. Ya da onda olan bir beceri sende yok! Ya da onun bildiği bir yöntemden bihabersin. Bu aşamada kitaba ve teoremin kanıtına bakabilirsin. Doğru kanıtı gördüğünde ya kendine kızacaksın ya da “analar neler doğurmuş” diye hayretlere düşeceksin. Muhtemelen ikincisi olacak. Eğer teoremin kanıtıyla yeterince zaman geçirmişsen, yani kafanı yeterince duvara vurmuşsan, o teoremin kanıtını bir daha hiç unutmayacaksın, o teorem senin malın olacak, o teoremi bilmiş olacaksın, öğrenmiş değil. Oysa teoremin kanıtını hemen okusaydın, emin ol ki iki gün sonra aklında hatırlanması gereken bir iki hayal kalırdı, ki onlar da beş para etmez.

Ben öğrendiğim her şeyi, ama her şeyi bu yöntemle öğrendim. Kimse bana bir şey öğretmedi, her şeyi ben kendim öğrendim. Neyse ki bana doğru kitabı öneren, doğru istikameti gösteren değerli hocalarım oldu.

Bu konuda bir ek yapmam lazım. “Bir saatte on anlıyorsam, iki saatte yirmi anlarım” gibi denklemler matematikte yanlıştır. Matematikte uzunca bir süre hiçbir gelişme gösterilmez. Sonra aniden, birdenbire, sanki beyinde birkaç hücre canlanıp harekete geçmiş gibi, her şey anlaşılır. Yani matematikte ilerleme çalışma saatine göre sürekli değildir, matematikte ilerleme sıçramalarla olur. Saatlerce, günlerce anlayışın 0 artar, ama bir anda 20 artar. Bu yüzden uzun süre anlamadan çalışmaktan, mücadele etmekten kaçınma.

Temel Konular. İlk çağlardan beri matematiğin temel konusu ve ana amacı bizi çevreleyen evren olmuştur, yani üç boyutlu uzay ve fizik, yani aslında geometri. Bugün de bu ana amaçtan pek şaşmış sayılmayız. İki tane aygıt vardır çevremizi anlamak için: Analiz ve cebir. Bu iki konuya çok önem ver. Analiz ve cebirin temellerini iyi biliyorsan önünde bilimsel engel kalmamış demektir, sadece zaman ayırman lazım. Bu aşamadan sonra çalışmayla verim daha sürekli bir hale gelir.

Sayılar kuramı pek temel bir konu değildir mesela. Sayılar kuramın bilmesen de çok şey yapabilirsin ama analiz ve cebir bilmezsen hemen hiçbir şey yapamazsın, sayılar kuramı dahil olmak üzere.

Analiz cebirden daha somuttur, dolayısıyla daha sezgisel ve daha kolaydır. Cebir, “soyut cebir” demek istiyorum, çok daha zordur. Cebire daha fazla zaman ayır. Ama önce analizden başla, dediğim gibi daha kolaydır.

Her şeyden önemlisi lineer cebirdir. Lineer cebir hem geometridir hem de cebirdir, hem analiz için hem de soyut cebir için gereklidir. Lineer cebirsiz dünya anlaşılamaz, dolayısıyla matematik yapılamaz. Lineer cebirin girmediği yere kaos girer! Üstelik lineer cebir kolaydır da. Neyse ki kolaydır! Kolay olmasa matematik başa çıkamayacağımız kadar zor olurdu. Lineer cebiri mutlaka anlamalısın. Onsuz hiçbir yere varamazsın. Lineer cebiri doğrudan kullanmasan bile, lineer cebirden esinlendiğin fikirler mutlaka bir yerlerde karşına çıkacaktır. Ama dikkat, sadece lineer vebirle de bir yere varılmaz, lineer vebirin yanında analiz ve soyut vebir de gereklidir.

Tabii her şeyin temeli kümeler kuramı. Kümeler kuramını bilmezsen matematiğin temellerini de bilmiyorsun, dolayısıyla eksiksin demektir.

Konuları önemine ve öğrenme sırasına göre sıralamak zorunda bırakılsam şöyle sıralardım: Kümeler kuramı, lineer cebir, analiz, cebir ve son olarak geometri. Tabii biri bitirilmeden (nasıl bitsin ki!) diğerine geçilebilir, sonra geri dönülebilir. Doğrusal bir çalışma programı yapmak çok zor ve hatta doğru değil.

Geometriden söz açılmışken… Bizim sezgilerimizin özünde geometri verdır. En soyut cebirde bile bir geometri bulmaya çalış. Gerekirse kendini zorla. Matematik biçimsel ve anlamsız bir takım simgelerin peşisıra dizildiği bir uğraş dalı değildir. Kimi zaman bir olgunun ya da bir kanıtın geometrik bir yorumunu, geometrik bir analoji bulmak mümkün olmayabilir. Matematiğin en zor durumları bunlardır, sezgi tamamen kaybolmuş demektir.

Kendine Güven. Matematikge anlayamayacağın hiçbir şey olamaz! Bunu ben biliyorum da sen bilmeyebilirsin. Anlayajayacağın hiçbir şey olamaz ama yeterince çalışırsan olamaz. Çalışmasan anlayamazsın tabii. Ama çalışırsan, yeterince zaman verirsen, altından girip üstünden çıkmayı aklına koymuşsan, inat edersen mutlaka anlarsın. Kendimden örnek vereyim: Arkadaşlarımın on dakikada anladığını bir ayda anlayabildiğim zamanlar oldu. Ama anladım! Ve pir anladım! Birkaç dahi ve birkaç patolojik durum dışında, hepimizin zekası üç aşağı beş yukarı eşittir. Anlayış süresi on dakikayla bir ay arası değişir. Ne ki? Hiçbir şey! Hiçbir şey çünkü matematikte bir şeyi anladığın zaman çok şeyi anlıyorsun. Kazanç bu kadar çok olunca on dakikayla bir ay arasında fazla bir fark kalmıyor.

Kısa Kısa. Kısa kısa geçeceğim birkaç öğüdüm daha var.

Hiçbir zaman öğretmeninle, okulunla, çevrenle, derslerinle kendini kısıtlama. İyi bir öğrenci her zaman diğer arkadaşlarından ve hatta öğretmenlerinden daha iyidir. İyi öğrencinin kapasitesi müfredattan kat kat fazlasına yeter. Sonuç olarak müfredatlar ortalama öğrenciler için hazırlanır.

Çevrenle yetinme; yetmez çünkü. Yeryüzünde, özellikle Batı’da, senden çok daha iyi koşullarda yetişmiş, senden çok daha bilgili binlerce genç var. Bu yüzden yakın çevrenle kendini kıyaslama.Hatta kendini kimseyle kıyaslama. Kendinle yarış. Zekada ve kavrayışta başkasıyla yarışmak çirkindir. Her gün bir önceki günden daha iyi ol, yeter.

Kütüphanenin altını üstüne getir. Mutlaka derslerinin dışında okuyacağın, göz atacağın bir iki kitabın olsun. O kitapları da gece yastığının altına koy. Farkında olmadan konuyla daha bir aşina olacaksın! Denemenin bir zararı olmaz…

Hatta kütüphanenin her kitabının ilk 20 sayfasının oku. Bunun için en az dört yılın var. Bundan daha iyisi de var ama: Kütüphanede her üç beş kitaptan birini baştan sona şöyle bir karıştır. Konusunu anla. Kitap neden bahsediyor? Bunu farklı aralıklarla yap.

Eğer yüksek lisans öğrencisiysen, bölümündeki seminerlere mutlaka git. Senin konunda olsun ya da olmasın. Genel kültürün oluşsun.

Anlamadığın seminerlerde uyuklama. Tam tersine, anladıklarında uyukla. Anlamadığın seminerlerde ya da derslerde canavar kesil.

Genel kültür demişken: Matematiğin herhangi bir dalını sevmemek, anlamamak, küçümsemek gibi bir lüksün yoktur. Sevip sevmemek gibi bir soru sorulamaz bile. Matematiğin her konusundan az çok anlayacaksın. Her konunun temel sorularını bileceksin. Ben analizci olacağım, cebirden bana ne diyemezsin. Ne kadar çok şey bilirsen, o kadar derin çalışmalar yaparsın. Derin çalışmadan vazgeçtim, hayat kaliten artacak.

Matematik senin mesleğindir, senin işindir. Öğrencilik de öyle. Nasıl maaşlı bir çalışan belli saatlerde iş yerinde oluyorsa, sen de sanki maaşlıymışsın gibi belli saatlerde masa başında ya da sınıfta olmalısın. Hiçbir özürün olamaz. Ağabeyim evleniyor, halam ameliyat oldu, kardeşim sünnet olacak gibi bahaneler yok hükmündedir!

Eğer bir kavramı, bir olguyu biri bir başka açıdan bakıyorsa, o bakış açısı çok büyük bir olasılıkla değerlidir. Hele o bakış açısına başvuran saygıdeğer matematikçi sayısı üçü beşi bulmuşsa, bundan hiç kuşkun olmasın. Mutlaka o bakış açısını öğrenmelisin. “Soyutluğu biraz fazla abartmışlar, bu kadar genelleme artık ukalalığa giriyor” düşüncesinin zararlarını ben çok gördüm.

Gençken biraz bencil olmanın bir zararı yoktur, tam tersine yararı vardır. Genç dediğin alır. Yaşlandığında vereceksin merak etme, borcun olsun. Bugün ne kadar alırsan yarın o kadar verirsin. Bereketin artar! Öncelikle kendini düşün. Vicdansızlığa kadar vardırma bencilliği ama. Her şeyin bir sınırı vardır.

Mütevazılığı elden bırakma. Matematikçiler zekalarıyla, bilgileriyle, becerileriyle biraz fazla övünürler, özellikle gençliklerinde. Hoş bir şey değil. Sen yapma. Gençlikte hadi neyse de, bu övünme olgun yaşlarda devam ettiğinde çevrede alay konusu olur.

Tabi her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Sen yine bildiğini yap. Gene de söylediklerime bir kulak ver, ne de olsa saçı sakalı değirmende ağartmadık!

Alıntıdır

Evliler iyi okusun, Bekarlar ders alsın !

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift
arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da… Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor.

Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan…

Nedir bu dayatmalar?

Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi…

Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına ‘hot’ dediğinde oturmalı kadın… Yâda yumuşatıyorlar;

-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı…

Eğitimde de böyle… kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı…

EŞİM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne ‘höt’ dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü…

Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

-‘Ooo Can bey kapmışsınız çıtırı’ esprilerine muhatap dahi oldum.

EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bir taneyi 9 senede bitirdim..

Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım… Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran…

Bunu unutmadık biz.

Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene.

O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o ‘haklisin bitanem…’ dedik,

Öfke bitip fırtına durulduğunda ‘ama bi de böyle düşün’ de dedik fikrimizi savunurken.

Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta…

Asla bilmedik ne k adar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..

Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama…

Sevginin en büyük dostuydu bizim için ‘güven’… Ve güvenin ardına saklanmış bir ‘saygı’ vardı daima…

Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede…

Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık…

Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında…

Gece yarısı kapı açıldı eşim;

-‘Ne yapıyorsun burada?’ diye sordu kapının eşiğinden, ‘uyuyorum’ dedim buz gibi bi sesle… Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla… ‘k ay yana’ dedi daracık yatakta. ‘ne yapıyorsun?’ dediğimde ‘benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim’ dedi…

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek…

Ve bence doğrusu da bu..

Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.

Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize..

Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede…

Ama oyunun kurallarını biz koyduk… Nede olsa bizim oyunumuzdu oynanan…

evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence…

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de… Ne benim, ne de bizim sözlerimizle…

Sadece gönlünüzden geçtiğince…

Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun;

‘…Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insan a…

CAN DÜNDAR

(Alıntıdır. Can Dündar’a teşekkürler)

[su_button url=”http://kisiselgelisimonline.com/etkinlik/kuantum-farkindaligi-atolye-calismasi/” target=”blank” style=”soft” size=”8″ icon=”icon: check” icon_color=”#6e68fb”]Can Dündar, İlişkilerinde Kuantum bilerek yada bilmeyerek çok güzel kullanmış.  Siz de ilişkilerinizde Kuantum farkındalığı ile başarıyı yakalayabilirsiniz.[/su_button]

Koç gibi meslek

Koç gibi meslek

Son yılların gözde mesleklerinden biri haline gelen ‘yaşam koçluğu’ yüksek gelirli yeni bir kazanç kapısı oldu. Ortalama 40 saatlik bir eğitimden sonra koçluk sertifikasını alan bir kişi, saat başı 150 lira ile 1.000 dolar arasında değişen ücretlerle para kazanabiliyor.
SERBEST PİYASA-ORHAN ORHUN ÜNAL | 31 AĞUSTOS 2013, 19:40
Türkiye’de yaklaşık 10 yıllık bir geçmişe sahip olan yaşam koçluğu son yılların gözde meslekleri arasında gösteriliyor. Saat ücreti 150 tl ile 1000 dolar arasında değişen rakamlarla ihtiyaç duyanlara hizmet sunan bu meslek aynı zamanda yüzlerce insan tarafından yeni bir kazanç kapısı olarak görülüyor. Türkiye’deki kurumsallaşmış firma ve yetkin kişilerin yanında sertifikası ve uzmanlığı olmayan kişilerin yaşam koçu olarak türediklerini de görüyoruz.

BİR HAFTALIK EĞİTİM

Yüksek ücretlerle verilen koçluk hizmetleri onlarca eğitim merkezinin açılmasına neden olmuş durumda. İnternete ‘yaşam koçu’ şeklinde yazıldığı zaman sayısız koç ve koçluk eğitimi veren kurum göreceksiniz. Çoğu kurs merkezi 1 haftalık eğitimler sonrasında size koçluk sertifikası veriyor ancak 3500 ile 7000 lira arasında değişen eğitim ücreti karşılığında. Bu kurumların tecrübeleri, verdikleri sertifikaların ya da hizmetlerin geçerliliği belirsiz.

7 BİN LİRAYA SERTİFİKA

Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz Koçluk Platformu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Fatoş Somsa ‘Elimizde kesin bir veri olmamakla birlikte ülkemizin koçlukla tanıştığı 10 yıl içinde sektör büyüklüğünün 25-30 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Sektörün gösterdiği gelişim kendine yeni bir iş sahası arayan ya da bunu genişletmek isteyen herkes için bir çekim merkezi haline geldi. 5 -10 günlük sertifika programları için ortalama 5-7 bin arası yatırım yapan koç adayları, bir an önce sektörde yer alarak saat başı ortalama 150 TL ile 1000 dolar gelir elde etme hayaliyle yola çıkıyor’ dedi.

ULUSAL DENETİM MEKANİZMASI YOK

Fatoş Somsa, yaşam koçluğunun yeni olmasına rağmen kirlilik oranı en yüksek mesleklerden biri haline geldiğini söyledi. Bu kirliliğe yol açan en önemli etkeni, ’40 saatlik eğitimlerle herkesin yaşam koçu olabileceği vaadinin verilmesi. Hiçbir kriter aranmaksızın koç olmak isteyen herkesin eğitimler sonunda sertifika sahibi olması’ şeklinde özetledi. Somsa ayrıca, ‘Şu an Türkiye’de sertifika programlarını ve koçları denetleyecek bir mekanizma mevcut değil. Mesleği icra etmek isteyen ve gerekli bütçeyi ayıran herkes yaşam koçu olabiliyor. Bu kişiler her geçen gün gelişen bu sektördeki pastadan pay almak üzere piyasaya çıkıyor. Ancak sonu hezimet oluyor’ şeklinde konuştu.

BENİM OKULUM SENİNKİNİ DÖVER KAVGASI

Fatoş Somsa ayrıca sektördeki sorunların çözümü için ‘Türkiye’de akreditasyonların verilmeye başlanması gerekir. Böylece koçlar ve eğitim kurumları arasında yaşanan ‘senin yetiştirdiğin koç sayılmaz, benimki sayılır’ kampanyalarına da benim okulum senin okulunu döver kutuplaşmalarına da çözüm getirecektir’ diye konuştu.

Daha iyi bir hayatın tarifesi değişiyor

Meslek konusunda fikir almak istediğimizde karşımıza şirketler ya da şahıslar çıkıyor. Motivasyon, iş hayatı, evlilik, spor ve daha birçok alanda size destek veriyorlar. Türkiye’de bu konuda yetkin ve kurumsallaşmış yapılar olmakla birlikte şüphe ile yaklaşılması gerekenler de var. Konuştuğumuz yaşam koçlarından bazıları ofislerinin olduğunu belirtirken bazıları da internet üzerinden yardımcı olduğunu söylüyor. Bu konuda kimisi sizi yönlendirme ve daha iyi bir hayat vaat ederken, kimisi sadece destek veren danışmanlık hizmeti sunduklarını söylüyor.

Standart bir hizmet ücreti olmamakla birlikte size sunulan desteğin şekli ve süresi konusundaki farklılıklar bu alanda kafa karışıklığına da neden oluyor. İlginç bir detay olarak kafelerde fal bakma modasına şu sıralar yaşam koçluğu da eklenmiş durumda. İstanbul’daki birçok semtte kahve falı bakılırken aynı zamanda yaşam koçluğu hizmeti de sunuluyor. Kahvenizi yudumlarken hayatınızdaki sorunlara dair destek alabiliyorsunuz. Saati ise 50 ila 100 lira arasında değişiyor. Bu kişilere sertifika yada deneyim sorduğumuzda ise cevap alamıyoruz.

(Yeni Şafak gazetesinin internet sitesinden alıntıdır.)

[sg_popup id=”12″ event=”onload”][/sg_popup]

Hipnoz Nedir?

Hipnoz Nedir?

Önce Hipnozun tam bir uyku olmadığını söylemekle başlamalıyım. Her ne kadar Hipnosis Yunanca da uyku anlamına gelse de (hatta Yunan mitolojisinde uyku tanrısının adı olsa da) yapılan elektrofizyolojik incelemeler hipnoz anı ile uyku halinin tamamen farklı durumlar olduğunu göstermiştir. Uykuda görülen yavaş beyin dalgalarının yerine hipnoz sırasında kişinin beyin aktivitelerinin uyanıklığa denk olduğu görülmüştür. Hipnoz kelimesi ilk kez İngiliz hekim Braid tarafından kullanılmıştır.

Hipnozun mazisi çok eskilere dayanmakla birlikte bilimsel mahfillere girmesi F A Mesmer tarafından sağlanmıştır. 18. Yüzyılın son çeyreğinde bazı nörotik hastaların tedavisinde hipnozu kullanan Mesmer hem çok popüler olmuş hem de bir çok hasım kazanmış, kendisi şarlatanlıkla suçlanmıştır. Zira her devirde olduğu gibi o devirde de insanlar doğa üstü güçlere ve bu güçlere sahip olan insanlara çok inanmışlar ve onlardan medet ummuşlardır. Bunu çok iyi kullanan Mesmer hipnoz seanslarına adeta mistik bir hava katarak etkinliğini arttırmıştır.

Günümüz Türkiye’sinde hipnoz hak ettigi yeri yavaş yavaş tedavilerde almakla birlikte suistimale açık bir saha olarakta halen bakirliğini korumaktadır. Bunun nedenini ilerleyen satırlarda daha iyi anlayacaksınız.

Hipnozu şu an en çok uygulayanlar sahne illüzyonistleri ve medyumlardır. Bunun yanında psikiyatristler ve diş hekimleri de hipnozu pratiklerine almaya başlamışlardır. Ancak yinede bazı kötü niyetli kişiler hipnozu sanki başlı başına bir tedavi edici metodmuş gibi lanse etmekte ve bu yolla hastaları kullanmakta ve onlara zarar vermektedirler. Aslında hipnoz psikiyatrik hastalıkların psikoterapisine yardımcı bir metod olarak kullanılabilir. Hipnoz altında verilmesi gereken telkinler ve diğer psikoterapötik yollar izlenmezse sadece hipnoz yapılmış olması hastalığı tedavi etmez. Bunu şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Bir cerrahın ve bir kasabın eline neşter verdiğinizi varsayın. Cerrah yaptığı müdahalede nasıl anatomik katları tekrar birleştirmeye uygun keser. Oysa kasap sonrasını düşünmeden neşteri çeker ve tamiri güç yaralar bırakır. İnsanın ruhsal yapısını bilmeyen hastalığın sebepleri konusu üzerinde ihtisası olmayan birinin ruhsal hastalıkları tedavi etmeye kalkması kasabın ameliyat yapmasına benzer ki kişinin ruh sağlığı üzerinde onulmaz yaralar bırakabilir.

Hipnoz günlük stres ve sıkıntılar, sigara alışkanlığından kurtulmak, şişmanlık ve yeme bozuklukları, uyku bozuklukları, konsantrasyon problemleri, fobiler(korkular), cinsel problemler, psikosomatik rahatsızlıklar, dissosiyatif bozukluklar ve diğer psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde yardımcı araç olarak kullanılabilir.

Ancak hipnozun tek kullanım yeri psikiyatrik hastalıklar değildir. Diş hekimleri anestezide kullanabilirler. Hatta genel cerrahide bile anestezik ajan kullanmadan yalnızca hipnozla yapılan büyük operasyonlar bildirilmiştir.

Ülkemizde hipnozun uzun yıllar ihmale uğramış olmasını materyalist yaklaşımın psikiyatristler arasında çok yaygın olmasına bağlıyoruz. Hipnoz altında geçekleşen bazı fenomenleri yalnız madde ile açıklamak mümkün görünmemektedir. Ayrıca psikiyatri pratiğinde biyolojik yaklaşımın ön planda tutulmuş olması da bunda bir etken olabilir. Herkesin kolayca hipnotize olmaması da bunda bir diğer etkendir.

Hipnozun kullanımı bir kenara bırakıldığında en çok merak edilen birkaç soruyu da şöylece özetlemek isteriz;

Hipnoz tamamen telkinle oluşturulan bir durumdur ve yine telkinle normale döndürülebilir. Şimdiye kadar yapılmış milyonlarca hipnoz denemesinde ve konu ile alakalı yazılarda uyanamama diye bir şeyle karşılaşmadım. Bu tamamen fantastik bir durum olup bazı filmlerdeki sahnelerden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Kişiye verilen telkinin bitmesinden sonra kişiyi hipnotize eden uyandırmasa bile trans yüzeyselleşir ve kişi bir süre sonra kendiliğinden uyanır. En kötü ihtimalle hipnoz edenin kişiyi uyandıramadan öldüğünü varsaysak bile hipnoz olan kişi bir süre sonra normal uykuya geçerek uyanır. Kaldı ki aşırı gürültüler, ani ısı değişiklikleri gibi fizik şartlardaki değişimler kişinin transtan çıkmasına neden olur.

Hipnoz olmak üzere olan kişilerin en çok korktukları kirli çamaşirlarinin ortaya dökülmesidir. Ancak şunu bilmekte fayda vardır. Narko analiz ( İlaçla hipnoz oluşturup yapılır) dışında kişi sonradan pişman olacağı yada kişiliğine uygun olmayan bir şeyi ne söyler ne de yapar. Bu konuda hipnozitör ısrarcı davranırsa trans yüzeyselleşir ve bir süre sonrada kişi kendiliğinden transtan çıkar. Bu tür durumlar ancak filmlerde olur. “Gözlerime bak ve uyu” da filmlerden çıkıp gelmiş bir sözdür ve gerçeklerle bağdaşmaz.

Demans hastaları, zeka özrü olanlar, çok yaşlanmış dikkatini bir noktada toplayamayanlar, ciddi akıl hastaları ve küçük çocuklar dışında hemen herkes hipnotize olabilir.

Evet , şartları yerine getirdikten sonra herkes hipnoz yapabilir. Ama bazı insanlar bunu daha kolay gerçekleştirirler. Hipnoz olmaya istekli bir kişi , hakikaten hipnoz yapmak isteyen birisi tarafından kolaylıkla transa sokulabilir ama sonrası ne olur bilemezsiniz. Dolayısıyla uzmanların dışındaki insanların bu işle uğraşması tamiri güç durumlara sebep olabilir. Hele ruhsal sorunların tedavisinde psikiyatristlerin dışında insanların hipnozu kullanmasının kasabın ameliyat yapmasından hiçbir farkı olmadığını tekrar hatırlatmak isteriz. İşi ehline yani cerraha vermek gerektiği gibi hipnozu ve ruhsal sorunların tedavisini psikiyatristlere, kişisel gelişim alanında ise bizlere bırakmakta fayda vardır.

Profesyonel Eğitmenlerimize soru sormak yada eğitim almak için tıklayınız…

İlgili Sayfalar:

Hipnoz Practitioner Eğitimi Hipnozla Sigaraya son Hipnozla kilo kontrolü hipnozla farkındalık Hipnozla fobilere son

Kurumsal kültür, kurumsal kimlik.

Kurumsallık ya da kurumsallaşma hepimizin saygıyla baktığı bir kelimedir, ancak kurumsallaşmanın tam olarak ne demek olduğunu anladığımız söylenemez.

Türk Dil Kurumunun, Büyük Türkçe sözlüğünde Kurumsal kelimesinin karşılığında: Değişik birim ve fonksiyonlarıyla bir kurumun niteliklerine tam anlamıyla sahip olan diye yazmaktadır.

Hepimize göre kurumsallık farklı bir şeyler ifade etmektedir.

Neredeyse tüm dünyayı gezmiş ve gözlem yeteneğine güvenen birisi olarak, bugün size kurumsallığa farklı bir çerçeveden göstermeye çalışacağım.

Çoğumuza göre kurumsallık kelimesinin karşılığı ciddiyetle bağdaştırılır, çok ciddi olursak kurumsal oluruz gibi bir inanış vardır ve gülmesi gerektiği bir yerde bile kendini sıkar ki kurumsal görünsün. Bu Japonlar kurumsallık hakkında bir şey bilmiyorlar sanırım. Patron yeri geldi mi işçisine şaka yapıyor. Kurumsallığı hiçe mi sayıyor sizce? Japonya’ya iki kere gittim ve Japon mühendis ve çalışanlarla çok fazla mesaim oldu. Gülmediğim hatta kahkaha atmadığım bir günümün geçtiğini hatırlamıyorum .

Kimimize göre Kurumsallığın bürokrasinin çokluğuyla alakalı olduğu sanılır. O zaman dünya üzerinde bürokrasinin en çok olduğu, eski sosyalist devletler çok kurumsal olmalıydı. Eski Sovyet ülkelerinde nelerin yaşandığı hepimizin malumu.

Kimimize göre kurumsallık, pahalı ürün satabilmek için bir reklam yöntemidir. Bu tarz firmalardan şu cümleyi çok duyarsınız. Fiyatlarımız biraz pahalı olabilir ama biz kurumsal bir firmayız. Öyle olsa seri üretilen hepimizin alabildiği ürünleri üreten firmalar kurumsal olamazdı.

Yurtdışında nereye gidersem gideyim, çoğumuzun dikkat dahi etmediği ayrıntıları gözlemleyerek Ülkemizle kıyaslamasını yapmışımdır. Ancak bu kıyaslama, kendi vatandaşımı küçümsemek, burun kıvırmak değil, “biz daha iyisini nasıl yapmalıyız” ı anlamaktır.

Enteresan gözlemlerimizden bir kaçını sizinle paylaşmak istiyorum.

Ülkemizde şirketlerin yüzde 80 i beş yılını doldurmadan kapanıyor. Yüzde 96 ise 10. yılını göremiyor. Başka bir deyişle kurulan her yüz şirketten sadece dört tanesi onuncu yılını dolduruyor. Bunun en büyük sebebi, bizde genelde kısa sürede zengin olmak için, gereğinden çok risk alıyoruz ve en ufak çalkantıda şirket varlığını devam ettiremiyor.

Batıda yüz yılını geçmiş, dükkanını bile değiştirmemiş küçük esnafları görünce hayrete düşüyordum. Bizde neden böyle bir şey yok diye.

Bir kasap mesela, kurulduğu yerde, kurucusunun torununun torunu tarafından işletiliyor. Yanındaki işçilerin babaları, dedeleri de aynı dükkanda çalışmışlar. Resmi rakamlara ulaşamadım ama bizde maalesef aynı iş yerinde on yıl çalışan insan sayısı yüzde birin bile altında, Tek şirkette çalışıp emekli olan kaç kişi tanıyorsunuz?

Sizce bu kasap mı kurumsal yoksa bizdeki milyon liralık şirketler mi? İstatistiklere göre, bizdeki yüz şirketten 96 sı on yıl sonrasını göremeyecek ama o kasap?

Demek ki Kurumsallık, tek başına fiyata, ciddiyete yada resmiyete bağlı bir şey değil. Kurumsallık için bence ulaşılması gereken en önemli değer istikrar olmalı.

Kalitede istikrar, istihdamda istikrar, güvende istikrar.

On yıldır aldığınız üründen, ki bu ürün ister bir poğaça olsun, ister bir sabun aynı tadı yada hazzı alıyorsanız, onu üreten firma kurumsaldır.

Demek ki kurumsallığın ilk adımı istikrar.

Süleyman Akay

İlişkilerimize Koçluk Etmek!

İkili ilişkilerle ve evliliklerle ilgili yaptığım çalışmalardan edindiğim sonucu anladığım şekilde sizlerle paylaşmak istedim. Çok basit birkaç şeyi yaparsak, ilişkilerin bitmesine neden olan olayların en az yarısının önüne geçebilir, daha sağlıklı, daha aşk dolu ve daha güvenli ilişkiler yaşayabiliriz.

Koçluk kavramı, Ülkemizde birçok kişi tarafından yanlış ya da eksik anlaşıla bile, belirli bir süreçte o hedefe ulaşmanın en sağlam, en tatminkâr, en güvenli, en az yoran, en çok verim alınan yolu bulmaya yardımcı olmaktadır. İlişki Koçluğunda da durum buna benze bir süreci kapsar.

İlişkilerimizde genelde net düşünememekten yakınırız. İlişkilerimizin bize vermiş olduğu duygusal, sosyal, maddi ve manevi baskı ve kaygılar, şeffaf düşünmemizi engeller, çoğu zaman duygularımızla mı mantığımızla mı karar alacağımızı bilemeyiz, alınan her karar, karar alma sürecinde bizi yorar. Bu yorgunluk haliyle ilişkimizin kalitesine yansır.

Acaba soruları karar alma sürecimizde bizi değişik ruh hallerine sokar. Hiç olmadığı, olamayacağı halde beynimizde yüzlerce şüphe ve kaygı yaşarız. Bu şüpheler ve kaygılar eşimize ya da sevgilimize hak ettiği değeri vermemizi engeller bazen haksız yere suçlar, saldırırız. Genelde sonucundan pişman olur, zamanı geri çevirmenin yollarını ararız.

Haliyle karşımızdaki kişi de bunu anlamak yerine, savunmaya geçip, bizi haksızlık yapmaktan tutun da paranoyaklığa varıncaya kadar bir takım hak etmediğimiz suçlamalarla bize dönecek ve ne kendimizi anlatabilecek ne de karşımızdakini anlayabileceğiz. O bizi suçladı diye, kaygıların doğru olduğunu söyleyecek içimizdeki ses. Derken büyük bir çığı oluşturan ilk kartopunu tepeden yuvarlamış olacağız. Her metrede o kartopu ikiye katlanacak ve özenle ve uzun çabalarla yaptığımız o manzarası güzel dağ evimizi bir vuruşta altüst edecektir. Hadi evimizi çok sağlam yaptık diyelim, yine de birkaç cam kırıp, bahçeyi harap edip mutlak bir zarar verecektir.

Bu süreçte kafamızı fazla bulandırmadan, çok kolay bir şekilde doğru kararı alabilseydik, sevgilimize nasıl davranırdık? Ya da sevgilimiz bu şekilde davranırsa, bu ilişkiyi nasıl o uçurumun kenarından alıp, sapasağlam düzlüğe çıkarırız. Aşağıdaki yazdıklarımı yapmanız, işin sırrının en az yarısını teşkil eder.

En önemlisi, olaylara pozitif bakabilmeliyiz. Şüphe ve kaygı çok kötü ve kemirici duygulardır. Beynimiz aslında çok basit çalışır. Pozitif duygu ile negatif duygu bir arada asla olamaz. Bu bir cisimdeki elektrik yükü misalidir. Belki biraz daha karışık ama esas olay budur. Beynimizi negatiflikten kurtarmalıyız.

Negatif düşünceden kurtulduk mu, empatik bakabilmeyi öğrenmeliyiz. Empati kurduğumuz zaman karşımızdakini anlamamız daha kolaylaşır. Empatik bir şekilde dinleyip, analiz ettiğimizde daha mantıklı kararlar alabilecek, daha sağlam temeller atabileceğiz.

Bir karar alacağımızda, ya da sorgulayacağımızda, durup içinde bulunduğumuz ortama dışarıdan bir gözle bakmayı öğrenmeliyiz. Dışarıdan birisi olsa mesela biz olaya dışarıdan bakıyoruz ve bu olayı arkadaşımız yaşıyor. Ne düşünürdük? Nasıl davranmasını salık verirdik. Bu söylediklerimizi, kendimize söylediğimizde daha mantıklı karar alabileceğiz.

Daha mantıklı karar aldığımızda, karşımızdaki insana kötü davranmayacak, kartopunu tepeden yuvarlayıp, çık olmasını değil, karşımızdakine şaka niyetli atmış oluruz ve ilişkimize heyecan gelir, çocukluk gelir, saflık gelir.

Son söz olarak; Güven öyle bir kelimedir ki; güvenirsen güvenilir olursun; Güvenmezsen, güvenilmez.

Süleyman Akay

Profesyonel İlişki Koçu

Yaşam koçluğu üzerine

Teriminin kökü ‘koç’(coach) kelimesi, İngilizcede ‘bir yerden bir yere taşıyan araç’ anlamındadır; 16’ncı yüzyılda Fransızcadan İngilizceye geçmiş. Bugünkü bağlamına yakın biçimde ilk defa, 1840 yıllarında Oxford Üniversitesi’nde, öğrencileri sınava hazırlayan hocalar için kullanılmaya başlamış. Sonraları, sporcuları müsabakalara hazırlayan antrenörler için de kullanılır olmuş. Bizim kuşak, 80’lerin televizyon dizisi meşhur basketbol koçu ‘Beyaz Gölge’yi hatırlayacaklardır…

İş dünyasının gelişmesi ve toplum yapısının değişmesiyle paralel olarak, ‘koçluk’ kavramının 1980’lerde olgunlaştığını söyleyebiliriz. ‘Koç’ terimi yavaş yavaş, ‘talibi hedefine ulaştırmaya yardımcı kişi’ anlamını kazanmış. Zamanla ‘koçluk’ kurumsallaşmış ve ‘davranışbilimcilik’, ‘psikoloji’, ‘antropoloji’ gibi bilim dallarından da bilgi ve yöntem devşirerek insanlara, kendilerini tanıma, sorunlarına çözüm üretme, hedeflerine ulaşma, motivasyon oluşturma, kişisel gelişim yönünde destek ve hizmet veren bir sektöre dönüşmüş. Koçluk hizmetine bir standart getirmesi bakımından 1995’te I.C.F. (Uluslarası Koçluk Federasyonu) kurulmuş. Koçluk uygulaması da bu arada çeşitli uzmanlık dallarına ayrılmış; bireysel koçluk, kariyer koçluğu, manevi koçluk, eğitim, spor, ilişki, nefes, sağlık, yönetici, sanatçı koçluğu… Yöntemler çeşitlenmiş. Milenyumdan itibaren de sektör Batı’da altın çağını yaşıyor.

ABD’DE 40 BİN KOÇ HİZMET VERİYOR

Günümüzde, özellikle Amerika ve Avrupa’da ‘koçluk’ hizmeti almayan büyük şirket çok az. Yapılan araştırmalarda mesela; koçluk uygulamalarının, bir şirkete, maliyetinin 5-6 katı bir getiri sağladığı saptanmış. Profesyonel koçluk hizmeti alan şirketlerde, eleman üretkenliğinin, iş tatmininin artması, ast-üst ilişkilerinde iyileşmeler olması, kalite ve kârlılıkta yüksek artış gibi pek çok olumlu gelişme kaydedilmiş. 2007’de ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, bu ülkede takribi 40 bin koç hizmet veriyor. Senede yüzde 18 büyüme hızıyla ve 2.4 milyar dolar cari büyüklüğüyle, ‘coaching’ (koçluk) en hızlı gelişen meslek grupları arasında. Türkiye’de de gelişen bir meslek dalı ancak henüz taşlar yerli yerine tam oturmamış, sapla saman karışık. Pek çok kurum henüz bu hizmetin getirebileceği fırsatların farkında değil. Bireysel bazda uygulama yaygın değil. Ancak sektörün büyüme trendinde olduğunu söyleyelim. En azından kitapları çok satmaya başladı.

BİLGİ VAR, BELGE YOK!

“İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır…” (Yunus Emre)

Fakir, bireysel gelişime hep önem verdim. Türlü çiçekten bal topladım. Kendimi tanımaya çalıştım. Zaman içinde paylaşabileceğim bir birikim oluştu kendime göre. Kişi kendini geliştirdikçe, insan sevgisi arttıkça, doğal olarak hizmet etme, yardım etme, paylaşma güdüsü de artıyor. Bir yerden sonra, en azından, birikimimin zekâtını vermeliyim diye düşünmeye başladım. Zengin, maddi varlığının, âlim, ilminin, marifet sahibi marifetinin zekâtını vermek isterse; iyi gelir, vicdani yük hafifler. Hem olanın bereketi artar. Gerçek zenginlik vermekte. Boşuna dememişler;
“Veren el, alan elden üstündür” diye. Allah’ta hep vermek var. Ne haz! Ama nasıl olacak? Kimim ki ben? Fakir bir sufi… Diploma? Yok, takke var olur mu? Geçerli bir rütbe, Unvan? Yok, tespih vermişti ustam, bi de eyv’Allahımız var, oluyor mu? Olmuyor! Manevi yaşantımda edindiğim tecrübelerin, yaşam okulunun kattığı deneyimlerin bir sertifikası yok. Bu yönde bir paylaşım için gerekli unvanları edinmeye pek önem vermemiş olduğumu fark ettim. Bilgi var fakirhane, karşılığı belge yok! Batı’ya seyahat ettiğim zamanlarda gördüm ki ‘Batı kültürü’ metodolojiye, unvana, kurumsallığa, sertifikasyona ve sistemik çalışmaya çok önem veriyor. Akıllı adamlar. Maneviyatta dahi kurumsal bir belge soruyorlar. Marka arıyorlar. Devir böyle… Maalesef ortalıkta bir dolu belgeli, unvan sahibi şarlatan da caka satıyor.

Böylece, uluslararası ölçekte, her meşrepten daha fazla insana faydam olabilmesi adına, ait olduğum kültürün temsiliyeti adına, birikimimin zekâtını vermek adına, gerekirse geçimime katkısı olması adına, hem daha havalı olmak adına 🙂 ‘çözüm odaklı koçluk eğitimi’ almaya niyet ettim. O günlerde, maddi imkânlarımın kısıtlı olduğunu bilen bir dostum fakire sponsor olmayı
önerdi. Rabbimin bu yöndeki desteğine bu vesileyle kanaat getirdikten sonra, bir süre araştırdım ve bu konuda öncül bir kurumda eğitimime başladım. Altı aylık Koçluğun Sanatı ve Bilimi sertifika programının, ‘Motivasyon Yaratma’, ‘Yaratıcı Çözüm Üretme’ ve ‘Özdeğer Koçluğu’ modüllerini bitirdim. Özellikle metodoloji bakımından çok faydalandım. Aldığım sertifikaların uluslararası geçerliliğinin olması da önemliydi. Kısa sürede tasavvuf yaklaşımıyla koçluğu sentezleyerek kendi uygulamalarımı oluşturmayı becerdim. Yakında piyasaya çığır açıcı
ürünler sürmem işten bile değil! Sufilerin de bir katkısı olsun ortama,ne de olsa binlerce yıllık ‘hakiki koç’luk birikimi…

VAKTİ SAHİCİ KILIN
“Bir dakikalık tefekkür (düşünme), bin yıllık (nafile) ibadete bedeldir” (Hadis)

Bireysel koçluk almaya karar verenler, hayatlarında bir değişime, gelişime niyet etmiş insanlar olurlar; bir tatminsizlik varsa, bir vizyon varsa, ufak da olsa bir ilk adım atılmışsa değişim çarkını döndürmeye hazırsınız. Karşınıza çıkacak olan da ‘değişime direnç’ olacak, sufi dilinde ‘nefs’ yani. Bu noktada iyi bir koçla çalışma imkânı yaratabilirseniz, yol almanız kuvvetle muhtemel. İyi bir koçla seans yapmak aynaya bakmak gibidir bir bakıma; size kendinizi gösterir ve çekidüzen vermenize imkân verir. Koçlar aktif dinleme uzmanıdırlar ve güçlü, açık uçlu sorularla ihtiyacınız olan cevapları sizin kendinizden almayı iyi bilirler. Yargısız, farkındalıkları yüksek ve güvenilir olmalıdırlar. Çabuk uyumlanırlar. Ama siz yine de bir ön görüşmeyle beraber çalışabilecek misiniz, bakmalısınız. Şunu da söyleyeyim: Koçluk, ‘sağlıklı’ insanlara uygulanabilir ve bir şifa yöntemi değildir, size ne yapacağınızı söyleyen ‘mentörlük’le de karıştırmayın. Koçunuz sizin adınıza işinizi yapacak değildir. Psikoloğa gitmenin yerini de tutmaz. Koçluğun psikolojiyle olan farklarının başında, gelecek odaklı olması gelir ve dili pozitiftir. Ne kadar açık olur ve sürece teslim olabilirseniz o kadar fayda sağlarsınız.<br>Koçunuzla geçireceğiniz vakti verimli ve sahici kılmalısınız. Bu iş için efor, zaman ve para ayıracaksınız çünkü. Koçunuz profesyonel bir yol arkadaşıdır, ilişkinizin odağında siz varsınız. Her seanstan bir eylem adımıyla çıkmanız istenir. Daha az eğlenceli ve bence daha az verimli olan, kitaplardan kendi kendinize koçluk etme yöntemleri öğrenmeyi de tercih
edebilirsiniz. Kanımca koçluğun önemli avantajı inançlı, inançsız her türlü insana hitap edebilmesi. Dikkat edilmesi gereken ise ‘pozitif’ olmak adına suni bir ortamın oluşabilmesi ve kolayca çökebilecek bir ego şişikliğinin körüklenmesi tehlikesi…

Bunu konuya bir giriş yazısı olarak kabul edin lütfen, ileride kısmetse sizlerle faydalanabileceğiniz bazı koçluk yöntemleri paylaşmak arzusundayım.

Temel bir koçluk sorusuyla kapatalım, bunu kendinize sorun; Ne istiyorum? Tam olarak neye ulaşmak istiyorum? Bi düşünün. Cevabı bulduğunuzda tekrar sorun: Başka?
Hayırlı haftalar

Murat Dede (Alıntıdır)

Ebeler doğum koçu oluyor

Sağlık Bakanlığı’nın, sezaryenin azaltılmasına yönelik önlemler kapsamında devreye sokacağı doğum koçları, anne adayının endişesini giderip, doğum stresini en aza indirmeye çalışacak.

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kadın ve Üreme Sağlığı Daire Başkanı Sema Sanisoğlu, anne ve baba adayının doğumda nasıl bir süreç işlediğini, nelerle karşılaşacaklarını bildiğinde “korku” faktörünün azaldığını ve normal doğuma yönelindiğini belirtti.

DOĞUM SONRASI

Sanisoğlu, Trabzon’da 2010’da 120 kadın üzerinde yaptıkları araştırmada, anne adaylarının ağrıyla baş etmekten ve bilinmezlikten korktuğunun ortaya çıktığını anlattı. Bakanlık bünyesinde yeterli ebe bulunduğunu bunların doğum koçu olacağını belirten Sanisoğlu, doğum koçlarının, sancılar başladığı anda devreye gireceğini, bebek dünyaya geldikten sonra da görevini sürdüreceğini, fiziksel, psikolojik ve duygusal destek sağlayacağını söyledi.

Alıntıdır

Neden Bireysel Koçluk?

Hepimizin bildiği gibi, çocuklarımız dünyadaki en değerli varlıklarımızdır. Ve biz ebeveynlerin onları , her anlamda iyi bir şekilde yetiştirmek, hayata hazırlamak en büyük dileğimizdir. Bunun için de elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırız . Bu kutsal görevi daha doğru, daha bilinçli yapabilmemize yardımcı olabilmek için Uzm. Julide Çelikkol Süner bilgilerini bizlerle paylaştı.

Bir doktoramcam.com ailsi üyesi olmak ve göreviniz gereği kişilerle hayatı paylaşmak sizde ne gibi duygular uyandırıyor?

Bir anne olarak DoktorAmcam.com Ailesi’nin bir üyesi olmaktan çok büyük bir memnuniyet duymuaktayım. Ayrıca bir yaşam koçu olarak böyle güzel ve aydınlatıcı bir ortamda, isteyenler ile hayatı paylaşmak son derece zevkli ve heyecan verici.

Ebeveyn olarak kişisel mutluluğumuzun, özgüvenimizin, iç barış ve huzurumuzun çocuklarımızın sağlığı üzerinde etkisi olur mu?

Ebeveynler keyifli ve verimli geçirdiği bir günün ardından çocuklarıyla çok daha iyi ve doğru iletişim kurabilirler ve bu durum, zaman olarak kısa olmasına karşın, ebeveynin çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmesine neden olur. Böylece çocuk anne ya da babaya olan özlemini giderebildiği için mutlu olur, dolayısıyla bu da sağlığını olumlu yönde etkiler. Kısaca ebeveynler mutluysa, bu çocuklara da yansır. Böylece çocuklarımıza faydalı olabiliriz. .

Koçluk nedir, bir kişisel koç nasıl faydalı olabilir, ?

Koçluk: ihtiyaç duyduğunuz bir anda, sizin ‘siz’ olacağınız ve hayatın keşmekeşinden arınabildiğiniz bir ortamda, güçlü yönlerinizi ortaya çıkararak, kendinize güveninizi tazeleyerek, içinizde var olan potansiyeli ortaya çıkararak, varmak istediğiniz hedefe ulaşmanıza destek olur. Kişisel Koç ise, sizin Kişisel Çözüm Ortağı’nızdır. Sizin olduğunuz yerden, varmak istediğiniz yere giderken ‘Yol Arkadaşı’nızdır

Hedflerimize ve arzularımıza ulaşmak bize ne gibi kazanımlar sağlar?

Hepimiz ebeveyniz ama her şeyden önce hepimiz insanız. Hepimizin hedefleri, amaçları, sevinçleri, üzüntüleri ve hayalleri var, olmalı. Biz kendi hedeflerimize, amaçlarımıza, hayallerimize ulaştığımızda daha mutlu bireyler ve dolayısı ile daha mutlu ebeveynler olacağız.

Bu bağlamda çocuklarımız ve biz ebeveynler için neler yapabilirsiniz?

Ben, bu platformda çocuklarımızın sağlığının yanı sıra, kendiniz için yapmak istediklerinizin ‘Çözüm Ortağı’ olmaya çalışacağım. SİZ’in içinizdeki gücü ve potansiyeli ortaya çıkarmanızı sağlayarak hedeflerinize ulaşmanıza destek olacağım. Peki SİZ’in hedefleriniz veya hayalleriniz neler ?

Uzm.Dr.Anıl Yeşildal

Alıntıdır

Engelliler İş Koçu Olacak

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, engellilerin istihdamına yönelik dünyada yeni uygulanmaya başlayan “iş koçluğu” sistemini Türkiye’de uygulayacak.

21 Mayıs 2013 Salı, 11:44
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, engellilerin istihdamına yönelik dünyada yeni uygulanmaya başlayan “iş koçluğu” sistemini Türkiye’de uygulayacak.

Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürü Aylin Çiftçi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, işe yerleştirdikleri engellilerin iş oryantasyonuyla ilgili desteğe ihtiyaçları olduğunu, ilk defa iş piyasasına girenlerin bir rehbere ihtiyaç duyduklarını söyledi. Aynı şekilde yöneticilerin de engelli çalıştırma konusunda yönlendirmeye ve onları nasıl istihdam edebileceklerine yönelik doğru bir bilgilendirilmeye ihtiyaç duyabildiklerini anlatan Çiftçi, bu rehberlik hizmetinin verilmesinin “iş koçluğu” olarak tanımlandığını söyledi.

Çiftçi, iş koçunun görevlerine yönelik şu bilgileri verdi:

“İş koçu, önce iş yeri sahibinin engelli bireyi işe almasını sağlıyor. Engellinin işe başlamasıyla iş koçu da onunla birlikte işe gidiyor, ona işi öğretiyor. Birkaç gün onunla uygulama yapıyor. İşverene de engelli hakkında ve onu nasıl daha verimli çalıştırabileceğine yönelik bilgiler veriyor.  İşe alışmasının ardından ise engelli tek başına çalışmaya başlıyor. Bundan sonraki süreçte ise iş koçu telefonla destek oluyor. İşveren ile engelli çalışan arasında oluşabilecek sorunlara yönelik çözümler üretiyor.”

AA – Sarp Özer

İnsan beynini etkileyen 10 roman

Edebiyatın‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını belirledi.

Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.

Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Tolstoy’un Anna Karenina veya Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’ın yanı sıra Muhsin Hamid’in 2007 yılında yazdığı ‘The Reluctant Fundamentalist / Gönülsüz Köktendinci’ isimli romanı da yer alıyor.

  • Listede yer alan romanlar şöyle;
  • Johann von Goethe / Genç Werther’in Acıları (1787)
  • Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
  • Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
  • Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
  • George Eliot / Middlemarch (1870)
  • Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
  • Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
  • Toni Morrison / Sevgili (1987)
  • J.M. Coetzee / Utanç (1999)
  • Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)

 

Alıntıdır.

Uzmanından İyi Anne Baba Olmak İsteyenlere Öneriler

Uzmanından iyi bir baba olmak isteyenlere öneriler:
Babalar Günü öncesi baba olanlara ve olacaklara bu duyguyu en doğru şekilde yaşayabilmeleri için uzman tavsiyelerinde bulunan Ayna Eğitim ve Danışmanlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Yüksel Artar, “Aile üçgeninin iki bacağından biri olan baba, çocuğun yaşamında etkin olmadığında bu üçgen bozulur ve çocuğun güven duygusu eksik kalır. Baba çocuğuna sevgi verebilmeli, destek olmalı, hoşgörülü davranmalı, onun zorlandığı her durumda yanında olabilmeli, çocuğuyla ortak zevkleri paylaşmalı” dedi

Aile üçgeninin bir bacağında anne, bir bacağında ise babanın olduğunu belirten uzmanlar, “Çocuk bu üçgenin iki ayağının varlığıyla kendini güvende hisseder. Güven duygusu ise çocuğun kişiliğinin oluşması ve sağlıklı gelişmesinde çok etkilidir. Baba çocuğun yaşamında yeterince etkin olmadığında bu üçgen bozulur ve çocuğun güven duygusu eksik kalır. Çocukların zihinsel gelişimleri ve akademik başarılarında babanın ilgisi çok önemli bir faktördür” değerlendirmesini yaptı.

İlk aylardan itibaren babalarının yakın ilgi ve bakımıyla büyüyen bebeklerin sevgi ile güven açısından doyum sağladıkları için çevreleriyle iletişim kurmada daha istekli olduklarına, ileri yaşlarda daha fazla sorumluluk üstlendiklerine dikkat çeken Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Yüksel Artar, “Anne nasıl bir çocuğun iç dünyasını besliyor ve temsil ediyorsa baba da çocuk için dış dünyanın temsilcisidir. Babanın toplumsal yaşam içindeki duruşu, tavır alışı çocuğun örnek aldığı tutumlardır” dedi.

Baba olmanın anneliğin yanında genelde geri planda kaldığını, birçok kişinin çocuğun yaşamını tamamen annenin etkileyeceğinin düşündüğünü vurgulayan Artar, çocuğun hayatında babanın rolünün en az anne kadar önemli olduğunu açıkladı. Babaların çocuklarıyla iletişim kurmasının onlara zaman ayırmasının, hayatı onlarla paylaşmasının da önemini hatırlatan Artar, şunları söyledi: “Baba çocuğuna sevgi verebilmeli, destek olmalı, hoşgörülü davranmalı, onun zorlandığı her durumda yanında olabilmeli, varlığını hissettirmeli. Ortak zevkleri paylaşabilmeli beraber hoş ve keyifli bir zaman geçirebilmeli. Çocuk babasına kolayca ulaşabileceğini bilmeli.”

Mükemmel olmak için kendinizi zorlamayın!
Babalar Günü öncesi babalara ve baba olacaklara çocuklarıyla doğru ve etkin iletişim kurabilmeleri için önerilerde de bulunan Uzman Psikolog Yüksel Artar, bu önerileri şöyle sıraladı:

• Babalar kendilerini “mükemmel olacağım” diye zorlamamalıdır. Özellikle ilk defa bebek sahibi olan babaların duygularındaki değişimleri korkmadan yaşaması gerekir.

• Baba adayları doğum öncesi kontrollerde doktora eşleriyle birlikte gitmelidir. Bu sayede eşi ile bebeğinin sağlığını ve gelişimini yakından takip etme olanağını bulabilir.

• Ailedeki diğer babalarla konuşarak ve neler yaşadıklarını dinleyerek kendilerini babalığa alıştırabilirler. Bu yüzden diğer babalarla konuşmaya zaman ayırmalıdırlar. Endişeleri ve korkuları paylaşma aynı duyguları yaşayan bir babanın önerileri ile azalabilir.

Ebeveynler birbirlerine vakit ayırmalı!
Anne ve babaların çocuklarını büyütürken birbirlerine vakit ayırmalarının önemine de dikkat çeken Yüksek Artar, “Ebeveynler bebeklerini hayatlarının tek odak noktası haline getirmemeli ve işler düzene girmeye başladığı andan itibaren birbirlerine daha fazla vakit ayırmalı. Bebeği aile büyüklerine bırakarak yalnız kalabilecekleri ortamlar yaratmak her iki taraf için de rahatlatıcı ve birleştirici olacaktır. Yeni hayatları ile ilgili ortak endişeler ve sıkıntılar üzerine konuşmak ancak böyle anlarda mümkün olabilir. Bebek sahibi olmakla ilk dönemlerde zorlayıcı koşullar yaşansa da hayatta oldukça güçlü ve değerli bir değişim yaşandığının farkında olunmalı ve baba olmanın keyfi çıkarılmalıdır” değerlendirmesini yaptı.

Alıntıdır. (Milliyet Bebek ve çocuk dergisi.)

Düşünce Gücü İle Zayıflama

Düşünce gücü ile zayıflama daha çok ABD’de yapılmaktadır.
ABD’de yaygınlaşan, Ülkemizde de Kişisel Gelişm Online tarafından araştırılan, NLP Diyetsiz Zayıflama Programı, beynimizi kullanarak düşünce gücü ile kilolarımızdan kurtulmamızı sağlar. Diyet bazı kısıtlamalar getirdiği için, (mesela karbonhidrat, protein gibi…) verilen kilolar tekrar alınıyor. NLP’de kişiler düşüncelerini yönlendirdikleri sürece kilolarını kontrol altında tutabilmektedir.

Düşünce gücü ile zayıflama yönteminde en önemli terapi ”Nefes Terapisi”dir. Araştırmalar sonucunda kilolu insanların yanlış nefes aldıkları görülmektedir. 1 dakika içinde alınan nefes sayısı yediyi geçiyorsa nefes probleminizin olduğunu gösterir. Düzgün nefes almak kilo vermenin anahtarıdır. Şişman insanların metabolizması yavaş çalışır ve vücut aldığı yağı yakamaz. Kilolu kişilerin vücutlarında fazla yağ olduğundan vücudun fazla hidrojen ve oksijen ihtiyacı vardır. Bu da demek oluyor ki daha fazla nefes alıp vermemiz gerekir. Çünkü oksijen hidrojenle beraber suya ve enerjiye dönüşür. Koşarken daha çok yağ yakmamızın sebebi de budur. Daha fazla nefes aldığımız için vücudumuza daha çok oksijen girer. Bu şekilde daha çok yağ yakarak kilo veririz.

Düşünce gücü zayıflamada nefes alma alıştırmalarının yanı sıra beş duyu organlarımızı da çalıştırmamız gerekir. Kendinizi gizli şişman olarak görürseniz bu şişmanlama olasılığını artıracaktır. Hep aynı kiloya gelme korkusunu taşıyacaksınız. Halbuki kendinizi hep inmek istediğiniz kiloya inmiş olarak tasavvur edin. Bu halinizde vücudunuzun, yüzünüzün nasıl göründüğünü düşünün. Kendinizi hep zayıf olarak hayal edin. O zaman beyniniz tarafından zayıf görüntünüz beş duyu organlarınıza resmedilecektir. Beyin de tokluk-açlık duygunuzu ona göre hazırlayacak ve otomatik olarak düşünce gücünüzle az yemek yiyeceksiniz.

NLP yöntemini uygularken kendinize hep şevkatli ve daha sevgi oldu davranın. Yani kendi kendiniz sürekli motive edin. Mesela bir çikolata yediğinizde kendinize iradesiz demeyin. Çünkü tersi bir şekilde kendinizi azarlarsanız bu sizde suçluluk duygusu yaratarak daha çok yemenize neden olur.

Bütün Öğretmenler, Öğrenci ve Kariyer Koçu Oluyor

Değişen eğitim sistemi ve bir takım belirsizlikler, öğretmenlerimizin moralini bozmaktadır.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılan öğrenci koçluğu hizmeti, öğretmenlerimize büyük artılar katmaktadır.

Öğrenci koçluğu yada eğitim koçluğu hizmeti, öğrencilerin derse adapte olmaları, anlama zorluğu yaşadıkları derslerde, sosyal ve ailevi ilişkilerde öğrencinin farkındalığını artırarak, daha başarılı olmasını sağladığı herkes tarafından biilinen bir gerçektir.

Kariyer koçluğu hizmeti ise, öğrencinin özellikle tercih zamanlarında ihtiyaç duyduğu, zeka türü ve bilinçaltını referans alarak, doğru tercihler yapması ve sevdiği bir mesleği tercih edip bu işi severek yapması için etkili bir anahtardır.

Şimdiye kadar öğrenci koçluğu eğitimi almamış olan öğretmenlerimize bulunmaz bir fırsat sunuyoruz. Online öğrenci koçluğu eğitimimizi kaçırmayın. Üstelik öğrenci koçluğu eğitimimizi alan öğretmenlerimize, kariyer koçluğu eğitimi sömestr hediyemiz olacaktır.

Adalet var

Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam’dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve ‘Bana şuraya bir saray yapın” diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral’ın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
Adamları gelip Kral’a diyorlar ki;
– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral’ın karşısında duruyor. II. Frederick;
– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya’nın heryerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
– Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
– Asıl sen unutma ki Berlin’de hakimler var!
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiçkimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. “Berlin’de hakimler var!”
– Potsdam’da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yanyana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
– Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.
Ve 31 Aralık 1917. Berlin’de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
– Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yanyana görelim.
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O Mustafa Kemal Atatürk…
(Sunay Akın)

Sigara tüketiminde kararı bilinçaltımız veriyor

Kişisel Gelişim Uzmanı Süleyman Akay’a göre sigara kullanımını diğer bağımlılıklar gibi bir ‘zayıflık’ ve toplum olarak günlük hayatımızda yaşadıklarımıza sigara kullanımıyla birtakım anlamlar yüklüyoruz.
Sigara tüketiminde kararı bilinçaltımız veriyor

Çalışan kadınlarda sigara kullanımı artıyor
Kalkınma Bakanlığı kaynaklı haberlere göre 2011 yılında sigara satışları 4.5 milyar paketten, 2012 yılında 4.9 milyar pakete yükselmiş durumdaydı. Geride bıraktığımız yıl da ülkemizde benzer oranlarda bir tüketim oranı görüyoruz. Geçmiş yıllarda erkekler sigara kullanım oranında yüzde olarak önde yer alırken, günümüzde kadınların da sigara tüketimini artırdığına tanık oluyoruz. Özellikle çalışan kadınlarda sigara kullanımı yüksek oranda.

Sigara bağımlılığı, fiziksel bir bağımlıktan öte bir zayıflıktır
Rakamlara ve çevremizde baktığımızda, sigara kullanımının sadece fiziksel değil, ruhsal ve sosyal yönüyle de bağımlılık yarattığını görüyoruz. Türk halkı olarak, günlük hayatımızda yaşadıklarımıza sigara kullanımıyla birtakım anlamlar yüklüyoruz. Ve bu anlamlara kolay kolay hayır diyemiyoruz. Kimimiz sigara için yalnızlığına dost der, kimisi yorgunluktan, stresten içtiğini söyler. Ya da iş hayatında sigarayı mola için bir araç olarak görüyoruz. Bu yüzden sigara bağımlılığı, fiziksel bir bağımlıktan öte bir zayıflıktır.

Eskisi kadar sosyal değiliz
İş yoğunluğu, stresli ortamlar ve beklentiler yalnızlaşmamızı, asosyalleşmemizi sağlıyor. Eskisi kadar sosyal değiliz. Sosyalliği sosyal medyada arıyoruz. Mevcut asosyallik bizi sigaraya saldırır hale getiriyor. Sigara içmek istiyoruz çünkü yalnızız. Bilinçaltımız sigara içmek için sebepler arıyor. Yüklediğimiz anlamlarla ve sebeplerle sigara içmeyi sürdürürken, vücudumuzda ise sigara bağımlılığının devamı için zamanla nikotin ihtiyacı doğuyor.

Herkes sigara içmeyi bırakabilir mi?
Sigara kullanımını azaltarak sahip olduğunuz bağımlılığı ya da diğer bir deyişle zayıflığı azaltmış olmuyoruz. Kendimizi oyalıyoruz. Önemli olan, kişinin bırakma iradesini gösterip, tamamen hayır diyebilme becerisi… Dolayısıyla eğer istiyorsa herkes sigara içmeyi bırakabilir.

Bilinçaltımızla sürekli kavga ediyoruz
Bilinçaltımızla sürekli kavga eder dururuz. Sigara içme konusunda da bilinçaltı bizi köstekler. Bizi engeller, sınırlar koyar. Bilinçaltının nasıl hareket edeceğini, bizi nasıl ileriye taşıyacağını öğrettiğimiz zaman bizi ileriye götürür. Birey sadece sigarayı bırakmakla kalmaz, hayatındaki birçok şeyi de değiştirmeye başlar. Eğer kişi kendi iradesi ile sigarayı bırakamıyorsa, profesyonel destek almasını öneriyoruz. Hem fiziksel hem de ruhsal ve sosyal yönüyle bireyin yaşamını olumlu yönde etkileyecek bir süreci başlatmasını tavsiye ediyoruz. Kişisel gelişim yöntemleriyle bilinçaltındaki engelleri kaldırıp avantaja dönüştürüyoruz. Uyguladığımız yöntemlerle maksimum 2-3 seansta bireyin sigaradan tamamen kurtulmasını sağlıyoruz.

Sigarayı bıraktıktan sonraki hayat…Birey, sigarayı bıraktıysam yarım bıraktığım her şeyi tamamlarım psikolojisi ile hareket etmeye başlıyor. Daha önce cesaret edemediği işlere, hobilere yöneliyor. Sigaraya hayır dediysem yapmak istediğim ama ertelediğim birçok şeye evet diyebilirim şeklinde düşünmeye başlıyor

Sinirbilimcilere Göre Mutlu Olmanın 4 Yolu

Sinirbilimcilere Göre Mutlu Olmanın 4 Yolu

Herkes bir şekilde mutlu olmanın formülünü arıyor olabilir. Bu durumda en güvenilir kaynak tabi ki, beynin işleyişi konusunda zombiye bağlayan sinirbilimciler olabilir. UCLA sinirbilim araştırmacısı Alex Korb, hayatta mutluluğu yaratmanın yolları üzerine çıkarımlarda bulunmuş.

1. Ne zaman düşük hissettiğiniz önemlidir.
Bazen sizin de beyniniz gerçekten mutlu olmak istemiyor mu? Kendinizi güçlü ya da utanç dolu mu hissediyorsunuz? Ama neden? İster inanın, ister inanmayın ama, suçluluk ve utanç beyninizin ödül mekanizmasını aktive ediyor.

Farklı duygular olmalarına rağmen, gurur, utanç ve suçluluk benzer sinir bölgesini uyarıyor; dorsomedial prefrontal cortex, amygdala, insula ve nucleus accumbens. İlginç bir şekilde, gurur da bu bölgeyi tetikleyen en güçlü duygu, tabi suçluluk ve utancın aktive ettiği nucleus accımbens bölgesi hariç. Bu, neden kendimizde suçluluk ve utanç hissetmenin cazip olduğunu açıklıyor; çünkü beynimizdeki ödül merkezini aktive ediyor. (The Upward Spiral)

Ayrıca bir yandan da çok mu edişelisiniz. Peki ama neden? Kısa dönemli olarak endişelenmek beyninizin iyi hissetmesini sağlayabilir, en azından problemlerinize yönelik bir şeyler yaparken.

Kaygı, medial prefrontal cortex’in aktivitesini arttırırken, amygdala’nın aktivitesini azaltryor; böylelikle limbik sisteminizi sakinleştiriyor. Bu biraz doğru görünmese de, bir yandan da kaygılı hissediyorsanız, bunun hakkında bir şeyler yapmak hiçbirşey yapmamaktan iyidir. (The Upward Spiral)

Ama suçluluk, utanç ve endişe çok kötü bir uzun dönem çözümüdür. Peki sinirbilimciler bu konuda ne yapmamızı öneriyorlar. Kendinize şu soruyu sorun:

Ne için şükran duyuyorum?

Şükran inanılmaz birşeydir. Gerçekten de beyninizi biyolojik seviyede dönüştürür. Wellbutrin gibi antidepresanların beyninizde ne yaptığınızı biliyor musunuz? Dopamin seviyenizi arttırıyorlar ve şükran da aynı şeyi yapıyor diyebiliriz.

Şükranın faydaları dopamin sisteminde başlıyor, çünkü şükran duyduğunuzda beyin kökünüz dopamin salgılamaya başlıyor. Buna ek olarak, başkalarına karşı şükran duyduğunuzda sosyal dopamin devreleri artmaya başlıyor ve bu da sizin insanlarla sosyal iletişiminizi daha keyifli kılıyor.(The Upward Spiral)

Peki Prozac’ın ne yaptığını biliyor musunuz? Serotonin seviyelerinizi arttırıyor ve aslında şükran da aynı şeyi yapıyor.

Şükranın en güçlü özelliğinden biri de serotonin seviyelerini arttırması. Şükran duyduğunuz şeyler hakkında düşünmek, sizi hayatınızın pozitif tarafına doğru odaklanmaya sürüklüyor. Bu basit hareketle anterior cingulate cortex’iniz de serotonin salgılamaya başlıyor. (The Upward Spiral)

Bazen hayatınız gerçekten çok fena bir çamura saplanmış ve kesinlikle şükran duyacak bir şey bulamıyor olabilirsiniz. Önemli değil, çünkü sadece bunu aramak bile çalışıyor:

“Şükran duyduğunuz şeyi bulmak aslında o kadar da önemli değil. Şükran duyacağınız şeyleri düşünmek ya da hatırlamak bile duygusal zekayı güçlendiriyor. Bir çalışmaya göre şükran arayışı ventromedial ve lateral prefrontal cortex’teki nöron yoğunluğunu etkiliyor. Bu yoğunluk değişimi duygusal zekanın artmasına neden oluyor ve bu bölgedeki nöronlar daha aktif çalışmaya başlıyor. Yüksek duygusal zekayla, şükran duymak çok daha kolaylaşıyor.”

Şükran yalnızca beyninizi mutlu etmekle kalmıyor, aynı zamanda ilişkilerinizde daha pozitif bir etki de yaratıyor. Bu yüzden önemsediğiniz kişilere şükran duygunuzu ifade etmekten kaçınmayın.

2. Negatif Duyguları Etiketlemek
Çok kötü hissediyorsunuz ve buna bir isim veriyorsunuz. Üzgün, kaygılı, kızgın?

İşte bu kadar basit. Aptalca geliyor değil mi?

“fMRI’da yapılan Duyguları Kelimelere Dökmek adında bir çalışmda, insanlar başkalarının duygusal yüz ifadelerini izlediler. Her katılımcının amygdalası ortalama olarak aktive oldu. Fakat onlara bu duyguların isimleri sorulduğunda ventrolateral cortex’leri aktive oldu ve bu da amygdala’daki aktiviteyi azalttı. Başka bir deyişle, duyguları bilinçli bir şekilde tanımlamak etkilerini azaltıyor.”

Duyguları bastırmak ise kesinlikle çalışan bir yöntem değil ve sonradan karşınıza bir düşman olarak çıkabilir.

“Duygularını bastıran insanlar çoğunlıkla daha büyük sorunlarla karşılaşıyor. Dışarıdan bakıldığında iyi gözükseler de, limbik sistemleri tetiklenmeye devam eder. Hatta bazı durumlarda, normalden daha fazla uyarılabilir. Columbia Üniversitesi’nden Kevin Ochsner, fMRI’da yaptığı çalışmalarda bu sonuçların tekrarlandığını ortaya çıkardı. Çalışmayan birşeyi yapmaya çalışmak, bazen sizi daha kötü duruma sokabilir.”

Your Brain at Work: Strategies for Overcoming Distraction, Regaining Focus, and Working Smarter All Day Long

Kadim yöntemlerden biri belki bu durumu değiştirebilir. Meditasyon yüzyıllar boyunca kullanılan bir yöntem oldu. Etkiletlemek, mindfulness için temel bir araç. Ayrıca, tanımlamak beyni o kadar güçlü etkiliyor ki, başka insanlar için de çalışıyor. Duyguları tanımlamak, FBI rehine müzkarelerinde de kullanılan bir yöntem.

3. Karar Verin
Karar verin ve beyniniz biraz dinlensin. Çalışmalar gösteriyor ki, karar vermek problemleri çözmese bile endişe ve kaygıyı azaltıyor.

“Karar vermek, hedef belirlemek ya da niyetlenmek olsun, hepsi de benzer sinir devresini çalıştırıyor ve prefrontal cortex’i pozitif olarak etkiliyor, endişe ve kaygıyı azaltıyor. Karar vermek ayrıca sizi negatif rutinlere ve etkilere sürükleyen striatum etkisini de azaltıyor. Son olarak, karar vermek dünya algınızın değişmesini sağlıyor ve limbik sisteminizi sakinleştirerek problemlerinize çözüm bulmanızı kolaylaştırıyor.” (The Upward Spiral)

Ama karar vermek elbette ki kolay olmayabilir. Ne tür kararlar almalısınız? Sinirbilimin yine bir yanıtı var…

“Yeterince iyi” karar vermeniz yeterli. %100 en iyi kararı vermek için ter dökmenize gerek yok. Tüm kusursuzluk peşinde olanlar bu durumda strese girebilir. Ama beyin dersini bu konuda da çalışıyor. Kusursuz olmaya çalışmak beyninizi duygulara boğabilir ve sizi kontrolden çıkarabilir.

“Yeterince iyi yerine, en iyisini yapmaya çalışmak karar verme aşamsında ventromedial prefrontal aktivitesine çok fazla duygu yükleyebilir. Buna karşılık olarak, yeterince iyi olan birşeye karar vermek dorsolateral prefrontal cortex bölgesini aktive eer ki, bu da daha kontrollü olmanıza yardımcı olur. “

Bu yüzden en iyi kararı vermeye çalışmak yerine, “yeterince iyi” bir karar verip beyninizin kontrolünü kaybetmemek daha doğru bir yol gibi. Çünkü kotrollü hissetmek stresi azaltrır ve karar vermek zevki arttırır, çünkü ödül mekanizmanızı uyararak dopamin salgılamanıza neden olur.

Kanıt mı lazım? Hadi kokaine bakalım.

İki tane fareye kokain enjekte edilir. Farelerden biri levyeyi çeker. Diğeri ise hiçbirşey yapmaz. Farkı ne? Çünkü birinci farenin daha çok dopamin salgılayabiliyor. Bu kadar basit.

Peki buradaki ders nedir? Bir daha kokain satın alırken şunu dikkat edin, yok yok konumuz bu değildi. 🙂 Konu şu ki, bir hedef için karar verdiğinizde ve ona ulaştığınızda birşeyler şansa gerçekleşiyorsa kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Bu da aslında gym’de neden insanların bu kadar vakit geçirdiğini az çok açıklıyor. Gidiyorsunuz, çünkü gitmeniz gerektiğini düşünüyorsunuz. İyi ama çok da gönüllü bir karara benzemiyor. Beyninizdeki zevk artmıyor. Sadece stres hissediyorsunuz. Bu da iyi bir egzersiz alışkanlığı değil. Yani aslında kendiniz için iyi birşey yapmaya çalışırken, suçluluk duyduğunuz için stres seviyeniz yükseliyor. Bu yüzden daha kararlı olun.

Sinircilimci Alex Korm, durumu şöyle özetlemiş:

“Sevdiğimiz şeyleri sadece seçmeyiz; ayrıca seçtiğimiz şeyleri de severiz.”

Şimdi, şükran duyuyorsunuz, negatif duygularınızı tanımlıyorsunuz ve daha fazla karar alıyorsunuz. Harika! Ama yine de bu mutluluk tarifinde kendinizi bi çıt yalnız hissediyorsunuz. Hadi buraya biraz insan getirelim.

4. İnsanlara Dokunun
Kabul edelim, sevgiye ve kabul görmeye dair kaçınılmaz bir ihtiyacımız var. Yapmadığımız zaman, acı çekiyoruz. Garip ya da hayal kırıklığı yaratan birşey demiyorum. Gerçekten acı çekiyoruz. Sinirbilimciler bu konuda da tabi ki bir çalışma yapmışlar. Hatta bunun için top çarpıştırmaca video oyununu kullanmışlar. Diğer oyuncular topu sana attığında, sen de onlara atıyorsun. Açıkçası, başka oyuncu yok, hepsini bilgisayar yapıyor. Ama, deneklere oyuncuların gerçek insan olduğu söyleniyor. Peki bu durumda, “diğer oyuncular” düzgün oynamaz ve topu paylaşmazsa ne olur? Deneklerin beyninde, fiziksel acı bölgeleri tetikleniyor. Reddedilme sadece kalp kırıklığı gibi acıtmıyor, açıkçası daha çok ayağınız kırılmış gibi hissediyorsunuz.

Açıkçası fMRI’da yapılan deneye göre, sosyal dışlama beynin fiziksel acı bölgesini tetikliyor. Eğer bir şekilde paylaşma, topu atma eylemleri durur da, oyuncular bir kişiyi dışlar ve kendi aralarında oynamaya başlarsa, fiziksel acıya benzer bir his yaşanıyor. Küçücük bir sosyal dışlanma duygusu bile beynin fiziksel acı bölgesi olan anterior cingulate ve insula’yı uyarıyor.

İlişkiler beyniniz ve mutluluğu için çok önemli. Bunu bir sonraki seviyeye taşıyalım mı? İnsanlar dokunun.

Oksitosin salgılamanın yolu dokunmaktan geçiyor. Açıkçası, insanlara her zaman dokunmak uygun olmuyor ama el sıkışma ya da sırt sıvazlama gibi küçük dokunuşlar da yeterli. Yakın hissettiğiniz insanlara daha sık dokunmaya çalışın. Çünkü dokunmak inanılmaz güçlü. Sizi daha ikna edici kılar, takım performansınızı arttırır, flört yeteneğinizi güçlendirir ve hatta matematik yeteneklerinizi bile etkiler. Dokunma bunun yanısıra acıyı azaltır, hatta çalışmalar gösteriyor ki evli çiftlerin ilişkileri güçlüyse, dokunmanın gücü de doğru orantılı olarak artıyor.

Bugün birilerine sarılın. Ama küçük hızlı sarılmalardan bahsetmiyoruz. Onlara sinirbilimcilerin uzun sarılmaları önerdiğini söyleyebilirsiniz. Sarılmak, özellikle de uzun sarılmak oksitosin hormonunu açığa çıkarırken, amygdala’nın aktivitesini azaltıyor. Araştırmalar gösteriyor ki, günde 5 sarılma 4 hafta içinde size inanılmaz bir mutluluk verebilir. Daha fazlası http://kisiselgelisimonline.com/ de

Toparlayacak Olursak
+ Şükran duyduğunuz şeyi sorun. Cevap yok mu? Önemli değil. SAdece aramak bile yeterli.

+ Negatif duygularınızı belirleyin. Onlara isim verin ki, beyniniz sizi daha fazla rahatsız etmesin.

+ Karar verin. Dünyanın en doğru kararını değil, yeterince iyi kararlar da uygun.

+ Sarılın, sarılın ve sarılın. Yazmayın, sms atmayın, aramayın, gidip dokunun.

Çünkü, herşey birbirine bağlıdır. Şükran, uykuyu düzenler. Uyku düzeni acıyı azaltır. Acının azalması modunuzu yükseltir. Modunuzun yükselmesi, endişenizi azaltır ve birşeylere odaklanıp plan yapmanıza imkan sağlar. Odaklanma ve plan yapma karar vermenizi kolaylaştırır. Karar vermek ensişeyi azaltır, keyfi yükseltir. Keyif, size daha fazla şükran duygusu verir ve böylece herşey tekrar başa dönüp birbirini tetikler. Keyifli olmak, sizi aynı zamanda daha sosyal yapar ve bu da mutluluk olarak size geri döner.

Alıntıdır

Dolandırıcılar Hipnozu Kullanıyor!

Dolandırıcılar 15 günlüğüne oto galeri bile kuruyor”

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amiri Başkomiser Kıvanç Taşçı, son günlerde en çok uygulanan dolandırıcılık yöntemlerini anlattı ve vatandaşları uyardı, “1 dakika içinde telefonu kapatmazsanız tuzağa düşersiniz!”

Dolandırıcılar 2015’te Türkiye’de 48 milyon liralık hasılat elde etmiş! Telefon, çek senet, kredi yapılandırma, hediye kazanma, oto satış…
İşte akılalmaz dolandırıcılık yöntemleri…
Türkiye’de binlerce kişi dolandırıcıların ağına düştü. Kimi büyük paralar kaybetti… Dolandırılanların arasında üniversite profesörleri de var, ev hanımları da…
Dolandırıcıların kullandığı yöntemler ise “şeytanın bile aklına gelmeyecek” tarzda.

İstanbul Emniyeti Asayiş Şube Müdürlüğü, Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amiri Başkomiser Kıvanç Taşçı ise dolandırıcıların korkulu rüyası. Bugüne kadar onlarca dolandırıcı çetesini çökerten Başkomiser Taşçı ile tüm yönleriyle dolandırıcılığı anlattı.

Vatan’dan Burak Kara’nın haberi şöyle:

HİPNOZ OLUYORSUNUZ…

Vatandaşları hipnoz eden kişiler bunlar… Telefon açıyorlar size, çok güçlü bir senaryoları var. Bugüne kadar karakolun kapısından girmemiş namuslu Vatandaşlara kurdukları senaryoyu öyle bir anlatıyorlar ki, hipnoz oluyorsunuz! Ve tüm dediklerine inanmaya başlıyorsunuz. Hukuk biliyorlar, öyle terimler kullanıyorlar ki, sanıyorsunuz karşınızdaki gerçekten bir savcı ya da polis. Bir call center kuruyorlar, tüm mali bilgilerinizi size telefonda söylüyorlar..

İnandırıcı olmak için her yolu deniyorlar. Dolandırıcılık suçu komplike bir suç. Eğer suçlu profili ikna ediciyse bu konu da kabiliyete sahipse çok kolay bir şekilde kandırabiliyor. Zaten bu iknadan sonra ortaya çıkan bir suç tipi olduğu için farkındalık sonra oluşuyor.

Mağduriyet sonrası farkındalık olduğundan ötürü teşebbüs sırasında görebilmek zor. Vatandaşın uyanık olması ve hukuki işlemleri iyi bilmesi gerekiyor. İyi niyetin suistimal edilmesi de var tabii.

Kuvvetli bir senaryo var ama değil mi?

Çok iyi senaryo var evet. En bariz vakalar çek-senet olayları. Bütün dolandırıcılık yöntemlerinin özü, iyi niyetli insanların duygularının suistimal edilmesidir. Bazı olaylarda vatandaşı tehditle -telefon gibi- panik içerisine sokuyor ve devlete her zaman bağlı olan topluluğumuz hemen taşın altına elini koyduğunu zannedip kanıyor.

Öyle bir anlatıyorlar ki “Terör örgütleri hesabınıza girmiş, amacı dışında para transferi var”gibi argümanlarla hayali bir suça ortak ediyor vatandaşı. Panik buradan başlıyor. Bu adamlar profesyonelleri işin. Öyle bir şey yapıyorlar ki saniyesinde boş bırakmıyorlar sizi. Resmi polise bile inanmıyor vatandaş. “Ticaret yapıyorum, dolandırılmadım” diye kestirip atıyorlar.

Peki ne yapmalı vatandaş?

Hiçbir zaman bir devlet görevlisi, işin içerisinde terör ve asayiş varsa, vatandaşa bir sorumluluk atfeden bir iş vermesi mümkün değil. Vatandaşı ifadeye çağırmak ayrı mesele. Zaten gerektiğinde ifadeye, adli işleme başvurulur. Polisin bütün işlemleri tutanak halindedir. Vaka eğer olay yerinde gerçekleştiyse görevliler orada yapar görevini, diğer her şey kolluk biriminde yapılır.

Polis vatandaşı hiçbir suçu aydınlatmak için kullanmaz. Vatandaş müracaat eder, “İşte bu adam beni dolandırmaya çalıştı” diye bilgi verir. O sırada suçüstü çalışması yapılır, vatandaşla beraber çalışılır.

Mağdurların profili nasıl?

Zengin de fakir de maruz kalabiliyor dolandırıcılığa. Herhangi bir yaş, cinsiyet ve eğitimle seviyesiyle ilgili değil.

En çok hangi bölgede görülüyor?

Belirli bölgesi olmaz dolandırıcıların, her yerde varlar. İstanbul nüfus yoğunluğundan ötürü bu kadar göze batıyor. Yaşlılar birinci sıradaki hedef. Dolandırıcılar eskiden mobil telefondan arardı, şimdi ev telefonlarına yoğunlaşıyorlar, gündüzleri evde yaşlılar bulunduğu için. Daha sonra ilgili kişinin dışarı çıkmasını istiyorlar ya da kapıya kurye ile adam gönderip 3 liralık malı 100 liraya satıyorlar.

PARAYI ALMADAN İMZA ATMAYIN

Oto dolandırıcılığı çetesi, araçlarını satmak için internete ilan veren kişileri hedef alıyor. Bağlantıya geçilen kişi çetenin 15 günlüğüne açtığı, içinde sekreter ve birkaç yeni arabanın da bulunduğu “naylon galeriye” çağrılarak güven telkin ediliyor. Cuma gününü seçen çete kapanmasına yakın notere gidiyorlar. Satış yapıldıktan sonra ödemenin havale ile yapılacağı söyleniyor ve satıcıya bilgisayarda banka havale ekranı gösteriliyor.

Çete “Ödemeyi yaptık, pazartesi para hesabınıza düşer” diyerek vatandaşı rahatlatıyor ve huzur içinde evine gönderiyorlar.  Çete noterde satın alınan aracı hafta sonu ikinci ve üçüncü kişilere satılıyor. Vatandaş galeriye gidince ortada kimsenin olmadığını görüyor. Başkomiser Taşçı uyarıyor, “Paranızı almadan bir belgeyi imzalamayın!”

HİPNOZ İLE ALGI KAPANIYOR

Telefon dolandırıcılığı, nasıl yapıyor?

Telefonda kontör dolandırıcılığı yaklaşık 10 senelik bir mevzu. Ambiyans oluşturulmak adına vatandaşın, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu, kendi kimlik bilgileriyle şirketler kurulduğu gibi pek çok şey telkinler ve tehditlerle panik duygusu yerleştirerek iş yürütülüyor.

Psikolojiyi çözmüşler. Hipnotize olduğunuzdan dışarıya karşı algınızı kapatıyorsunuz.Arkadan telsiz, polis sesleri geliyor. Bu durumda nasıl hissedersiniz kendinizi düşünsenize.İşin özü bu; hipnoz ve psikolojinin çözülmesi.

Peki işi nasıl çökertiyorsunuz?

Biz illaki vakayı beklemiyoruz. Vatandaş eğer kolunu kaptırdıysa, telefonla irtibat kurduysa onu dahil engellemek için müdahale ediyoruz. Yeter ki bize bilgi verilsin. 100’ü geçkin çok tecrübeli personelimiz var. Tüm asayiş suçlarla ilgili sadece 500 personele çıkabilecek imkanımız var. Teknolojinin bütün imkanlarından faydalanıyoruz.

GÜVEN DUYMADIĞINIZ NUMARAYI AÇMAYIN

En yaygın dolandırıcılık nedir?

İletişim dolandırıcılığı. İki numara da call center mevzusu. “Hediye çeki kazandınız, sigorta primizini yatırmadığınız için şu kadar cezayla karşılaşacaksınız” gibi manipülasyonlar mevcut. Skype üzerinden 155’ten arıyorlarmış gibi yapıyorlar. Numara değiştirme, farklı gösterme gibi durumlar da yaşanıyor.

Telefonunuz çalıyor, 155 yazıyor! Açıyorsunuz polis diye dolandırıcı ile konuşuyorsunuz… Bu nedenle güven duymadığı hiçbir numaraya karşı kimlik ve kredi kartı bilginizi paylaşmayın diyoruz biz. Çünkü hiçbir banka müşterisinden tam bir kimlik bilgisi istemez.

TELEFONU KAPATIN VE POLİSİ ARAYIN

Dolandırıcı nasıl ikna ediyor?

Dolandırıcılık yöntemlerine hakim bir polis arkadaşımızı bile az kalsın kandırıyorlarmış.Telefon çalmış. Memur arkadaş açmış. Dolandırıcı konuya girmiş. Arkadaşımız bir süre dinlemiş bakmış ki dolandırıcı öyle şeyler söylüyor etkisinde kalıyor, kendine gelip, “Utanmıyor musun masum insanları dolandırmaya” diye çıkışmış. Pişkin dolandırıcı “abi nasıl anladın” diye soruca “ben polisim” cevabını almış. Dolandırıcı “abi valla biz fakirden almıyoruz, zenginleri dolandırıyoruz” demiş ve telefonu kapatmış. Vatandaş dolandırıcı ile asla konuşmamalı, sizi hipnotize ediyorlar, telefonu kapatın ve polisi arayın.

KREDİ KARTINIZI BOŞALTIYORLAR

Call-center’dan arayan birisi sizi aradı ve bütün bilgilerinizi istedi.

Vermeyin! “Sağlık sigortası”, “kredi dosya masrafı”, “hediye çeki kazandınız” gibi para isteyen şahıslar var. Bu yöntemler iki şekilde gerçekleşiyor: Birincisi kargolar vasıtasıyla, kapıdan satış yöntemiyle. Adam kapına kadar geliyor size teslim edilen paketi veriyor. Adam parayı alıp götürüyor 10 TL’lik malı 100 TL’ye alıyorsunuz!

İkincisi ise sanal pos yöntemi. Kredi kartı bilgileriniz alınıyor ve yurt dışında belirli şirketler üzerinden sizin kartlarınız boşaltılıyor. Bir bakıyorsunuz Amerika ve Singapur’da harcamalar yapmışsınız!

CALL-CENTER KURUP 70 KİŞİ ÇALIŞTIRDILAR

Dolandırıcılar İstanbul’da kurdukları call center ofisinden binlerce kişiyi kredi kartı borçları yapılandırması ve dosya masraflarını geri alınması vaadiyle kandırdılar. Çete, danışmanlık şirketi altında Kağıthane’de bir call center merkezi kurudu. Call center ofisine de 70 kişiyi ilan vererek işe aldılar. Çalışanlar arama listesinde nüfus bilgileri olan vatandaşları aramaya başladı.
Onlara, “Kredi kartı borcunuzu yapılandıracağız, avukatlarımız devreye girecek, borçlarınızdan kolayca kurtulacaksınız” diyerek vaatte bulundular. Vatandaşlardan kart bilgileri şifreleri istendi, kabul edenler tüm bilgilerini call center’a verdi. Dolandırıcılar kendi çetelerinden iki kişiyi de avukat olarak vatandaşlara tanıttı. Vaatleri kabul eden kişiler bu sahte avukatlara yönlendirildi.
Sahte avukatlar noterlerden vekaletname aldı. İşlemler karşılığında yüzde 20 ile 40 arasında komisyon alındı. Bütün bunlar yapılırken, alınan kart bilgileri kullanılarak başvuru sahibi vatandaşların hesapları boşaltıldı.
Dolandırıcılık olayı yapılırken danışmanlık şirketinin ismi sık sık değiştirildi çalışanlar da 2 ayda bir işten çıkarılıp yerine yenileri alındı. Sistem öyle kusursuz işliyordu ki altı ay içinde binlerce mağdura ait dosyalar birikti. Dolandırıcılar toplam 6 milyon lira vurgun yaptı ve sonunda yakayı ele verdi..
Emniyet’ten uyarılar işte böyle…
Dolandırıcılara dikkat!