Bir insana ne kadar toprak yeter?

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.

Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.

Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek yada koşarak ulaştığın bütün yerler senindir fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. Seni başladığın yerde görmek istiyorum. Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”der.

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir arazi dikkatini çeker orayı da almak için koşmaya başlar.

Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Vakit epey geçmiş. Daha hızlı Koşar, koşar, ama artık kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der:

“Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

İlham veren bir mücadele ve başarı hikayesi

İsveçli iş adamı ve girişimci Ingvar Kamprad, 70 yıldır dünyanın en büyük mobilyacılarından biri olan IKEA’nın başında bulunujyor.

 

Kamprad, 48 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanlarından biri aynı zamanda. İKEA’nın kurucusu Ingvar Kamprad, bu denli varlıklı olmasına rağmen sadeliğe ve yenilikçiliğe inanıyor .

 

Çocukluğu

 

Çocukluğunda komşularına incik boncuk satarak para kazanan girişimcinin milyarderliğe ve mobilya sektöründe yarattığı devrime uzanan yolculuğuna gelin birlikte göz atalım:

 

Kamprad 1926’da İsveç’in güneyindeki Smaland kentinde doğdu ve 5 yaşındayken kibrit satarak para kazanmaya başladı. 10 yaşındaysa komşulara yılbaşı hediyesi olarak kalem, kolye, dekorasyon süsü gibi şeyler satmaya başladı.

 

Ergenlik yıllarında Alman babaannesi nedeniyle Nazi gençlik hareketinde yer aldı. Ancak bu durumu daha sonra “hayatının en büyük pişmanlığı” olarak nitelendirip çalışanlarına özür mektubu dahi yazdı.

 

İkea Nasıl Kuruldu?

 

17 yaşına geldiğinde öğrenme bozukluğuna (disleksi) rağmen okulda başarılı olduğu için babası ona bir miktar para verdi. O da bu parayla 1943 yılında IKEA’yı kurdu. İlk 5 yıl mobilya üretmeyen IKEA’da sadece ufak tefek ev eşyaları satılıyordu. (Üstteki fotoğraf IKEA’nın Smaland kentinde kurulan ilk şubesidir.)

 

IKEA kelime olarak Ingvar Kamprad’ın ad ve soyadının ilk iki harfinden oluşuyor. Ayrıca EA kısmı da Kamprad’ın doğduğu Elmtaryd köyü ve yakınlardaki başka bir köy olan Agunnaryd’ı simgeliyor.

 

Ünlü girişimci Kamprad; aşırı titiz, şeffaf ve huysuz bir insandı. Bu özellikleri sayesinde kariyerinin henüz başında olmasına karşın faaliyet gösterdiği sektöre büyük bir yenilik getirdi.

 

1956 yılında Kamprad IKEA’nın en ayırt edici özelliği olan “parça mobilya” uygulamasını başlattı. Bu hem IKEA’nın maliyetlerini düşürdü hem de mobilya sektöründe devrim yarattı. Zira insanlar kullanıma hazır mobilya değil, mobilya haline dönüştürülebilecek parçalar alacaklardı.

 

1973 yılında IKEA’nın merkezini İsveç’ten Danimarka’nın Kopenhag kentine taşıdı. Bunun ardında İsveç’teki fazla vergilerden kurtulma düşüncesi yatıyordu. Keza kendisi de İsveç’teki aşırı vergi politikasını protesto ederek İsveç’ten İsviçre’ye taşındı. Şimdilerdeyse IKEA’nın merkezi Hollanda’da ve kendisi de İsveç’te yaşıyor.

 

Kamprad hem vakıf, hem perakende hem de bayilik şubelerinin başında bulunuyor. IKEA Group şirketleri ise Stichting INGKA Vakfı’na ait ve bu vakfın fonları yalnızca iki biçimde kullanılabiliyor. Ya IKEA şirketine yatırım amaçlı ya da yardım ve bağış amaçlı.

 

Özel Hayatı

 

Kamprad’ın üç öz oğlu ve bir de evlatlık kızı bulunuyor. Oğulları IKEA’da önemli pozisyonlarda görev alıyorlar. En küçük oğlu Mathis Kamprad, babası emekliliğe ayrılınca dünya genelindeki şubelerden sorumlu oldu.

 

Son birkaç yıldır Ingvar ailesinin serveti konusunda söylentiler başlamış durumda. Kamprad’ın avukatı Stichting INGKA Vakfı’nın, yani IKEA şirketinin tüm malvarlığını kontrol eden vakfın fonlarının kişisel servetten ayrı olduğunu ileri sürüyor. Buna rağmen Ingvar Kamprad’ın kişisel servetinin 48 milyar dolar kadar olduğu düşünülüyor.

 

Şirketi halka arz etme fikri üzerine Kamprad şöyle diyor: “Borsaya açılmanın IKEA için doğru bir hamle olmadığını düşünüyorum. Sadece uzun dönemli bir yaklaşımın şirketin büyümesine fayda sağlayacağını düşündüğüm için IKEA’nın finansal kurumlara bağımlı olmasını istemiyorum. Bu nedenle IKEA’nın hisselerini halka arz etmeme kararı almış durumdayız.”

 

Kamprad’ın IKEA’nın kuruluş öyküsü hakkında yazdığı iki kitap da bulunuyor. 1976’da yazdığı “A Testament of a Furniture Dealer” adlı kitap şimdilerde şirketin manifestosu niteliği taşıyor. Kamprad’ın 1990’da İsveçli bir gazeteciyle birlikte kaleme aldığı “Leading By Design: The IKEA Story” adlı kitap da şirketin sadelik anlayışı ve Kamprad’ın hayat hikayesine değiniyor

 

Kamprad 48 milyar dolarlık servetine rağmen mütevazi bir hayat sürmesiyle tanınıyor. Ucuz otellerde kalan, ekonomi sınıfında uçan ve 20 senedir resimdeki Volvo marka otomobili kullanan Kamprad, lükse ve şatafata önem vermiyor.

kamprad volvo ile ilgili görsel sonucu

 

İKEA Hakkında

 

IKEA bugün 47 ülkede 370 şubeye sahip. Mavi alanlarda şube bulunuyor, sarı alanlara ise şube açılması planlanıyor.
IKEA’nın gıda bölümü geçen yıl 1.8 milyar dolar satış yaptı. Tüm IKEA mağazalarında İsveç’e ve şubenin bulunduğu ülkeye has yemekler yapan restoranlar bulunuyor. Hatta IKEA’nın İsveç köftesi olarak bilinen oldukça popüler bir yemeği var. IKEA’ya sırf bu köfteden yemek için pek çok kişi akın ediyor. Bu köfteleri evde pişirmek isteyenler İkea marketinden kiloluk paketler halinde de satın alabiliyor.

 

40 yıl boyunca İsviçre’de yaşayan ve IKEA’yı küresel bir şirket haline getiren Kamprad, 2011 yılında eşini kaybettikten sonra akrabaları ve dostlarıyla daha yakın olabilmek için 2013 yılında memleketi İsveç’e geri döndü.

 

Oğlu Mathis Kamprad şirketin yönetim kurulu başkanı olsa bile Kamprad şu an hala şirketin temel karar alıcısı pozisyonunda. Mart ayında 91 yaşına giren duayen girişimci: “Yapacak daha çok şey var. Ölmeye bile vaktim yok.” diyerek iş hayatından emekli olmaya niyeti olmadığını ifade ediyor.

Hayallerinizin çalınmasına izin vermeyin.

Bu hikaye, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğlunun gerçek bir hikayesidir.

Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.

Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.

Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.

Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0” ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.

“Neden “0” aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk..

“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal” dedi, hocası.. “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.

Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız” ve ekledi:

“Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. “Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi..

“Ben de hayallerimi..”…..

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.

Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.

Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi,

“Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”

 

Lütfen düşünün. Sizin hangi hayalleriniz çalındı? hangi hayallerininizin, çalınmasına izin vermediniz ve ulaştınız.  Yorum yaparak yazının altında, başkalarına da ışık olabilirsiniz.

İhtiyarlık Kaç Yaşında Başlar?

Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı…

Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı…

Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu…

Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı…

Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı…

Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti. 83’dü…

Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.

İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.

Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.

Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.

İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.

Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.

Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.

Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır..

Hep genç kalmanız dileğimizle..

Hiç duymadığınız Horoz ve tilki hikayesi

ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılan “Horoz ve Tilki” Hikayesi .

“Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.

…Filmin adı ”Küçük Tavuk “. Bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.

Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor.

Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor.Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor.

Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor.

Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”

Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış.

Ve dersin hocası kürsüye çıkarak, *“İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir”* diyerek derse başlamış.

Sadece insanlar mı aşk yaşar?

BU OLAY TAMAMEN GERÇEK BİR HİKAYEDİR…!

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar.

Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur.

Duvarı yıkarken, orada ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür.

Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce…

Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı.

Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış?

Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı.

Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar.

Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle.

Adamı sersemletir gördüğü manzara.

Bu nasıl bir sevgi?

Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir…

KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN !

Anneler gününü orijinali gibi yaşamak

Bu yazıyı okuyun ve sonra unutun!

Anneler Günü Kutlansın diye çalış çabala, sonra da  pişman ol!

Zaman makinesi icat olunsa ve Anna Jarvis’in kullanmasına izin verilse, 1907’ye gider ve kendi projesini kendi elleriyle yok ederdi.

Bunu neden mi yazdım? Şu sebeple:

Annesine hediye verebilme şansını yıllar önce yitirmiş biri olarak, anneler günü yaklaşırken çarşıya çıktım ve hepinizin gördüğü manzaralarla karşılaştım. Annelerine hediye almaya çalışan çiftler; çocukları adına eşlerine hediye seçmeye çalışan erkekler; annelerine hediye seçmeye çalışan kadınlar; genelde ellerinde telefonla danıştıkları birine; bayan reyonları ve mutfak reyonları kalabalık… Hatta bir erkek eşine şöyle seslendi: ‘Babalar günü ne zaman? O gün siz de bana şunu alın’

Benim anladığım görev halini almış, alsak da bitse modunda alışverişler. Ancak hediyenin değerlisi salt  içinden geldi diye alınandır diye düşünüyorum. Sebepsiz,  tarihsiz, ansızın, içten…

Gelelim Anna Jarvis’e? O kim?

Hani şu mayısın ikinci pazarı için zorunlu alışverişinizi yapmanıza sebep olan kişi. Aslında ardından da iptali için çok uğramış. Gerçi o başlatmasa da başka biri başlatabilirdi, belki o zaman tarih farklı olurdu.

Çünkü tarihte annelik kutlamaları, ana tanrıça Rhea ve Cybele’ye şenlikle festival düzenleyen antik Yunanlılara ve Romalılara kadar uzanıyor, belki daha eskisi de vardır. Bizim kutladığımız şekliyle Mayıs’ın 2. pazarı Anneler Günü olayı 1907’de Anna Jarvis tarafından ortaya atıldı. Onun büyük gayretleri sonucunda  1914 yılında ABD’de resmi olarak kutlanmaya başladı.

Anna Jarvis, başlangıçta Anneler Günü’nü, anneler ve aileler arasındaki kişisel kutlama günü olarak tasarlamıştı. Beyaz bir karanfilin rozet olarak takılması ve annenin ziyaret edilmesi ya da kilise servislerine katılmak.

Ancak Anneler Günü kısa bir süre içinde,  ticari bir hal aldı ve 1920’de Jarvis bu durumdan çok tiksindi.  1948de ölümüne kadar bu günü takvimden çıkarmak için uğraştı. “Anneler Günü” adını kullanan gruplara karşı sayısız dava açtı, kişisel servetinin çoğunu avukatlık ücretlerine harcadı. Sanırım bugünleri görseydi çok daha kahrolurdu.

Ülkemizde ise ilk Anneler Günü kutlaması 1955te başladı.

Anneler her toplumda kutsal, bu sebeple de ülkelere göre çok farklı tarihler hatta farklı kutlamalar var.

Örneğin, Tayland’da, Anneler Günü, 1932 doğumlu eski Kraliçe Sirikit’in doğum günü olan 12 ağustosta kutlanıyor.

Diğer bir örnek, Etiyopya’da  anneler günü sonbaharda 3 günlük bir şölen ve kutlama olarak yaşanıyor. Şarkılar, özel tarifli yemekler, ritueller.

Şimdi bütün tarihini öğrenip annenizi ya da kayınvalidenizi bir beyaz karanfille ziyaret edip, “Jarvis’in kastettiği buydu” derseniz, içinden neler geçireceğini hayal edin.

Hoşunuza gitmedi değil mi?

Neyse siz yine hediyenizle anneleri ziyaret edin. Kendinizi ticaretin kuklası olmuş hissetseniz bile.

Anneler her şeye değer!

Harika bir ilişki için ipuçları

İlişkide başarı için 8 yöntem.

Günümüzde çiftlerin ilişki sürelerinin ortalama 3-4 ay, evlilik sürelerinin de ortalama 6-7 yıl gibi süreler içerisinde sonlandığını vurgulanmakta, tüketim toplumunun getirdiği psikolojik etmenlerin boşanmalarda daha büyük etken olarak karşımıza çıktığını söyledi. Uzmanlara göre iki kişiyle oynanan ancak rakibi olmayan bu oyunda mutlu sona ulaşmak için çiftlerinin birbirlerinin olumlu yönlerini görmeleri gerekiyor.

Bağlanmaktan korkmayın: Yapılan araştırmalar son yıllarda bireylerin “uzun ilişkiler” ve “evlenmek”ten korktuklarını ortaya koyuyor. Bağlanma korkusu olarak da adlandırılan bu psikolojik rahatsızlık, mutlu birlikteliklerin önündeki en büyük engellerden de biri. Empati ve karşılıklı kurulacak doğru iletişim, bu korkuyu yenmeye ve sağlıklı bir ilişki kurmaya yardımcı olabilir.

Bahanelere sığınmayın: Kadın erkek ilişkilerindeki en önemli sorunlardan biri bahanelerdir. Hem erkekler, hem de kadınlar bahanelere gereğinden fazla anlam yüklerler ve yaşadıkları sorunları geçiştirmeye çalışırlar. İstenilen her zaman ve durumda, bir şeylere bahane bulunabilir. Bahanelerin birçoğu gerçek değildir ve ilişkileri yıpratırlar. Çiftlerin yapması gereken mümkün olduğunca açık olmak ve kendisini net şekilde ifade etmektir.

Cinsellik olmazsa olmaz: Sağlıklı bir ilişki kurmanın en temel kurallarından biri cinselliktir. Eski yıllarda çiftler cinsellik üzerine bu denli konuşmuyorlardı. Kendilerini neyin mutlu ettiğini, karşılarındakine anlatamıyorlardı. Bugün ise bu konu çok daha sık gündeme geliyor ve olası sorunların önüne geçiliyor. Doğanın temel kuralı, doyuma ulaşanların daha mutlu olduğudur. Mutlu birlikteliğin sırlarından biri budur.

İşkolik olmayın: Öte yandan işkolik olmak da boşanma sebepleri arasında yer almaktadır. Psikolojik ve fizyolojik enerjinin büyük bölümünün uzun süreli çalışma temposuna adanması ve eşe ilgi eksikliği, çiftlerin sık sık evliliğini sorgulamalarına neden olmaktadır.

Değerini bilin: Her birey birbirinden farklıdır. Mutlu bir birliktelik için hem kadın hem de erkeğe düşen görev, bu farklılıkları bilmek ve saygı duymaktır. İlişkileri kurmak ve sürdürmek oldukça zordur, yıkmak ise bir o kadar kolaydır. Bu nedenle karşınızdaki kişide, sizin için değerli olan ne varsa onu görmeye odaklanmak gerekir. İlişkiye, onu ilk engelde bırakacak gibi bakmak ve böyle algılamak, hızla mutsuzluğa götürebilir.

Olumlu yönleri görmeye çalışın: İlişkilerde sürekli negatif varsayımlar üzerinden hareket etmek, ayrılmalara kadar giden bir sonuç doğurabilir. Bilinçaltımız sürekli olarak bir şeyler çalışır ve bir şeyler üretir. Karşımızdakine pozitif yaklaşmak yerine negatif yönlerine odaklanırsak, bir süre sonra istem dışı soğuk davranışlara yönelebiliriz. Çiftler birbirlerinin pozitif yönlerini görmelilerdir.

Empati kurun: Sağlıklı bir ilişki ve iletişim için dinlemek çok önemlidir. Dinleme, empati kurmanın ilk ve temel kuralıdır. Dinlemeye sadece işitmek olarak bakarsanız, karşınızdaki kişiyi ne şekilde anlamayabilirsiniz. Önemli olan önyargılardan kurtularak kişiyi dinlemek ve konunun odağını yakalamaktır.

Özür dileyin: Haksız olduğunuz ya da hata yaptığınız bir konuda eşinizden özür dilemek, sağlıklı bir iletişim kurmak açısından çok önemlidir. Özür dilemek, bireye telafi etme şansız tanıdığı için ilişkinin sonraki aşamalarında olası yanlışların da önüne geçecektir.

Bir çok gazetede yayımlanmış olan bu yazıyı, faydalanmanız için yeniden paylaşıyoruz.

Hıdırellez inancı ve maneviyatı

“Hıdırellez her sene 5 Mayıs ikindi vakti başlayıp, 6 Mayıs ikindi saatine kadar, bilhassa 5 mayıs gecesi güneş battıktan sonra, dilek ve niyetlerimizin kabul olduğu inancı ile binlerce yıldır kültürümüze yerleşmiş önemli bir geleneğimizdir.

İnanca göre Hz. Hızır karadan ve Hz. İlyas denizden gelerek derdi olanlara yetişen evliyalardır. Onlar, zamansızlığın ve ölümsüzlüğün tek ve yegane temsilcisi olarak darda olanlara yetişir, temiz kalple ve yürekten istediklerimizi duyar, kısmetse de dileklerimizi yerine ulaştırırlar.

Doğa anaya daha yakın olduğumuz şaman kültüründen kalan “Hıdırellez” adetlerine göre ise biz aslında baharı, baharın getirdiği sevinci ruhsal yıkanmayı, yenilenmeyi kutluyoruz.

Zamanla bu iki geleneği ve inancı, yani doğa ile daha uyumlu yaşama bilinci ile bize yardıma geldiğine inandığımız özel bir varlığın etkisini birleştirmiş ve kültürümüze işlemişiz.

Hepimiz ve tüm evren enerji parçacıklarından yaratılmıştır. Bu yaratımı dışarıdan izleme imkanımız olsaydı sanıyorum sürekli titreştiğimizi ve her şeyin titreşimden yaratıldığını ve oluştuğunu görürdük.

Dolayısı ile kuantum ve benzeri akım öncülerinin ısrarla üzerinde durdukları “Enerjiniz ile birçok şeyi yönetirsiniz” söylemi bu mantıktan hareket eder. Öncelikle kutsal yerlerin, hep birlikte aynı amaç için dua ettiğimiz özel günlerin etrafa verdiği özel titreşimler vardır. Özel gün ve zamanlar bu nedenle enerji açısından farklı bir manyetiğe sahiptir.

Bu yıl Hıdırellez’inde Neler Yapılabilir?

Hepimiz bir süredir devam eden ve bizi ilerlemekten alıkoyan sıkıcı enerjilerden yorulduk. İşte bu tip zamanlar çöldeki vaha gibi hem ruhumuzu, hem duygularımızı dinlendirmek, umutlarımızı yeşertmek için önemli dönemlerdir.

Hıdırellez, gül ve gül ağacıyla adeta örtüşmüştür. Bitkilerin her canlı gibi kendi titreşim alanları vardır ve hatta bu alanların oldukça da güçlü olduğu bilinir. İnanca göre, gül yağı ve gül ağacı kişinin titreşim seviyesini yükselten ve kötü enerjilerin kişiye yaklaşmasını engelleyen bir etkiye sahiptir. Bu nedenle de hıdırellez ile gül ve gül ağacı adeta içselleşmiştir.

Hıdırellez gününde darda olduğunuz konularda dua etmek, dileklerde bulunmak yani talep etmek çok olumlu bulunur.

Peki, bunu nasıl yapacağız?

Öncelikle hıdırellez ve benzeri günlerde dileklerinizi yazılı olarak aktarmak önemlidir. Bu nedenle de Gül ağacının dibine veya dalına dileklerinizi yazılı olarak bırakmak gerektiğine inanılır. Yazı, sizin karşı tarafla yaptığınız bir anlaşma gibidir. Yazı, düşüncelerinizi, duygularınızı belirgin hale getirerek onu bir anlamda var eder. Dileğiniz her ne ise bunu elbette önce yaratıcıdan talep ediyoruz, sonra bunu beyaz bir kağıda yazıyoruz. Kağıdı gül ağacının dibine koyuyoruz. Ağacın dibine ayrıca bereket için para da gömülür. Hıdırellez sabahı erken saatte dileğinizin yazılı olduğu kağıdı denize atıp, parayı da ağacın dibinden çıkarıp, cüzdanınıza koymak ve gelecek yıl ki hıdırelleze kadar saklamak gerektiğine inanılır. Hıdırellezle ilgili en çok yapılan dilek geleneği bu şekildedir.

Eğer Gül ağacı bulmak veya temin etmekle ilgili sıkıntınız olursa, bu işlemi herhangi bir ağaca ya da evinizdeki bitkiye de yapabilirsiniz. Diğer yandan bu tip zamanları inancınıza göre dualarla geçirmek ve günün ertesinde yani 6 mayıs cuma günü ihtiyacı olan bir kişiye yardım etmek, sadaka vermek tavsiye edilir.

Gül ağacı geleneği dışında, hıdırellez günü ve akşamı evinizde yoğurt mayalamak veya mayalı bir yiyecek yapmak evinizin bereketi ve bolluğu için çok uygun bulunur. Maya, artan üreyen etkisi ile evinizin enerjisi açısından çok iyidir. Bu konuda en kolayı yoğurt mayalamaktır. Sadece hıdırellez dönemlerinde değil, genel olarak da evinizde hiç değilse yoğurt mayalamaya çalışın.

Yeşil, kırmızı ve sarı tonları bereket, enerji ve bilgelikle bağlantılı çalışır. Bu renklerin ürettikleri enerjiler, kendi iç akışımızı yükselterek bizi daha aktif ve enerjik kılacaktır. Sofranızda hıdırellez akşamı bu renkleri bulundurmak, üzerinizde giymek yine uygun bulunur. Yeşil baharı, üremeyi, bereketi temsil eden bir renktir. Kalp çakrasını açar, bolluk ve bereketi çağrıştırır.

Hıdırellez günü evinizi ve bedeninizi temizlemek, yenilenmesini beklediğiniz enerjinizi tazelemek adına yine tavsiye edeceğim adetlerden biri. Ayrıca temiz giysilerle o günü ve geceyi karşılayın. Diğer yandan hıdırellez gecesi mutfağınızda ocağınızı da yine temiz tutmaya ve yatmadan önce özellikle ocağınızı temiz olarak bırakıp uyumaya özen gösterin. O geceyi huzursuz konular, gereksiz gerginliklerle harcamadan yaşamaya çalışın. Evinizde hıdırellez gecesi mum yakmak (kırmızı veya yeşil olabilir) yine çok olumludur. Bu noktada unutmamanız gereken diğer bir unsur da dilek dilerken, özel bir gün olsun veya olmasın, dileğinizi yönlendirin. Yani uyguladığınız dua, dilek veya bir ritüelli yönlendirin. Enerjiler nereye gideceğini bildiğinde daha çabuk oraya ulaşırlar.

Dileklerinizin gerçekleşeceği, kısmetli bir yıl geçirmenizi temenni ederiz.

Alıntıdır.

Kintsugi ve kişisel gelişim

Kintsugi, diğer adıyla kintsukuroi, tarihi 15. yüzyıl Japonyası’na dayanan bir “tamir sanatı”. Eski Japonca kintsugi kelimesi dilimize “altın birleştirme/tamir,” ya da “altınla yamama” olarak çevriliyor.

Kintsugi zanaatının altında yatan felsefe kırılan veya eskiyen eşyalardaki güzelliği görmek şeklinde tanımlanan “wabi-sabi.” Bu felsefeye göre kintsugi tekniğiyle kırılan eşyalar yeniden bir araya getirilerek onlara yeni bir yaşam ve amaç kazandırılıyor.

Rivayete göre; zamanın Japon imparatoru, kırılan vazo ve çömleklerini tamir ettirmek için Çin’e gönderiyor ve çok değer verdiği bu eşyaların metal tellerle birbirine tutturulduğunu görünce, metal yerine altın kullanılmasını emrediyor.

Bu sanatın özelliği ortaya çıktığı dönemin koşulları göz önüne alındığında daha çok ortaya çıkıyor. Zira o yıllarda Batı’da, kırılan objelerin değerini yitirdiği ve bir daha kullanılamayacağı inancı hakimken, doğuda yükselen bu zanaat yeniden kullanım gibi ulvi bir amaca da hizmet etmiş oluyor.

27 yaşındaki Japon kintsugi sanatçısı Muneaki Shimode, kintsugi’yi, “Bozduğunuz bir şeyi kendinizin tamir ettiği, güzel bir yaşam biçimi.” şeklinde tanımlıyor. Önemli olan kırılan eşyaların deformasyonlarını gizleyerek “eskisinden daha iyi” ya da “yeni gibi” bir hale getirmek değil, tam tersine bu deformasyonları mümkün olduğunca ortaya çıkarmak.

Ortaya çıkan eser herkesin beğenisini kazanıyor ve dönemin moda akımı haline geliyor. Öyle ki bazı koleksiyonerler, sadece kintsugi yapabilmek için sağlam vazoları fırlatıp kırıyor ve altınla geri yapıştırıyor.

Günümüzde tekrar trend olan yeni kintsugi’de de aynı eskisinde olduğu gibi kırılan porselenler birleştiriliyor. Altın, gümüş veya platinin vernikle karıştırılmasıyla elde edilen madde, kırık porselenleri birleştirmek için kullanılıyor ve ortaya birbirinden güzel sanat eserleri çıkıyor.

Japonların bu sanatı, bizlerin kişisel gelişim yolculuğunu anlatmakta. Kırılsak da, dağılsak da, o izleri saklamadan, kendiyle barışık ve daha değerliyiz. 

Hayatı ıskalamamak için

HAYAT, havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur.

Bu toplardan sadece bir tanesi lastiktir, diğer toplar ise camdandır.

Bu toplar; işimizi, ailemizi, sağlığımızı, dostlarımızı *ve *benliğimizi temsil etmektedir.

Bu 5 top içinde bir tek İŞİMİZ lastik toptur. Onu düşürürsek zıplatabiliriz.

Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından, düşerse kırılırlar ve yerlerine konulamazlar.

Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.

Oysa hepimiz…

O lastik topu tutabilmek uğruna, diğerlerini kırıp dökeriz.

Dostlarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca sarılın onlara, tıpkı hayata sarıldığınız gibi.

Çünkü onlarsız hayat anlamsızdır. Hayatı çok hızlı koşmayın.

Nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın.

Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.”

Camdan toplarınızın hep havada olması dileğiyle

Üzeyir Garih’den duyulmuş bir hikayedir.

İnsanları geliştirmek istiyorsak, Neden değil Nasıl diyelim?

Frontal Lob Nedir?

Frontal lob, frontal korteks veya lobus frontalis beynin ön tarafında bulunan, bilinçli düşünmeden sorumlu olan beynimizin bölgesidir.

İnsanda frontal korteks, tüm kortikal alanın 1/3 ünü oluşturur. Frontal korteksin arka kısmı, yani motor korteks ve premotor korteks, motor kontrolden sorumludur. Bununla beraber prefrontal korteks olarak adlandırılan daha ön kısımlar ise davranışın kontrolünde önemli rol oynamaktadır. Şizofreni hastalarında prefrontal bölgede dopamin azalması olduğu düşünülmektedir.

Frontal Lobun Fonksiyonları;

Dikkatin sürdürülebilmesi
Plan yapabilme
Dürtülerin kontrol edilmesi
Kişinin öz eleştiri yapabilmesi
Problem çözebilme yeteneği
İleriye yönelik düşünebilme
Deneyim kazanma ve hatalardan ders çıkarma
Duyguları tanımlama ve yaşama
Empati

Frontal Lobun Fonksiyon bozuklukları;

Dikkat süresinin kısalması
Dürtü kontrol sorunları
Hiperaktivite
Zamanı planlamada yetersizlik
Duygusal donukluk
Yanlış anlama eğilimi
Yetersiz muhakeme yetisi
Öğrenme güçlüğü
Sosyal yetersizlik

Çok basit bir şekilde Frontal Lobu anlatacak olursak;

Neden sorusunu duyduğumuzda, beynimizin ön lobunun etrafında bir manyetik alan oluşur, savunmaya geçer, mazeret üretiriz.
Nasıl sorusunu duyduğumuzda,Ön lobumuz verimli bir şekilde çalışır ve çözüm üretmeye başlarız.

Bu yüzden, özellikle çocuklarımızı ve tüm çevremizi geliştirmek istiyorsa Neden değil Nasıl demeliyiz.

 

 

Denizcilerin Çanakkale’ye Saygıları

Gemilerde “jurnal” adı verilen bir seyir defteri bulunur.
Gemi limandayken ya da seyir halindeyken yaşanan gelişmeler bu jurnal defterine kaydedilir.
Geminin rotası, hızı, geldiği ve gideceği liman, vardiya değişimleri gibi bilgiler jurnale not edilir.
Gemi sığ sulardan ve önemli su yollarından geçerken de jurnal sürekli güncellenir.

Örneğin, Cebelitarık boğazı geçilirken “0300 Cebelitarık’a girildi” , “0700 Cebelitarık geçildi” yazılır.
Keza İstanbul Boğazından geçerken “0800 İstanbul Boğazına girildi, 1000 kavaklar geçildi, 1100 hisar geçildi, 1300 İstanbul Boğazı geçildi” gibi surekli notlar jurnal edilir.
Lakin aynı gemiler çanakkale boğazına geldiklerinde jurnal defterine bunlar yazılmaz.

Çanakkale Boğazı seyri tamamlandığında jurnale “0900 Çanakkale çıkıldı” yazılır.

ya da “1500 Şehitler Abidesi 2 milden selamlandı” şeklinde not düşülür.

Çünkü herkes bilir ki bu dünyada her yer geçilir ama Çanakkale GEÇİLMEZ…!!!

Başta dünyanın saygıyla andığı, askerlerimizin sonradan görüldü ki komutasına çok güvendiği eşsiz komutan ATATÜRK olmak üzere, tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun.

Allah bu bilgiyle, kuruluş amaç ve hedeflerimizi ATATÜRK’ü anlayarak bize düşünmeyi ve ibret almayı nasip etsin..

Ne mutlu bize böyle bir zaferin mirasçılarıyız.

Dırdır eden annelerin çocukları daha başarılı

İlk okuduğumuzda biz de şaşırdık.

Her annenin söylendiği zamanlar olmuştur. Anneler sık sık kızlarına odalarını temizlemelerini, eve erken gelmelerini ve ödevlerini yapmalarını söylerler. Listede tabii ki de bu kadar küçük değil

Her ne kadar bu halk dilinde ‘dırdır etmek’ olarak nitelendirilse de yapılan araştırmalarda ‘dırdır’ eden annelere sahip kızların hayatta daha başarılı oldukları kanıtlandı.

2004-2010 yılları arasında İngiltere’de gerçekleştirilen araştırmada 13-14 yaşlarındaki 15.500 kız ile görüşüldü.

Araştırmalarda, kızları için büyük idealleri olan annelerin kızlarının erken yaşta hamile kalma riskinin çok düşük olduğu görüldü. Böylelikle bu yaştaki genç kızlar erken hamileliğin getirdiği zorluklarla da uğraşmak zorunda kalmıyor.

Mesela üniversiteye giderken çocuğunuz varsa üniversiteyi normal şekilde bitirmek zorlaşabiliyor. Anneleri sık sık ‘dırdır’ eden genç kızların üniversiteye gittiği ve işsiz kalmadığı da çıkan sonuçlar arasında.

Essex Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen bu araştırmada da akademik hayatı boyunca kendisini destekleyen bir arkadaşı veya öğretmeni olan kız çocuklarıyla olmayanlar arasındaki akademik başarı farkını gözler önüne serdi.

Araştırmacı Ericka Rascon-Ramirez, “Genelde ailemizin bizden yapmamızı istediği şeyleri göz ardı edip kendi istediğimiz şeyleri yaptığımızda daha başarılı oluruz. Ancak her ne kadar ailemizin tavsiyelerini dinlemesek de durup düşündüğümüzde onların söyledikleri şeylerden etkilenmiş olduğumuzu görürüz. Kendi kendimize verdiğimizi düşündüğümüz kararların arkasında bile ebeveynlerimizin etkileri görülür” diyor.

Kendisini tamamen kız çocuğuna adayan bir ebeveynin onun üzerindeki etkileri rahatlıkla görülebilir. Bu kişi genelde anne olur.

Yani kızınız sizin tavsiyelerinizi dinlemiyorsa ve kapıyı çarpıp evden çıkıyorsa, bu tavsiyelerinizden etkilenmediği anlamına gelmiyor.

Bu birçok ebeveyn için iyi bir haber. Kısacası ‘dırdır etmek’ onlar için faydalı.

Kızınız, verdiğiniz tavsiyelerin sonucunda sizin kötü bir ebeveyn olduğunuzu düşünse de ilerde size hak verecektir.

‘Dırdır’ etmeye devam edebilirsiniz! Tabi ki davranışların etkisinin, bölgeye, topluma ve toplum kurallarına göre değiştiğini unutmayalım.

Yazıyı kız çocuğu olan bütün annelerle paylaşmayı unutmayın.

Mutluluk daha fazla paraya mı bağlıdır?

Bir zamanlar çok kederli bir kral ve bu kralın her zaman mutlu olan bir uşağı varmış. Uşak her sabah kahvaltıyı getirir ve neşeli şarkılar söyleyip mırıldanarak kralı uyandırırmış. Tombul yüzünde her zaman bir gülümseme olurmuş ve hayata karşı tutumu hep sakin ve neşeliymiş.

Bir gün kral onu çağırmış ve sormuş:

– Mutluluğunun sırrı nedir?
– Hiçbir sırrı yok majesteleri.
– Bana yalan söyleme. Ben yalan söylemekten daha ufak suçlar için kafaların kesilmesini emrettim.
– Yalan söylemiyorum majesteleri. Hiçbir sırrım yok.
– Neden her zaman neşeli ve mutlusun? Ha? Neden?
– Majesteleri, üzüntülü olmak için bir nedenim yok. Siz, size hizmet etmeme izin vererek beni onurlandırıyorsunuz. Sarayın bize verdiği evde karım ve çocuklarımla yaşıyorum. Kıyafetlerimiz var, karınlarımız tok. Ve bana arada sırada ödül olarak verdiğiniz birkaç kuruşla kendime birşeyler ısmarlıyorum. Nasıl mutsuz olabilirim ki?

Kral ısrar etmiş:

– Eğer sırrı hemen şimdi bana söylemezsen, senin kafanı uçuracağım. Bana söylediğin şeyler kimseyi mutlu edemez.
– Ama majesteleri, hiçbir sır yok. Sizi memnun etmek için herşeyi yaparım ama sakladığım birşey yok…
– Defol! Celladı çağırmadan defol!
Uşak gülümsemiş, kralı saygıyla selamlayıp odadan çıkmış. Bu, kralı delirtiyormuş. Uşağn kullanılmış giysileri giyip saray ahalisinin artıklarını yiyerek nasıl bu kadar mutlu olduğunu anlayamıyormuş.
Kral sakinleştiğinde, danışmanlarından en akıllısını çağırmış ve ona sabah uşağıyla arasında geçen konuşmayı anlatmış, sonra da sormuş:
– O neden böyle mutlu?
– Ah! Majesteleri, o çemberin dışında.
– Çemberin dışında mı?
– Evet, doğru.
– Ve onu mutlu eden bu mu?
– Hayır, hayır mahesteleri, bu onun mutsuz olmasını engelliyor.
– Doğru mu anlıyorum? Çemberin içinde olmak insanı mutsuz mu ediyor?
– Evet, doğru.
– Peki, çemberden nasıl çıktı?
– Çembere hiç girmedi!
– Peki, bu çember nedir?
– Bu, 99 çemberidir.
– Gerçekten hiçbir şey anlamıyorum.
– Anlamanız için tek yol, size gerçekleri göstermek.
– Nasıl?
– Uşağınızın çembere girmesini sağlayarak…
– Evet, doğru. Onu girmeye zorlamalıyız.
– Hayır, majesteleri, kimse kimseyi çembere girmesi için zorlayamaz.
– O zaman onu kandırmalıyız!
– Buna gerek yok majesteleri. Eğer ona fırsat verirsek kendisi girecektir.
– Bunun mutsuzluğa yol açacağının farkında olacak mı?
– Evet.
– O zaman girmeyecektir.
– Buna karşı koyamaz.
– Çembere girmenin neden olacağı mutsuzluğun farkında olacak ama yine de onu bırakamayarak gireceğini mi söylüyorsun?
– Evet majesteleri. Bu çemberin yapısını anlamak için mükemmel bir uşağı kaybetmeye istekli misiniz?
– Evet.
– O halde bu gece sizi bulacağım. İçinde doksandokuz altın para bulunan deri bir çantayla hazır olmalısınız. Unutmayın doksandokuz, ne bir eksik ne bir fazla!
– Başka bir şeye gerek var mı? Her ihtimale karşı korumalarımı çağırayım mı?
– Deri çantadan başka bir şeye gerek yok majesteleri.

Öyle yapmışlar. O gece bilge adam kralın yanına gitmiş. Birlikte dikkatlice saray avlusundan geçip uşağın evinin yanına saklanmışlar. Şafak vaktine kadar beklemişler.

İçeride ilk mum yandığında, bilge adam çantayı kapmış ve bir kağıda, “Bu hazine senindir. Bu, iyi bir adam olmanın ödülüdür. Tadını çıkar ve onu nasıl bulduğunu kimseye anlatma.” yazmış. Sonra çantayı kağıtla bağlamış ve uşağın evinin kapısının önüne bırakmış. Kapıyı çalmış ve tekrar saklanmış.

Uşak evden çıktığında, kral ve danışmanı çalıların arkasından onu gözetliyorlarmış. Uşak çantayı görmüş, notu okumuş, çantayı sallamış ve metalik sesi duymuş. Sonra omuz silkmiş, çantayı göğsüne bastırmış ve içeri girmiş.
Danışman ve kral olanları görmek için pencereye yaklaşmışlar. Uşak masanın üstünde ne varsa hepsini yere atmış, sadece mumu bırakmış. Bir iskemle çekip çantanın içindekileri masanın üstüne dökmüş.

Neler gördüğüne inanamamış. Önünde altın paralardan oluşan bir dağ duruyormuş. Şimdiye kadar bu paralardan bir tanesine bile el değdirmemiş olan uşak, artık onlardan koca bir dağa sahipmiş. Şimdi onları topluyor, onlarla oynuyor, mum ışığında parlamalarını seyrediyormuş.

Paraları bir araya toplamış ve onlardan desteler oluşturmaya başlamış. Bir deste, iki deste, üç deste, dört, beş, altı… Bir yandan da 10, 20, 30, 40, 50, 60 diye topluyormuş… Ta ki son desteyi oluşturup doksandokuzu bulana dek! Sanki masada bir tane daha arıyor gibiymiş, sonra yerlerde, sonra da çantada aramış. “Olamaz” diye düşünüyormuş.

Son desteyi diğerlerinin yanına koymuş ve bunun daha alçak olduğunu fark etmiş.

– Birisi paramı çaldı, birisi paramı çaldı. Lanet olsun, diye bağırmaya başlamış.

Tekrar giysilerine, yerlere, çantaya, giysilerine bakmış. Ceplerini boşaltmış, mobilyaların yerini değiştirmiş ama aradığını bulamamış.

Masada parlayan altın para dağı sanki onunla dalga geçiyor gibiymiş çünkü ona doksandokuz altın parası olduğunu hatırlatıyormuş! Sadece doksandokuz altın parası!

– Bu para çok fazla, diye düşünmüş. Ama bir paraya daha ihtiyacım var. Doksandokuz tam bir sayı değil ama yüz öyle. Doksan dokuz hayır!
Kral ve danışmanı pencereden bakıyorlarmış, uşağın yüzü artık eskisi gibi değilmiş. Kaşlarını çatıyormuş ve yüzünün çizgileri çok ciddiymiş. Gözleri küçülmüş, kırışmış ve ağzı, dişlerini gösteren korkunç bir şekil almış.

Uşak, evde kimsenin görmemesine dikkat ederek altınları çantaya doldurmuş ve çantayı tahtaların altına saklamış. Sonra bir kağıt ve bir tüy kalem alarak bazı hesaplar yapmaya koyulmuş:

– Yüz altın paraya sahip olmak için ne kadar süreyle para biriktirmem gerekir?

Kendi kendine yüksek sesle konuşarak epey bir vakit geçirmiş. Çok çalışmaya ve bu altın parayı kazanmaya hazırmış. Ondan sonra, artık çalışmaya gereksinimi kalmayacakmış. Yüz altın parası olan bir adam çalışmayı bırakabilirmiş. Yüz altın parayla insan zengin olurmuş. Yüz altın parayla huzur içinde yaşayabilirmişsin.

Hesabını yapmış. Eğer çok çalışır, yevmiyesini ve aldığı ufak tefek bahşişleri biriktirirse, o zaman onbir ya da oniki yılda yeterince kazanabilecekmiş.

– Oniki yıl uzun bir süre, diye düşünmüş. Belki karıma şehirde bir iş bulmasını söyleyebilirim Ve sonra saraydaki işim saat beşte bitiyor. Geceleri de bir yerde çalışıp fazladan gelir elde edebilirim.

Tekrar hesaplamış. Kendi fazladan çalışmasını ve karısının işine de eklerse, yedi yıl içinde parayı alabiliyormuş. Ama bu hala çok uzunmuş! Sonra kendi kendine:

– Ah! Demiş, belki saraydaki yemek artıklarını her gece şehre götürüp satabilirim. Aslında biz ne kadar az yersek, o kadar çok satabiliriz, satabiliriz, satabiliriz.

Uşağa hava sıcak gelmeye başlamış:

– Bu kadar kışlık giyisye ne gerek var? Bir çift ayakkabıdan fazlasına neden ihtiyacımız olsun? Bu bir fedekarlık ama dört yıllık fedakarlıktan sonra yüz altın paraya kavuşacağım.

Kral ve danışmanı saraya dönmüşler. Uşak doksandokuz çemberine girmiş bulunuyormuş.
Sonraki aylar boyunca, uşak planlarını uygulamaya o sabah karar verdiği gibi devam etmiş. Bir sabah, uşak homurdanarak sıkıntılı bir havayla kralın yatak odasının kapısını çalıp içeri girmiş.

Kral nazik bir şekilde:
– Neyin var? Diye sormuş.
– Her şey yolunda, her şey yolunda…
– Sen her zaman güler, şarkılar söylerdin.
– İşimi yapıyorum değil mi? Majesteleri benim aynı zamanda soytarılık görevini yapmamı da mı tercih ediyor?

Kralın uşağı kovması uzun zaman almamış. Her zaman kötü bir havada olan bir uşağa sahip olmak hoş bir şey değilmiş.

Alıntıdır.

Çocuklarda davranış değişikliği nasıl oluyor?

Çocuklarda ödül ve cezaya keyifli bir yaklaşım.

 

Bir yerlerden duyduğum bir hikayeyi aklımda kaldığı kadarıyla aktarmak istiyorum. Her anne-baba hatta yetişkinin okuması gerektiğin düşünüyorum. Okuyan herkesin, kendince bir çıkarımı olacaktır.

Olay nerede, ne zaman geçiyor bilmiyorum. Yaşlı bir kadının evinde oturmaktadır. Çocuklar her gün ellerindeki sopaları, pencerenin demirlerine sürterek geçmektedirler.

Hikayemizin kahramanı sesten rahatsız olmakta fakat bir türlü çocuklara bunu nasıl söylemesi gerektiğini bulamamaktadır.

“Çocuklara rahatsız olduğunu söylese, çocuklar bunu daha fazla ve sinir bozucu bir şekilde yapacaklardır. “

Ne yaparsa yapsın çocuklar üzerine gidecek ve davranışlarını değiştirmeyeceklerdir.

Güzel bir kurgu yapar.

Çocuklar geçmeden biraz önce çıkar ve çocukları karşılar.

Çocuklara der ki:

Ben içerideyken, sizin bu demirlerden ses çıkarmanız çok hoşuma gidiyor. Bunu yapmanız için sizlere her gün birer lira vereceğim der.

Çocuklar anlam veremez ama, nasılsa yaptıkları bir şeydir. Üstelik para da kazanacaklardır.

Hemen kabul ederler.

Her gün, okul çıkışı sokaktan geçerken, kadının penceresindeki demirlere, ellerindeki sopaları sürmekte ve paralarını almaktadırlar.

Bir hafta sonra Kadın çocuklara der ki.

“Yaptığınız bu iş çok hoşuma gidiyor ancak, param azaldı. Sizlere bu iş için günde elli kuruş verebileceğim.”

Çocuklar şaşkındır ancak olsun derler. Elli kuruş elli kuruştur.

Bir hafta daha geçer, çocuklar geçerken ses çıkarırlar ve elli kuruşlarını almaya devam ederler.

İkinci haftanın sonunda, yaşlı kadın çocuklara der ki.

“Maalesef ki param kalmadı. Size bundan sonra para veremeyeceğim. Ama yaptığınız işi çok beğeniyorum der.

Çocuklar ise, para yoksa iş yok der ve bir daha o demirlere dokunmazlar.

 

Hikayenin bazı noktaları eminim ki tanıdık gelmiştir.

Bizler, çocukların davranışlarını değiştirmek için, bazı şeyleri yapmamaları için bu kadar etkin bir yol bulabilir miyiz?

Peki ödül her zaman işe yarar mı?

Bu soruların cevaplarını bulup, çocuklara davranışlarımızı bir daha sorgularsak, daha faydalı birer anne ve baba olabiliriz.

 

 

Mutluluğun sırrı nedir?

Hayatı boyunca mutlu olmadığını fark eden bir adam, artık mutlu olmak istiyorum demiş ve aramaya koyulmuş. Ne yaptıysa da mutluluğu yakalayamamış. Kimden yardım istesem diye düşünürken, uzak bir diyarda, zengin bir bilgeyi önermişler. Bu bilge aklı, bilgisi ve malı ile ün salmış zengin birisiymiş. Kim yardımına gelse sorularına cevap verip derdine derman bulmadan geri göndermezmiş.

Bu bilgeden yardım istemeye, mutluluğu nasıl yakalarım diye sormaya karar vermiş. Uzun bir yolculuktan sonra bilgeyi bulmuş, ancak kapısında derdine derman arayanlardan oluşan çok uzun bir kuyruk varmış. Bilgenin gerçekten sorusuna doğru cevap vereceğine inanmış, beklemeye başlamış.

Sonunda sıra ona da gelmiş ve bilgeye mutluluğu nasıl yakalarım diye sormuş. Bilge bu soruyu cevaplarsa sıradaki diğer insanların beklemekten sıkılacağını düşünmüş, adamlarından bir kaşık istemiş ve içine iki damla yağ damlatmış sonra demiş ki:

– Sarayımın her yerini gez ve sonra tekrar gel ama sarayımı gezerken yağı dökmeden bu kaşığı ağzında taşıyacaksın.
Adam sorusuna hemen cevap alamadığı için biraz şaşkın tamam demiş, sarayı gezmiş gelmiş bilge bakmış yağ hala kaşıkta, demiş ki:

– Aferin yağı dökmemişsin güzel, peki sarayımın güzelliklerini anlat bakalım, sarayımda neler gördün.
Adam yağı dökmeyeceğim diye uğraşmaktan pek dikkat edememiş, bir şey diyememiş. Sonra bilge:

– Olmadı, yağı dökmeden, kaşığı tekrar ağzında taşı, bu sefer sarayımdaki güzelliklere dikkat et, sonra tekrar gel.

Adam ne yapalım diyip tekrar kabul etmiş. Her yeri gezmiş, bu sefer sarayın güzelliklerinden çok etkilenmiş. Sonra ağzında kaşıkla gene bilgenin yanına gelmiş. Bilge sormuş:

– Sarayımın güzellikleri gördün mü, anlat bakalım.

Adam bu sefer hayran kaldığı güzellikleri anlatırken bilge onun sözünü kesmiş ve demiş ki:

– Güzel, peki ama yağ nerede?

Adam sarayı hayran hayran dolaşırken yağı tamamen unutmuş, utana sıkıla bilgeye demiş ki:

– Şey… yağı dökmüşüm.

Bilge bizimkine anlamlı bir bakış atmış ve demiş ki:

– Mutluluk hayatın bütün güzelliklerini yaşamak, tadını çıkarmak ve sorumluluklarına, kaşıktaki yağ gibi sahip çıkmaktır.

Adam mutluluğun sırrına ulaştığı için sevinmiş, bilgeye teşekkür etmiş ve bilgenin huzurundan ayrılmış.

Sizin mutluluğunuzun sırrı nedir?

Pazartesi sendromuna iyi gelen çaylar

Pazartesi günü, bir çok çalışanın kabusu!

Sabah gergin kalkıp işe gidiyor, günü iş yerinde geçiriyor, arada fırsat bulursak kendimiz için küçük şeyler yapıyoruz.

Pazartesi gününü neden bu kadar abarttık bilemiyorum ancak, bu gerginliği hafifletecek bir kaç çay önerimiz olacak.

Biberiye çayı:

Özellikle Migren ve baş ağrılarına iyi gelir. Hafızayı güçlendiren, saç dökülmelerini engelleyen, migren ve baş ağrılarına iyi gelen biberiye çayı, strese savaş açan ilk çayımız. Stres belirtilerinden olan baş ağrıları, uykusuzluk ve yorgunluk problemlerine iyi gelen biberiye çayını 1 büyük fincanın içine 6 ya da 7 yaprak biberiye atarak ve üzerine kaynamış suyu ekleyerek hazırlayabilirsiniz. 5 dakika boyunca demlenen biberiye çayını afiyetle içebilirsiniz.

Adaçayı:

Sakinleştirici özelliği olmakla beraber, herkesin kolay alışamadığı ancak alıştıktan sonra vazgeçemediği bir bitki olan adaçayı dahafızayı güçlendiriyor, soğuk algınlıklarına iyi geliyor ancak sakinleştirici özelliği ile birlikte var olan baş ağrılarının ortadan kalkmasına ve yumuşacık bir insan olmanıza yardımcı oluyor. Evde adaçayı hazırlamak için fincana 2 tatlı kaşığı adaçayı atıp üzerine kaynar suyu dökmeniz yeterli. 5-10 dakika arasında kendi arzunuza göre demleyebilirsiniz.

Papatya çayı:

Özellikle mide kramplarına iyi gelir. Papatya, tam bir şifa deposu. Soğuk algınlıkları, bağışıklık sistemi kuvvetlendirmesinin yanı sıra stres odaklı mide kramplarını da süt liman hale getiriyor. Stres ile bir Romalı gibi savaşan papatya çayını bir fincanın içine 1 ya da 2 tatlı kaşığı papatya atıp üzerine kaynamış su ekleyerek hazırlayabilirsiniz. Demleme süresi ise bu narin bitki için 2 ya da 3 dakika.

Sarı kantaron çayı:

Özellikle uykusuzluğa bire birdir. Depresyon tedavisinin başrol oyuncusu sayılan sarı kantaron çayı, şehir hayatında ihtiyacınız olan en önemli çaylardan bir tanesi. Baş ağrısı ile savaşma, stresi azaltma, sakinleştirme ve uykusuzluk gibi konularda yardımcı olan sarı kantaron çayını fincana 1 ya da 2 çay kaşığı kurutulmuş sarı kantaron atıp üzerine sıcak su ekleyerek hazırlayabilirsiniz. Demlenme süresi ortalama 6-9 dakikadır.

Tarhun otu çayı:

Son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bu çay tam bir enerji deposu. Antioksidan, mineral ve vitamin bakımından depo bitki gibi hayatı olan tarhun otu, henüz çok fazla keşfedilmemiş bir bitki. Doğal olarak çayını sizlere sunmak bizim için bir onur. Enerji yükselten, uykusuzluk problemine iyi gelen ve stres ile savaşan tarhun otu çayını hazırlamak için ihtiyacınız olan malzemeler: 1 büyük fincan, 1 çay kaşığı tarhun otu ve su. 3 ya da 4 dakika demleyerek hazırlayabilir, afiyetle stresten kurtulabilirsiniz.

Tabi ki bu çaylar, pazartesi sendromunu hafifletici şeyler. Ne içtiğinizden daha önemli olan, hayattan, çalışmadan keyif almayı bilmektir. Keyifli çalışmalar.

Enerjimizi nelerle tüketiyoruz?

• “Hayır” diyemediğimiz, iyi niyetli olduğumuz için yaptığımızı sandığımız her şey.
• “Keşke” diyerek hayıflandığımız her şey.
• ”Yarın yaparım” diyerek ertelediğimiz her şey.
• Canımızı sıktığı halde görüşmeye devam ettiğimiz herkes.
• Cevaplamadığımız mailler.
• Evimizde sizi bekleyen fakat bir türlü vaktimiz olmadığı için yapamadığımız tadilat veya işler.
• Geçmişimizde affedemediğimiz, hala zihninizde kavga halinde olduğumuz kişiler.
• Görüşmek istemediğimiz halde “ayıp” olur düşüncesiyle iletişim halinde olduğumuz herkes.
• Dağınıklık.
• Her yıl ertelemeye yöneldiğimiz ya da bir görev misali gittiğimiz tatil.
• İstemeyerek giriştiğimiz her türlü proje.
• Kendimize vermiş olduğumuz fakat bir türlü tutamadığımız sözler
• Kullanmadığımız halde evimizde, işyerimizde bulundurduğumuz her türlü materyal.
• Gösteremediğimiz performans.
• Sağlığımızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığımız kararlarımız. ( spora gitmek…)
• Sevmediğimiz fakat “kim sevdiği işi yapıyor ki?” dediğimiz işiniz.
• Tamamlanmamış, ötelediğimiz, ertelediğimiz, bizi yiyip bitiren her şey!
• Tutamadığımız her türlü söz.
• Vermek istediğimiz ama bir türlü veremediğimiz cevaplar.
• Vermek istediğimiz kilolar.
• Yapamadığımızı, başaramadığımızı düşündüğümüz her şey.

“Köylü Milletin Efendisidir” Sözü Nasıl Doğdu?

1913 yılında Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle yaşadığı fikir ayrılıkları sebebiyle, Enver Paşa tarafından Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderilir.

Bulgaristan henüz 5 yıllık bir ülkedir.

Bir pastahane vardır Sofya’da. Diplomatik erkan genel olarak o pastahane de kahvaltı yapmaktadır. Atatürk de orada yapar kahvaltısını.

Bir sabah bir köylü girer pastahaneye.

Bohçası vardır yanında,bırakır bir masanın yanına,oturur.

Bir garson gelir,köylü süt ve kek ister.

Garson ise köylünün pastahaneden ayrılmasını ister.

İtiraz eder köylü.

Birkaç garson daha gelip tekrarlarlar dışarı çıkmasını.

Köylü öfkelenir ve bağırmaya başlar.

“Senin sattığın sütü ben üretiyorum, senin sattığın pasta, börek, çöreğin ununu ben üretiyorum. Peynirini, yoğurdunu ben üretip veriyorum. Pastahaneye koyduğun meyveyi ben üretiyorum ve sen benim ürettiklerimi bana vermiyorsun öyle mi? Hayır çıkmıyorum ve kahvaltımı burada yapacağım” der..

Herkes suspus olur.

Köylünün istedikleri masasına gelir, kahvaltısını yapar ve bir miktar parayı masaya fırlatarak çıkar ve gider.

Tüm her şeyi izleyen Mustafa Kemal, Küçük kareli not defterine şu notu düşer. “Bir gün benim köylüm de bu köylü gibi olursa millet olduk demektir “der ve ekler.

” KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR”.

Profesörden Hayat Dersi

Amerika’ da bir Üniversitede, profesör derse şöyle başlamış :

“Düşünün ki bugün dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek. Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız?”

Tüm öğrencilerden bir çok değişik cevap gelmiş:

– İbadet eder Tanrıdan günahlarımı affetmesini dilerdim,

– Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım,

– Ailemle zamanımı geçirir anneme veya babama giderdim,

– Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım,

– Barbekü partisi yapardım,

– Sevgilimle son ana kadar sevişirdim,

– Tüm sevdiğim yemekleri son bir defa yerdim.

– Yatar uyurdum.

– Ormanda son defa dolaşırdım,

– Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.

– Akşam yıldızları seyrederdim.

– En sevdiğim yemeği hazırlar tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.

– Piknik yapardım,

– Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider orda ölümü beklerdim,

– Jet uçağına binerdim,

– Üzdüklerimi arar özür dilerdim beni affetmesini isterdim vb.

Profesör bütün hepsini tahtaya yazmış. Sonra gülerek ;

-Çocuklar bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı.?

Peki sevgili dostum gerçekten hayat bir günden ibaret olsaydı sen ne yapardın…

Hayatımızdaki birçok şeyi ertelemekle elimize bir şey geçmiyor.

Dostlarım ölmekten ya da yaşlanmaktan korkmaya gerek yok.

Asıl korkulması gereken şey, kalitesiz bir yaşam sürmek.

İnsanın her yaptığı işte, kalite olmalı ve hayat yapmak istediklerimizi erteleyecek kadar uzun değil ne dersiniz?…

Paspal çocuğun aklı

Bir işadamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir.

Derken, kapının önünden ağır ağır geçen paspal, sevimsiz bir çocuk görürler.

Berber, iş adamının kulağına fısıldar;

‘Bakın bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Seyredin şimdi…’

Berber çocuğa seslenir: ‘Ali, buraya gel!’

Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.

Berber işadamının kulağına sessizce, ‘bakın şimdi’ diye fısıldar ve bir elinde 5 liralık, diğer elinde 50 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar:

‘Hangisini istiyorsan alabilirsin? ‘

Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 50 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.

Berber işadamına döner ve gülerek: ‘Gördünüz mü? Size söylemiştim.’ der.

Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali’yi görür.

Yanına giderek, neden 50 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar.

Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:

“Eğer 50 liralığı alırsam oyun biter!”

 

Eminim, sen bugünün ne olduğunu hatırlamıyorsun..

Sabah kahvaltıda kadın;
-“Eminim, sen bugünün ne olduğunu hatırlamıyorsun bile’ dedi..
-‘Tabii, hatırlıyorum’ dedi adam… Çıktı, gitti.

Öğleye doğru kapı çalındı..
Çiçekçi çocuk harika bir kırmızı gül buketi bıraktı…
Az sonra kapı tekrar çalındı, bu defa kösedeki pastanenin çırağıydı gelen…
Kocaman bir çikolata kutusu bıraktı gitti.
Öğleden sonra gelen kutudan da, olağanüstü güzel bir elbise çıktı..

Kadın kocasının dönmesini zor bekledi ve daha kapıda boynuna sarıldı..

– ‘Önce çiçekler, sonra çikolata, ve sonra da elbise..

Bu hayatımdaki en güzel Cumhuriyet Bayramı…

– ‘ Adam: ‘ ………Hadi beeeeee.’

Doğan Cüceloğlu’ndan hayat dersi

Doğan Cüceloğlu’nun eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma:

Cüceloğlu : Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?

Katılımcılardan Biri : Allaha şükür, hocam, bildiğimiz kadarı ile yok.

Cüceloğlu : Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?

Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar:

Katılımcılardan Biri: Ölüm.

Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Diğer hiç biri insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu . göstermez mi?

Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır. Şu şekilde devam ederim: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

Katılımcılardan Biri : Hayır

Cüceloğlu : Şu saniye içinde olma olasılığı var mı?

Katılımcılardan Biri:Var.

Cüceloğlu: Yarın?

Katılımcılardan Biri:Evet.

Cüceloğlu:  30 yıl sonra?

Katılımcılardan Biri: Olabilir.

Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle hiç bakmamışlardır.

Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti?

Katılımcılardan Biri: Yoktur hocam.

Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz, az sonra telefonumuzun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar.

Katılımcılardan Biri: Hocam konuyu değiştirsek?

Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?

Katılımcılardan Biri: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular,tartışma ya da gerginlik konusu yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona “yüreğinizin taa derininden gelen bir “seni gerçekten çok seviyorum” demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

Burada bazı katılımcıların ağladığı olur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde “şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim?” diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?

Doğan hocanın Yüreğine sağlık…

Hint Felsefesinin Dört Temel Kuramı

Hint felsefesi, Hinduizm’in kuramlarının yazıldığı Veda’lara dayanır. Veda, bir çeşit ansiklopedidir. Eski ciltleri ilahilerle dolu iken, nispeten yeni bölümleri bu ilahi ve beyitlerin felsefi yorumlarını içerir.

Rigveda adı verilen bu metinlerde örneğin: “Tanrılar ve insanlar yokken bu evrende ne vardı?” gibi sorular sorulur. işte bu felsefenin 4 altın kuramı ise şöyle sıralanıyor.

 

1.Kuram:

”Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir”. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir …nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

 

2. Kuram:

“Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır.” Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. ‘Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı’ gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.

 

3. Kuram:

” İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır.” Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.

 

4. Kuram:

“Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.” Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle yola devam etmek gerekir.

Hintliler neden hep mutlu diye düşünür dururdum. Bu dört kuramı hayatına geçiren kişiler mutsuz olabilir mi?

Pisagor’un Adalet Kupası (Dikea)

pisagor kupası ile ilgili görsel sonucuÜnlü matematikçi Pythagoros (Pisagor)’un 2 bin 500 yıl önce icat ettiği ters çan biçimindeki bu kupa.

Bu kupa ilginç bir özelliğe sahiptir.

Kupanın altı delik olmasına rağmen içindeki asla dökülmez ne zaman ki kupaya doldurulan içki, kupanın sınır çizgisini aşar o zaman içindekiler son damlasına kadar akıp gider.

Ben bu kupayı ilk gördüğümde, günümüzde yaşadığımız ilişkiler aklıma geldi. İlişkilerde hep böyle değil miyiz?

Biriktirip biriktirip, hepsini tek seferde boşaltıyoruz.

Bu kupa size neyi anımsattı? Yorumlarınızı yazının altına paylaşabilirsiniz.

Çocuklarla göz hizasından konuşmak

Kaliforniya’ da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’ nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.

Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu.

İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.

Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

“Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini “

“Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim” dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

“Nasıl yani?” dedim.

“Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış . Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi.

Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi.

Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim.

Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.

Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?”

“Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum.

“Biz Frank’le konuştuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim? ‘ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır.

Çağrı Merkezi Operatörünün Sabrı

Bir şirketin yardım hattında kayıt altına alınmış bir telefon konuşması. Bu konuşma sonrası yardım hattındaki eleman işinden kovuluyor. Kovulduktan sonra da şirketi kendisini “Gerekçesiz” isten çıkardığı için mahkemeye veriyor. İşte telefon konuşması :

– Yardım hattı, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?

– Bir sorunum var.

– Nasıl bir sorun?

– Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?

– Gitti mi?

– Yok oldu!

– Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?

– Hiçbir şey.

– Hiçbir şey mi?

– Yazdığım hiçbir şey ekrana çıkmıyor.

– Hala programda mısınız yoksa programdan çıktınız mı?

– Bunu nereden bileyim?

– Ekranda bir “C” harfi görüyor musunuz?

– Bir “hece” mi…

– Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mi?

– Söyledim ya hiçbir şey yazmıyor.

– Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?

– Monitör ne?

– Ekranı olan yer, televizyon gibi… Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mı?

– Bilmiyorum.

– Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?

– Evet.

– Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mı bana söyleyin.

– Bağlı

– Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?

– Görmedim.

– Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.

– Evet buldum.

– Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bağlı mı diye bakın.

– Kabloya ulaşamıyorum.

– Ulaşmayın, bağlı mı diye bakabilir misiniz?

– Olmuyor.

– Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız….

– Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.

– Karanlık?

– Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.

– Ofisin ışıklarını yakın.

– Yanmaz.

– Neden?

– Elektrikler kesik.

– Elektrikler mi kesik. Tanrım…!(kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları her şeyi duruyor mu?

– Evet dolapta.

– Simdi bilgisayarı sökün , aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkana iade edin.

– Durum bu kadar kötü mu?

– Korkarım öyle!

– Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?

– “Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım”

Fırtına çıktığında uyuyabilirim

Bir çiftçi, fırtınası bol bir tepede bir çiftlik satın almıştı.

İlk işi bir yardımcı aramak oldu ama ne yakınındaki, ne de uzaktaki köylerden hiç kimse onunla çalışmak istemiyordu.

Çalışmak için müracaat edenlerin çoğu da çiftliğin yerini görünce, çalışmaktan vazgeçiyor.

“Burası pek fırtınalıdır, siz de burada oturmaktan vazgeçseniz iyi olur” diyorlardı…

Nihayet, çelimsiz, orta yaşlı bir adam işi kabul etti.

Çiftlik sahibi, adama “Çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sordu.
“Sayılır” dedi adam, “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.”

Çiftlik sahibi, bu alakasız sözü biraz düşündü, sonra üzerinde durmayıp adamı işe aldı.

Zaten, başka çaresi de yoktu.

Haftalar geçtikçe, adamın çiftlik işlerini gayet düzgün yürüttüğünü gördü, içi rahatladı.

İşler tıkır tıkır yürüyordu, ancak “o dehşetli fırtına gecesine” kadar…

Bir gece yarısı, fırtınanın müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu.

Yatağından fırladı; yardımcısının odasına koştu:

“Kalk! Kalk! Fırtına çıktı! Bu fırtına her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım!”

Adam, yatağından bile doğrulmadan, mırıldandı:

“Boşverin efendim; gidin yatın! Ben size fırtına çıktığında uyuyabileceğimi söylemiştim ya!”

Çiftçi, adamının bu rahat ve umursamaz tavrı karşısında çılgına döndü; öfkeyle kararını verdi.

Ertesi sabah, ilk işi bu adamı işten kovmak olacaktı.

Ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak elzemdi ki, hasarı ucuz atlatsın!

Çaresiz şekilde dışarı çıktı, saman balyalarına koştu.

Fakat o da ne? Saman balyaları birleştirilmiş, sıkıca bağlanmış ve üzerleri de muşamba ile örtülmüştü!

Ahıra koştu; ineklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı da sıkıca kapatılmıştı.

Tekrar evine yöneldi, evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı.

Çiftçi hayli rahatlamış bir halde odasına döndü ve yatağına yattı.

Fırtına, uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken şöyle mırıldandı:

“Fırtına çıktığında uyuyabilirim.”

 

Siz çıkacak fırtınalara hazır mısınız? Kişisel Gelişim Online  fırtınalara hazır olmanıza yardımcı olur!

Bir avuç kum tanesi gibidir aşk

Genç kız evliliğinin üçüncü ayında annesine geldi. Sevdiği adamla evlenmişti, sevildiğini de biliyordu. Ancak bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi. Anne kız herkesin terk ettiği sahilde gün batımını seyrettiler.

Anne uzun bir süre sessiz kaldı. Çocuklarına yapabileceği en güzel iyiliğin, onları dinlemek olduğunu biliyordu. Şimdi de dinledi. Genç kız da dinlenildiğinin farkındaydı. Akşamın çöküşüyle sakinleşen sular, karanlığı yavaş yavaş yudumlarken

“Bak!” dedi anne, nihayet. Kızının meraklı bakışları arasında sıcaklığını henüz kaybetmemiş bir avuç kumu avuçladı. “Siz severek evlendiniz. Elinizde olanın hepsi bu: Aşk! Kum taneleri kadar çok ve şimdilik sıcak.” Genç kız başıyla onayladı: “Evet, çok ve henüz sıcak.”

Anne devam etti: “Evlenerek aşkınızı avuçladınız, avuçlarınızda kalsın istediniz, hem çok hem sıcak kalsın arzu ettiniz.” Bu sırada avuçlarını hafifçe açıp kumları gösterdi. “Şimdilik avuçlarımda ve tutabiliyorum onları.”

Sonra parmaklarını sıkıca birbirine kapatıp avucundaki kumları sıkıştırınca kum taneleri parmaklarının arasından dökülmeye başladı. “Şimdi, aşkla kum tanesi arasında bir benzerlik daha ortaya çıktı,” dedi kızının yüzüne bakarak. “Aşkı hep aranızda tutmak istiyorsanız, hep sıcak kalsın ve eskimesin istiyorsanız, birbirinizin kişiliğini yok edecek biçimde eşine benzemeye ya da eşini kendine benzetmeye kalkma. “Bırakın, aşkı tutan kişilikleriniz olduğu gibi kalsın.

Parmaklar arasındaki mesafe gibi, kişilikler arasındaki mesafe de azaldıkça, aşk parmaklarınızın arasından kum taneleri gibi dökülüverir. “Aşkınız, iki ayrı kişi olduğunuz sürece çoğalır ve sıcak kalır. Biriniz diğeri adına kimliğini yitirirse aşk da sütunlarını kaybetmiş kubbe gibi çöker.

Unutma, iki sütun birbirinin yanında ancak birbirinden bağımsız oldukları sürece işe yararlar. Ağaçlar da öyledir… Yan yana olsalar da biri diğerine gölge etmez.” Annesi son olarak avucunda kalan kumu gösterdi. Yumruğunu sıktıkça dökülen kumlardan geriye sadece bir tutamcık kalmıştı.

“Bu bize yetmez,” dedi kız. “Yetmez…” Kalbinde taze bir heyecanla kızıllaşmış ufukta gözlerini gezdirdi. Yeniden umutlandı. Elini olabildiğince açıp alabildiğince kumla doldurdu avucunu. Yürüdü…

Kasadaki Çek Hikayesi

Borçları giderek artmakta olan bir iş adamı, umutsuzluğa kapılmış, hiçbir çıkış yolu göremiyordu.

Bankalar kredi talebini reddediyor, alıcılar da sürekli olarak ödeme talebinde bulunuyorlardı.

Tüm bunlardan bunalan adam, nefes almak için parktaki bir bankın üzerine oturdu ve başını iki elinin arasına alarak kara kara şirketini iflastan nasıl kurtarabileceğini düşünmeye başladı.

Tam bu sırada, yanında yaşlı bir adam belirdi ve “Seni bir şeyin rahatsız ettiğini görebiliyorum” dedi.

İş adamı, içinde bulunduğu durumu anlattıktan sonra, yaşlı adam “Sanırım sana yardım edebilirim” dedi. İş adamının adını sordu ve hemen ardından ona bir çek yazdı.

Yazmış olduğu çeki iş adamının eline tutuştururken

“Bundan tam 1 sene sonra bugün, yine bu bankta benimle buluşup bu parayı bana geri öde” dedi ve hızla oradan ayrıldı.

İş adamı, elindeki çeke baktı ve tam olarak 500,000$ olduğunu ve çekin de dünyanın en zengin iş adamlarından olan John D. Rockefeller tarafından yazıldığını gördüğünde gözlerine inanamadı.

“Bu para hemen tüm sorunlarımı çözebilir” diye düşündü.

Ama çeki hemen bozdurmak yerine, bir süre kasasında saklamaya karar verdi.

Çünkü o çekin orada olduğunu bilmek, kendisine bir rahatlık ve güvence verecekti. İşler çok daha kötüleştiğinde bu çeki hemen bozdurabilirdi.

İşte bu iyimserlikle işlerine çok daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşan iş adamı, o günden itibaren işlerini düzeltti, daha büyük satışlar yaptı, borçlarının da tamamını ödedi. Bir zamanlar iflasın eşiğinde olan şirketine başarı üstüne başarı kazandırdı. İşin garibi, o çek hala kasasında bozdurulmamış olarak duruyordu.

İş adamı, tam bir sene sonra, aynı park, aynı bank, aynı gün ve saatte yaşlı adamla buluşmaya gitti elinde 500,000$ olan çekle. Yaşlı adam da sözleştikleri gibi aynı anda geldi.

İşadamı, elindeki çeki yaşlı adama tam uzatıyordu ki, telaş içindeki hemşire koşar adımlarla yanlarına geldi. “Sonunda seni buldum” diyerek yaşlı adamın koluna girdi.

“Umarım sizi rahatsız etmemiştir” diye iş adamına sordu.

“Yıllardır evden kaçıp, kendisini insanlara Rockefeller olarak tanıtıyor.

Aslında o sıradan biri ve elinizdeki çek de üzgünüm ama karşılıksız.” diyerek açıklama yapan hemşire, yaşlı adamı kolundan tutarak oradan uzaklaştırdı.

Tüm bunlardan sonra iş adamı, orada bir süre hareketsiz kaldı.

Tüm bir yıl boyunca, bu karşılıksız çeke güvenerek pek çok iş başarmış olmanın tuhaflığını hissetti.

Aslında hayatını değiştiren şeyin, o günlerde çok ihtiyaç duyduğunu sandığı para olmadığını fark etti.

Son bir yıl içinde elde ettiği bu mucizevi başarının kaynağının, tamamen kendisine duyduğu özgüven ve içindeki güçten geldiğini anladıktan sonra, gülümseyerek yoluna devam etti.

Ya Sizin başarılı olmanız için neye ihtiyacınız var?

O ihtiyacınız olan şey kasanızdaymış gibi davransanız ne kaybeder, ne kazanırsınız?

Öldükten sonraki farkındalık neye yarar?

Bir adam öldü…
Öldüğünü fark ettiğinde, Sorgu Meleği elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını gördü.
Melek ile adam arasında şöyle bir konuşma geçti:
Melek: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı…
Melek: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Melek: Sahip oldukların
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim… Param…
Melek: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Melek: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Melek: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Melek: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait.
Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Melek: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Melek: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Melek: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun Allah’a ait.
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Melek’nın elinden alıp açtı…
BOŞTU!
Melek: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Melek: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi.
Hayat sadece bir andır.
HER ANI DÜZGÜN YAŞA. İYİ İNSAN OL. ÇÜNKÜ BU DÜNYADA KÖTÜLERDEN ÇOK VAR. BİR GÜN BU DÜNYADAN GÖÇÜP GİTTİĞİNDE ARDINDAN ‘İYİ İNSANDI’ DESİNLER.

Ghandi’nin harika bakış açısı

Bir gün bir anne, yanına oğlunu alarak Gandhi’yi ziyarete gitmiş. Annenin amacı, dünyanın en büyük liderlerinden biri olan Gandhi’den yardım istemekmiş. Oğlu şekere bağımlıymış ve şekere olan bu tutkusunu bırakabilmesi için Gandhi’nin yardımını istiyormuş.

“Gandhi, oğlum çok fazla şeker tüketiyor. Lütfen bunun sağlığı açısından çok sakıncalı olduğunu söyler misiniz?“

Gandhi, sabırlıca annenin bu yakarışını dinledikten sonra, oğluna akıl vermeyi reddetmiş ve iki hafta sonra geri gelmelerini söylemiş. Anne, oldukça hayal kırıklığına uğramış şekilde Gandhi’nin yanından ayrılmış. İki hafta sonra, geri gelmişler.  Gandhi, oğlanı bir kenara çekmiş ve bu kadar fazla şeker yemeyi bırakmasının en doğrusu olduğunu söylemiş. Oğlan, şekeri bırakmak için elinden geleni yapacağı cevabını vermiş. Ardından, anne Gandhi’yi bir kenara çekip, merakla, neden bunu iki hafta sonra yaptığını sormuş.

Gandhi gülümsemiş ve “İki hafta önce, ben de bir şeker bağımlısıydım. Şekeri bıraktığımda neler olduğunu görmem için vakte ihtiyacım vardı.” cevabını vermiş.

Tarık Akan’ın Vefası

Bugün hayata gözlerini yuman ünlü oyuncu Tarık Akan bir TV programında anlattığı hikayedir. Çok etkilendiğim için paylaşmak istiyorum.

Babasının tayini çıktıktan sonra Kayseri’ye gittiklerini ve Sümer İlkokulu’na devam ettiğini söyleyen Akan, hayatını değiştiren Ayla öğretmenini şöyle anlattı:

“Okuma-yazmam yok. Öğrenmemişim. Ayla öğretmenimin eline düştüm ilkokul 1’de. Beni ilkokul 2’den 1’e indirdiler okuma yazma bilmediğim için… Tekrardan 1’den başladım. Fakat o yılın sonunda bir kekemelik başladı bende. Normal konuşurken tıkanıyorum, kelime çıkmıyor, ayaklarımı yere vuruyorum, çıkmıyor, çıkmıyor. İkinci sınıfın sonundaydı. Ayla öğretmenim bana aynen şöyle yaptı: ‘Tarıkçım ne olursun heyecanlanma oğlum. Nerede tıkayınyorsun?’ diye sordu. Peki dedi, bir yıl öyle geçti. İçimden okumayı öğrendim ama yüksek sesle okuyamıyorum hala. ‘Peki oğlum, şimdi senin en kolay söyleyebileceğin ne var hayatında, ne çıkıyor ağzından?’ dedi. ‘Hele’ dedim. Peki dedi takıldığın kelimenin başına hele koy, sonra konuş dedi… Ben ondan sonra bütün kelimelerin başına hele koyarak konuşmaya başladım ve ilkokul 3. sınıfta aritmetiğim müthişti ve beni yarışmalara sokuyordu. Soruyu tahtaya yazarken hemen formülü çıkartıyordum. Yarışmalarda hep birinci çıkıyordum ama hep ‘hele’li konuşuyordum. İlkokul 5 bitti.Babamın yine tayini çıktı, İzmit’e geçtik. Yıl 1962 idi.”

52 YIL SONRA ÖĞRETMENİNE ULAŞMAYI BAŞARDI
Daha sonrasında öğretmeninin izini kaybeden Tarık Akan, geçen yıl öğretmenler gününde uzun bir uğraş sonucunda Ayla öğretmenine ulaşmayı başarmış.

Önce soyadından Kayseri’deki aynı soyadlı kişileri arayan ve herkese tek tek öğretmenini, nerede okuduğunu ve hakkında bildiklerini anlatan Akan, en sonunda öğretmeninin İstanbul’daki kardeşine ulaşmış ve ondan telefonunu öğrenmeyi başarmış.

Ayla öğretmeninin Ankara’ya torununun yanına gittiğini öğrenen Akan, “Bende başladı gözyaşları. Öğretmenimi arıyorum tam 52 yıl sonra! Açtım, ‘Öğretmenim ben Tarık Akan’ım’ dedim. ‘İnanmıyorum Tarıkcık sen misin?’ dedi. ‘Benim öğretmenim’ dedim. Biz başladık konuşmaya. Dün değil önceki gün bana bir mesaj çekti, ‘Tarık oğlum seninle gurur duyuyorum’. Nasıl duygulandım birden. Dedim ki ‘Sevgili öğretmenim, beni ben yapan sensin. Senin ellerinden öperim, karşında saygıyla eğilirim senin’ dedim” diyerek yaşadığı o heyecanını izleyenlerle paylaştı.

BENİ BEN YAPAN AYLA ÖĞRETMENİMDİR
Tarık Akan, Ayla öğretmenine olan vefa borcunu da şu sözlerle dile getirdi:

“Benim öğretmenim bana o gücü vermemiş olsaydı, ben şimdi kekemeydim, konuşamıyordum. Ben ben değildim. Her şeyimi bana veren odur.”

Halk adamı olmak başka şey

Aydın Valiliği’ne atandığında, henüz üç dört günlük vali iken Nazilli SSK Hastanesi ile ilgili bir şikayet kulağına çalınır.

Hiç vakit kaybetmeden hastaneye gider.

Tebdil-i kıyafet gelir.

Acil bölümünden girer.

Oradaki görevli bir hemşireye der ki “Başhekimin odası nerede?”

Hemşire şöyle bir bakar Yazıcıoğlu’na. Tanıyamaz tabi.

Küçümseyici bir ses tonuyla ” Üst kata çık, koridorun sonundan sağa dön, sondaki oda” der. Yazıcıoğlu üst kata çıkar. Başhekimin odasını bulur.

Kapısı açıktır ama başhekim odasında yoktur. İçeri girer.

Tam o sırada başhekim gelir. “Buyrun ne istiyorsunuz ?” diye sorar.

Yazıcıoğlu, rahatsız olduğunu, tedavi olmak istediğini ama parası olmadığını söyler.

Başhekim kendisine “Burası hayır kurumu değil, paran yoksa tedavi olamazsın” der.

Yazıcıoğlu, “Devletin görevi vatandaşına bakmak değil mi doktor bey ?” der.

Başhekim sinirlenir ve Yazıcıoğlu’nu odasından kovar.

Sessizce aşağı iner, hastanenin iki sokak arkasında bekleyen makam aracına biner, arabada onu bekleyen yardımcısına “Gerekli yazışmalar hemen bugün yapılsın yarın görevden alınma yazısını kendisine bizzat ben vereceğim” der.

Ertesi gün bu sefer resmi giyimli, kıravatlı, takım elbiseli olarak gider hastaneye.

Elinde rulo halinde bir kağıt.

Bu sefer makam aracı hastane girişine kadar gelir.

Herkes şaşkındır.

Dün gördükleri yamalı pantolonlu, kasketli, yırtık gömlekli adam meğerse yeni atanan Aydın Valisiymiş…

Vay be ! der görevliler.

Hiç vakit kaybetmeden Başhekimin odasına çıkar.

İçeri girer.

Başhekim dona kalır.

Siz ? Ama siz ? der.

Bugün itibariyle başhekimlik ünvanından azledilmiş bulunmaktasınız der, elindeki görev azli belgesini uzatır ve ayrılır hastaneden.

Sanırım bu Vali’yi hepiniz tanıdınız.

Mekanı Cennet olsun!

Neden daha çok böyle valiler yetiştiremiyoruz?

İshak Alaton’dan hayat dersi

Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur.

Herhalde iş adamı olduğum için.

Ben, “paranın iki kişiliği vardır” derim.

Birincisi;
para bir değiş tokuş aracıdır.
Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz.

İkincisi ile
gelecek korkusunu yenersiniz.

“Yaşlılığımda çaresiz,
muhtaç, perişan kalmam, çünkü kötü günler için paramı bir kenara ayırdım” dersiniz.

Ama para ötesi, yani
para-üstü bir konu daha vardır. Bunu parayla satın alamazsınız.

Bunun adı
zevk ve keyiftir.

Zevk almak, keyif duymak, ancak KÜLTÜR ile mümkündür.

Resimden zevk almak için sergiler bedava,
müzik, kaset ve diskler üç otuz para.

Ayrıca konserler de pahalı değil.
Tiyatrolar hamburger fiyatına…
Aşk ve sevgi zaten bedelsizdir.

Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da
bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız,
kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz.

Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz?

Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir?

Yaşlılığınız için biriktireceğiniz kötü gün parası kadar belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır.

Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür.

Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin !..

İster genç olun, ister yaşlı, yaşınızla barışık değilseniz
ihtiyarsınız demektir.

Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.

Yaşlılar ölüme daha yakın derler. Ama ölüm nüfus kâğıdı sormuyor.

Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmektir.
Fidanları dikmeye başladım bile.

Ceviz fidanı 8 yıl sonra ağaç olup, ceviz verirmiş.

Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım.

Bu kez kendi cevizlerimi…

(İshak ALATON)

Yapıcılık mı kolay eleştirmek mi?

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış.

Büyük usta, öğrencisini uğurlamış.

Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş.

” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma” diye ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.

Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.

İkincisinde, onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”

– Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
– Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
– Asla bilmeyenle tartışma.

İyilik Yap, Denize At!

Adı Fleming’di ve fakir bir çiftçiydi.

Ailesi için para kazanma çabasında olduğu bir gün, yakındaki bataklıktan gelen , yardım isteyen bir ağlama duydu.
Aletlerini yere düşürdü ve bataklığa koştu.

Orada, beline kadar ıslak ve siyah hayvan dışkıları içinde batmakta olan bir çocuk buldu, ağlıyordu ve kendini kurtarmak için çaba sarfediyordu.

Çiftçi Fleming , yavaş ve korkunç bir ölüme gitmekte olan çocuğu kurtardı.

Ertesi gün çiftliğe çok güzel bir araba geldi.

Seçkin bir şekilde giyinmiş soylu bir kişi arabadan çıktı ve kendisini Çiftçi Fleming’in yardım etmiş olduğu çocuğun babası olarak tanıttı.

Soylu adam “Ben bunun karşılığını vermek istiyorum”, dedi.

“Siz benim oğlumun hayatını kurtardınız.”.

Fakir çiftçi ‘Hayır, yaptığım için bir ödeme kabul edemem’ diye yanıtladı.

O anda, kulübenin kapısında çiftçinin oğlu göründü.

“Sizin oğlunuz mu ?” diye sordu soylu adam.

Çiftçi, gururlu bir şekilde “Evet”, diye yanıtladı.

‘Size bir anlaşma yapmayı öneriyorum. Oğlunuza, oğlumun yararlanacağı aynı seviyede bir eğitim sağlamama izin verin. Eğer oğlunuz babasına benziyorsa, ikimizin de gurur duyacağı bir insana dönüşünceye kadar gelişeceğinden şüphe duymuyorum.’

Ve çiftçi kabul etti. Çiftçi Fleming’in oğlu zamanının en iyi okullarına gitti ve Londra St. Mary Hastanesi Tıp Okulunu bitirdi.

Kendini tüm dünyada Dr. Alexander Fleming adıyla tanıtıncaya kadar durmadı;

Penisilinin kaşifi.

Yıllar sonra, aynı soylu adamın bataklıktan kurtarılmış oğlu, zatürre (Pnömoni) hastalığına tutuldu.

Bu kez onun hayatını kim kurtardı ?…

Penisilin.

Soylunun adı nedir?

Sir Randolph Churchill.

Oğlunun adı nedir?

Sir Winston Churchill.

 

Bacayı indir, bacayı kaldır!

Bir toz duman… Çıplak insan ayaklarının ve nalsız hayvan izlerinin sıralandığı yollardan gürüldeye homurdana bir otomobil geçiyor.

Uzaktan besli, dolgun gövdeli köpeklerin sesleri camları gıcırdattı:
— Hovv… hov… hov… bu, sivri bir diş gibi Maden Ocakları Müdürünün etine saplandı. Müdür yüzünü buruşturdu. Kulakları dikildi.

Siz diyeceksiniz ki bir adam köpek sesi duyunca ne olur?

Bu, benim için, sizin için böyledir. Bir şey olmaz. Köy köpeklerinin gürültüsü bizlere nihayet yabancılığımızı hatırlatır. Bu bir yabancıya karşı gösterilen hayretin ilk belirtisi ve yalnızlığın ilk işaretidir. Eğer biraz daha hatıranız varsa, o nihayet size bir korku, bir ürkeklik verecek, bacağınızdan ısırılıyormuş gibi olacaksınız. Ocak Müdürünün kafasına köpeğin sesi bir diş gibi battı ve derhal bir şimşek gibi çaktı, kafasında loş dehlizler aydınlandı. Karanlıkta ara sıra gerinerek uyuyan hatıralar kalktılar, birbirlerini dürttüler ve bir asker safı gibi dizildiler.

Müdür, besli bir köpeğin bağırdığı yerde refahın derecesini anlayabilecek kadar tecrübeliydi, zeki idi, kısaca tam bu işin adamı idi. Hasta, yoksul köylerin cılız, tüyleri uyuzlaşmış, sesleri kısık köpekleri vardır. Zengin ve kibar köylerin muhafızları da mağrur, alınları yukarda ve heybetlidir. Sesleri dağdan dağa bir kasırga gibi hükmeder.

Müdür bunları düşündü ve:
— İşçilerin gündeliği umduğum gibi az olmayacak?… diye sesin ilham ettiği sonuca vardı.

Otomobil, yabancıyı az zaman sonra gözün alabildiği kadar uzanan yemyeşil bir ot denizine çıkardı. Bu denizin ortasında renk renk kor bir koyu, yakıcı gelincikler, su üstünde yüzer gibi bu sonsuz denizde çalkalanıyordu.

Derenin öbür tarafında sararmış olgun tarlalar kocaman bir yumruğa benzeyen başaklarını dizleri üstünde dinlendiriyordu. Her şeyi gürbüzdü, otlar gürbüzdü. Biraz ötedeki ağaçlar gürbüzdü, yapraklar gürbüzdü, yıkık duvarlardan taşan dallar, olgunlaşan meyvelerini tozlu yollara salıvermişti.

Buğulu erikler, güneşin altında kıpkızıl alevden bir yuvarlak gibi yanan narlar, kâh kütüklerinden, kâh bir çardağın üstünden dalgın dalgın vücutlarını salıveren iri taneli üzümler, sonra beyaz, tertemiz kiremitli evler, temiz elbiseli çocuklar onun tahmininde aldanmadığını gösterdi.

“Gümüşlükurşun” Maden Ocakları Müdürü bu güzel, bu şirin ve zengin ovaya denebilir ki ilk bakışında hayran oldu.

***

Müdür, köylülerden öyle tatlı yüz, öyle candan bir dostluk gördü ki, her gün ziyafetten ziyafete gitti. Her ziyafet onda yeni bir âlem keşfetmiş gibi his bırakıyordu.

Güzel ve bereketli ovanın mahsulü onu gayet kolaylıkla kendisine ısındırdı. Bir hafta sonra da köy zenginlerine ziyafet veriyor, Ermeni tercümanı vasıtasıyla hergün bir şeyler öğreniyordu.

Bir gün, ihtiyar Muhtar Ömer Ağa, kıvrık sakalını sıvazlayarak, buraların şöhretinden şöyle bahsetti:
— Hey Çelebi… Lokman Hekim ölüme çareyi burada buldu, kitaba yazdı. Neylemeli ki kitap suya düştü, eridi… Ölüme çare bulamadı ama, Lokmanın kitabının eriyen yaprakları buranın topraklarına karıştı. Onun için buraya ne eksek biter., çıplak ayakla basan hemen insan çıkar… bire elli buğday buradan gayri nerede var?

Müdür zembereklenmiş gibi yerinden sıçradı, sordu:
— Bire elli miş?
— Ya ne zannetin Çelebi!..

Müdür, bundan sonra arazi sahiplerini teker teker davet etti. Tercümanını yanına alıp şöyle bir ağaların oturma odaklarına gitti. Hemen hepsine şöyle söylüyordu:
— Ben bu Lokman Köyü’nü çok beğendim. Belki de çoluğumu, çocuğumu alıp burada yerleşmek de mümkün olur. Hele sizden çok memnunum, nerede Avrupa’nın o dalavereci insanları… Ben burada kendimi emniyet içinde görüyorum… bana biraz tarla satmaz mısınız?..
— Satarız… Ama, dönümü elli liradan aşağı idare etmez… Başka türlü veremeyiz.

***

Müdür, “Gümüşlükurşun” Maden Ocakları İşletme Müdürüne rast geldi. Dert yandı:
— Bilsen şurada bir çiftlik sahibi olmak hem maden için kârlı olacak, hem de bizim için… Seninle de ortak olurduk… bir çaresini bulsak da biraz toprak alabilsek.. Çok para istiyorlar… böyle satın almanın imkânı yok…

İşletme Müdürü:
— Fazla düşünceye lüzum yok… Kolay iş…
— Nasıl… Nasıl?..
İşletme Müdürü gülümsedi:
— Çok kolay… Bacayı şöyle biraz indirdin mi, iş bitti demektir. O zaman dönümünü on kuruşa pahalı deriz. “Kezzap”, “Zaç yağı”(Demir sulfat) nelere kadir değildir.
— Vallahi sen dahisin. Fakat bacanın kısaltılması için bir sebep?…
— Düşündüğün şeye bak… Onu Haçik’e bırak… o, köylülerin ağzından girip, burnundan çıkmayı mükemmel becerir.
— Sahi yapar mı dersin?
— İşten bile değil!..

***

Haçik, köylüler arasında itibarlı adamdı. Onun için herkes “dinince dinlensin” derdi.

Haçik, kat kat kırışık ensesi, yağlı yakası, düşük kıranta bıyıkları, gür ve yozuna büyüyen sazlar gibi çarpık çurpuk kaşları ile bir acayip mahlûktu. Hele Bektaşi nüktelerine ve nefeslerine bir Bektaşi babası gibi vakıftı.
Köy kahvesinde ağaların meclisine girdi. Kâhya tütün kesesini uzattı:
— Haçik Ağa, çek bakalım… diye iltifat etti.

Onun bugün sinsi bir hâli vardı. Heyecanla bir tehlikeyi haber vermek ister gibi söze karıştı:
— Bir Mevlânın kullarıyız. Yollarımız ayrı olsa da… Kudüs’le Mekke bizi ayırmaz…
— Öyle öyle… Haçik Ağa…
Sesler:
— Yaman adamdır vesselam…
İhtiyar bir köylünün Haçik Ağa’nın sözlerinden gözleri dolu dolu oldu. Yanındakine yavaşça:
— Bu adam gizli din kullanıyor diyorlar, dedi. Biri atıldı:
— Yalansa doğru olsun!..

Haçik, anlattı:
— Söz aramızda… Görüyorsunuz ya… yatırın başı ucundaki şu selviyi… bir de öteye bakın koskocaman baca!.. Şimdiye kadar zatı şerifin selvisinden daha yüksek bir şey var mıydı?
Bütün köylüler:
— Yoktu…
— Şimdi?..
— Şimdi var…
— Baca…
— Baca… Baca evet… Evet.
— Acırım size… Vallahi iki gündür gözüme uyku girmez oldu. Zatı şerifler çok kızgın şeylerdir. Hep birden seslendiler:
— Doğru… Kabahatimiz var… Fakat ne yapalım el adamı dinler mi hiç?..
— Dinletmeli!..
İnceli kalınlı, genç ihtiyar sesler:
— Doğru, doğru!.. Fakat Frenk’tir anlamaz ki…
— Ben giderim… Köylüler bacanın yarıya kadar indirilmesini istiyorlar, derim anlatırım… O da Müslümanların dinine hürmet eder… Müslüman dostudur. Piyer Loti adında bir Türk dostu vardı. Hani canım gazeteler hep resmini yaparlardı. İşte bizim müdür onun yeğenidir, yarı Müslüman sayılır. Amcasının evinde Allah hakkı için söylüyorum, iki elim yanıma gelecek, cami vardı. Kâhya okur yazar adamdı, başını salladı:
— Bilirim, dedi, gazetede ben de okudum. Allah din kısmet etsin…
— Amin!
— Amin!

Köylüler gözlerini ümitle açtılar, yalvarır gibi söylediler:
— Haçik Ağa, şunu bir yaptırsan yok mu?
— Yapıldı bilin… İnsanlar birbirleriyle dost olmalı. Bir Allah’ın kuluyuz. İyilikler yanımızda kalır…

***

Baca yarıya kadar indi. Köy derin bir nefes aldı. Bir felaketten kurtulmuş gibi sevindi. Direktör ve İşletme Müdürü, Haçik Ağa’ya bir şişe mastika hediye ettiler. Köylüler ona bol bol ziyafet çektiler…
Baca kısaldı…

Baca, boğucu gaz atan bir top namlusu oldu. Durmadan dinlenmeden bombardıman etti, hangi bombardıman bu kadar kanlı, bu kadar uzun sürdü?

Yirmi dört saatte bir defa bile sönmeyen ocak, bir taraftan kükürt savuran, bir taraftan zaçyağı yağmuru serpen bir zehir denizi oldu. Eczanelerde, kimyahanelerde saklanan zehirler burada bir dere gibi aktı. Bir yağmur gibi her yeri bastı. Rüzgâr bu ağır gazları bir kurşun gibi toprağa yaydı. Mermer üzerine dökülen kezzap onu nasıl paramparça eder, didilmiş nir pamuk yığını hâline koyarsa, topraklar da öylece harap oldu.
Toprak güzel rengini kaybetti. Soluk, ölüm duygusunu veren bir hal aldı.

Yeşillikler bir anda sarardı, ertesi sene gürbüz ağaçlar kupkuru bir iskelet hâline geldi. Bahar bir hazan gibi girdi ve kimse baharın geldiğini anlayamadı. İri boylu otlar cüceleşti, cılızlaştı. Nihayet kayboldu.

O nazlı, güzel çiçek denizi kurudu, şimdi ortada sonsuz bir çöl var. Sanki dünyanın vahşi sürüleri ayaklarıyla, dişleriyle, tırnaklarıyla burayı eştiler. Eski zamanların karınlarına bir mahallenin evleri sığan hayvanlar susuzluklarını burada dindirdiler.

Artık buradaki rüzgârlar Samdan başka bir şey değildi. Ovada ancak ölüm ekildi ve sefalet biçildi, şen sesli, dolgun vücutlu, gözleri parlak, sevimli zeki hayvanlar, yavaş yavaş ahmaklaştı. Öküzler zayıf, nesli tükenen bir akrep haline geldi. Atlar kişnemeyi, koşmayı unuttular. Sarsak başlı, düşünceli bir acayip mahluk haline girdiler, sanki bir kaplumbağa… İki sene sonra uzaktan ses, müdürün kulağının memesini bir diş gibi kapan köpeğin tüyleri döküldü. Karnı sırtına yapıştı. Artık bağıramıyor, güç halle ağzını açarak havlamanın taklidini becerebiliyordu.

Bir hayalet gibi yavaş yavaş sürüklenen hayvanlar da kimi ahırlarından çıkmaya takat bulamadı, kimi düştü öldü, kimi yatalak hasta oldu.

Bahar hayvanlar için bir haradır. Bütün tabiat, sinirleri damarlara ve bütün canlıların uzviyetine coşkun bir hayat neşesi verir. Halbuki bu bahar, ne güzel bir kuzu yavrusu göründü, ne sevimli bir eşek, ne bir buzağı, ne bir tay sesi duyuldu.

İnsanlar da soldular. Sert kemiklerin üstünü, buruşuk bir deri kefenledi. Dudakları kurumuş yosunlara benzedi. Yeşilimsi beyaz ölü rengi fersiz gözlerin etrafını kapladı.

Kır yollarında cıvıldaşan insanlar bir hayal oldu. Artık köy halkı değneklere dayanarak, öksüre öksüre ve iki adımda durup dinlene dinlene dolaşabiliyordu. Tümünün ciğerlerini kurşun tozu kapladı. Atların üstüne elini dokundurmadan hoplayan eski süvari çavuşu şimdi yerinden kalkmak için koltuk değneğinin ve birkaç adamın yardımını bekliyor.

Günler öyle geçti, her geçen gün sanki köylülerin damarlarını açtı, kanlarını boşalttı, boşalttı….

Bacanın etrafında köyler için artık düğün, balıkların konuşması, öküzlerin yumurtlaması gibi acaiplikler arasına girdi. Bir mucize olarak doğan çocuklar da yaşamadı.

***

Köylüler son bir yardım diye Maden Ocaklarının Müdürüne koştular:
— Çelebi bize ne verirsen ver de artık tarlaları satalım…
— Ağa iyi ama ne yapalım, Allah bir afettir verdi.
— Hani vaktiyle istemişsiniz de onun için söylüyoruz.
— İşe yaramaz ya… Ne istersin?..
— Ne olacak canım…
— Ben burayı mal olsun diye değil, size bir yardım olsun diye alacağım. Dönümü yarım lirada…
— Eh ne yapalım?… Peki olsun…

Maden Ocakları Müdürü bütün köylünün arazisini satın aldı. Köylüler heybelerini sırtlarına vurarak, tozlu yollardan uzaklaştılar. Fakat her adımda, her izde bir hatıra buldular. Ayakları yürümedi, köylerini ana ana gittiler. Kimi öldü, kimi dere kenarlarında, kimi ağaç altlarında yurda hasretin acılığını duydu. Döndü. O, zehirli havayı doya doya teneffüs etmek için geri geldi. Bu zehirli hava, sanki onları yaşatacak, sanki onlara derman olacaktı.

Bir çokları yamaçtan köylerine baka baka, gülümseyerek bir taş parçası üstünde can verdi, sağ kalanlar ellerindeki para ile ne yapabilirdi. Döndüler, dolaştılar, nihayet maden ocaklarına amele oldular. Bu da bir teselli idi, hem kazanacaklar, hem de köylerinden ayrılmayacaklardı.

***

Ocak insan eriten bir makine gibi çalıştı. Maden ocaklarının yanında taşları olmayan adsızların sonsuz mezarlığı uzadı gitti.

***

Baca hâlâ yarım. Çünkü daha sekiz on adam var ki topraklarını satmadılar. Birikmiş servetlerini yiyip her şeyi olduğu gibi muhafaza ediyorlar.

Onlardan biri kötürüm, biri pehlivan, ötekiler delikanlılardı.

Nihayet mal sahiplerinin de ambarları boşaldı, kuyularında suları çekildi, hayvanları öldü. Tatlı yenip tatlı konuşulan evler şimdi bir sinek vızıltısı, bir hastanenin iniltili koridoruna ne kadar benziyordu. Sonunda açlık, sıcak iklimlerin ormanları arasında eşinen kaplanlar gibi öteyi beriyi sarstı. Onlar da topraklarını satmak istediler. Fakat kimse para vermedi.

Bir gün yedi köylüyü maden ocağı yolunda yan yana devrilmiş buldular. Bir delikanlının göğsünden şu dilekçe çıktı:
Gümüşlü Kurşun Ocağı Müdüriyetine,
Efendim,
Boğazı tokluğuna maden ocağına kaydedilmemizi rica istirham eyleriz.

***

Artık üç köyde satılmadık toprak kalmadı. Yirmi, otuz bin dönüm araziye hudut çekildi. Yeni arıklar açıldı, toprak gübrelendi ve fabrika bacası tekrar yükseldi, hem o kadar ki, eski selvi onun yanında bir fidan gibi kaldı.

***

Üç köyün Yemen’de esarette bulunup köye dönen askerleri şaşırdılar. Çişftlik kâhyası onları:
— Köy arıyoruz diye çiftlikte hırsızlık edeceksiniz. Burada köy, möy yok haydi… geldiğiniz yere… Sizi açıkgözler sizi… Defolun, yoksa jandarmaya haber veririm, diye başından savdı.

SADRİ ERTEM
1933

Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer!

Emma Bombeck Avustralya’da kanserden öldü.. Ölümünden hemen önce şunları yazmış…

“Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;

Hastayken yatağa girer dinlenirdim.

Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..

Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..

Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..

Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım..

Yerler leke olacak diye korkmazdım..

Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım..

Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..

Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..

TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim..

Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim..

Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla “Önce git ellerini yüzünü yıka” demezdim..

Onlara daha çok “seni seviyorum”, ondan da daha çok “özür dilerim” derdim..

Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..

Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..

Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..

Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah’a şükredin..

Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor..

Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz..”

Sokrates öğrencilerini nasıl seçerdi?

Öğrencilerinden biri, Sokrates’e sordu:

Saygıdeğer hocam, uzun zamandır sizi takip ediyorum.

Her dediğinizin bir mantığı olduğunu görüyorum.

Ancak kafamı kurcalayan bir şey var.

Sizden ders alabilmek için yanınıza gelen herkese, bu gölcüğe bakıp ne gördüklerini soruyorsunuz?

Sahi bu gölcükte ne var?

Bu işin öğrencilikle ne ilgisi var?

Socrates, bu suale şu cevabı verdi:

“Bu, bir imtihan.”

“Havuzda balıkların yüzdüklerini söyleyen herkesi yanıma alır, ders halkama dahil ederim.”

“Ama havuzda kendi imajlarının aynalanmasından, kendi akislerinden başka bir şey göremeyenler, kendilerine aşık insanlardır. Benim onlara verebileceğim bir ders olamaz.”

Aynı soru ancak bir birinden zıt iki sonuç

Uyuşturucu bağımlısı bir babanın, iki çocuğundan biri aynı babası gibi uyuşturucu bağımlısı olmuştur ve hapisaneye girmiştir. İşin ilginç yanı aynı babanın diğer oğlu ise büyük bir şirketin genel müdürü olmuştur.

Bu olay gazetecilerin çok dikkatini çeker ve hapisanedeki baba ile görüşme yapmaya giderler. Görüşme sırasında adam, asla oğullarını birbirinden ayırmadığını, ikisine de aynı şekilde davrandığını üstüne basarak belirtir ve söyle der;

Nasıl büyüdüklerini bilmem. Çünkü ikisiylede hiç ama hiç ilgilenmedim.

Bunun üzerine daha çok şaşıran gazeteciler, oğullar ile görüşmeye karar verir. Hapisdeki oğluna gidip, ona niçin bu durumda olduğunu sorarlar. Cevap üzücü, fakat bir o kadar da açıktır:

Babamı tanıyorsunuz, başka ne yapabilirdim ki ?

Asıl olayın ilginç yönü, şirket yöneticisi olan oğlun düşüncesidir. Gazeteciler onunla da röportaj yaparlar ve ona da nasıl bu duruma geldiğini sorarlar. Çevap çok ilginçtir:

Babamı tanıyorsunuz, başka ne yapabilirdim ki ?

CEO’ların Babaları Onlara Ne Demiş?

Babalar her zaman en iyisini bilmeyebilir, ama çoğu zaman çocuklarının hatırlayacağı ve kariyerlerinde kullanacağı öğütleri paylaşırlar – ister doğrudan, ister dolaylı olarak. Kim olduğunuzu unutmamaktan, belirsizliği benimsemeye kadar, dünyaca ünlü CEO’ların babalarından öğrendiklerini,  sizlerle paylaşıyoruz.

“Dikkatin dağılmasın.” Jim Koch, Samuel Adams’ın kurucusu

“Babama danışmanlık işimi bırakıp kendi bira fabrikamı açmaya karar verdiğimi söylediğimde bana en iyi ve kötü tavsiyeleri verdi. Ona ilk gittiğimde bana bunun berbat bir fikir olduğunu söyledi. Aslına bakarsanız işimin hiçbir zaman tutmayacağını ve büyük balıkların beni canlı canlı yiyeceğini söyledi.”

Koch, babasının bu endişelerini görmezden geldi ve planını gerçekleştirmeye başladı. Sonrasında babası, bu zamana kadar Koch’un aldığı en güzel tavsiyeyi verdi: “Her şeyden önce biranın kalitesine odaklanmam gerektiğini söyledi. ‘İyi bira yap ve pazarlamayı kafana takma. İnsanlar bira içer, pazarlama değil. Dikkatin dağılmasın. Tek endişen bira olsun.’ Ben de ona bunu yapacağıma dair söz verdim.”

“Takip eden olma.” Russell Simmons, eğlence sektörü lideri

Simmons, babası Daniel Simmons’un, onu her daim sokaklara ve Amerika’daki siyah insanların çektiği acılara bağlı kalmaya teşvik ettiğini söylüyor. Babası New York Eğitim Enstitüsü’nde devlet okulu müdürü olarak çalışmış, sonrasında da New York Pace Üniversitesi’inde Siyahlar Tarihi Profesörü olmuştu.

“O bir kültür, sanat ve şiir adamıydı. Bana örnek olarak bir yol haritası vermişti, çok da havalıydı, o yüzden hep onun gibi biri olmak istedim.”

Simmons, babasının ona verdiği ve hayatında aldığı kararlarda hep dikkate aldığı bir tavsiyeyi paylaşıyor: “Kendin ol. Takip etme. Koyun olma.”

“Güçlü bir iş etiği ortaya koyardı, ama onun için öncelik her zaman aileydi.” Rosalind Brewer, Walmart’ın CEO’su

Walmart’ın CEO’su Rosalind Brewer, Detroit’te beş çocuğun en küçüğü olarak mavi yakalı bir hanede büyüdü. Babası üç işte birden çalışıyordu ve güçlü bir iş etiği vardı. “Hiçbir zaman geç kalkmamıza izin verilmezdi. Ben hala erken kalkma alışkanlığımı bırakamadım.”

Babası çok uzun saatler işte çalışıyordu, ancak buna rağmen çocuklarının her bir gösterisine ve etkinliğine katılıyordu. Brewer, kendi işinde aldığı kararlarda her daim babasının ailesine olan bağlılığını örnek aldığını söylüyor.

“Hazırlanmak için asla fazla genç değilsin.” Denise Morrison, Campbell Soup Co.’nun CEO’su

Morrison, babası Dennis Sullivan’ın yanında yetişmenin, aslında işletme eğitimi almak gibi olduğunu söylüyor. AT&T yöneticisi, eve değişik telefon modelleri getirir ve kızları ile ürün geliştirme ve pazarlama ile ilgili sohbetler ederdi. Kızlar, bir bisiklet gibi yeni bir şey istedikleri zaman, iş planı çıkarmak zorundaydılar.

“Bize o kadar çok şey öğretti ki; performans ödemesinden, iş değiştirmenin önemine kadar… Dünyanın kadınlara açılacağını öngördüğünü ve hazırlıklı olmamızı istediğini söylerdi.”

“Değişim, süreklidir.” Ariel Nelson, Jack Erwin’in kurucu ortağı

Erkek ayakkabı şirketi Jack Erwin’in kurucu ortaklarından olan Ariel Nelson, babası Jack Nelson’un onu asla yenilmiş hissetmemesine, aksine yenilmez hissetmesine teşvik ettiğini söylüyor. “Şöyle derdi: ‘Bir gün dağın zirvesinde durduğunda, anlaman gereken en önemli şey, bir sonraki gün bir vadinin dibinde de duruyor olabileceğin. Vadide olduğunda ise her zaman dağın zirvesine tekrar çıkabilme umudun olmalı. Ne coşku, ne de umutsuzluk, hiçbir zaman kararları senin adına vermemeli.’”

“Her şeyi birden yapmaya çalışma.” Julie Smoyansky, Lifeway Foods CEO’su

Smolyansky’nin babasından aldığı en güzel ders, onun yapmış olduğu hataları tekrar etmemek oldu. Michael Babası, şirketinin her alanına dahil olmak ister ve bir sorun çıktığında bir makineyi tamir etmek için bile kollarını sıvardı.

“Şirketi, onun bebeğiydi. Her çalışan, en ufak sorunda bile ona gelirdi.”

Smolyansky, 2002 yılında babası bir kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğinde şirketi devraldı ve bu zamana kadar halka açık bir şirketin en genç CEO’su oldu. Babasının yöntemlerinin, işletme yönetimi konusunda her zaman verimli olmadığının farkına vararak doğru insanları işe aldı ve onlara görevlerini tamamlamaları adına yetki ve otorite verdi.

“Kontrol edebileceğin şeylere odaklan.” Ken Chenault, American Express’in CEO’su

Chenault’nun bu zamana kadar almış olduğu en güzel tavsiye, babasından geldi. Babası ona, bahane üretmemesini ve kontrol edebileceği şeylere odaklanması gerektiğini söyledi.

“Kontrol edebileceğiniz tek şey, performansınız. Bu tavsiye üzerinde düşünürseniz, ki ben her gün bunu düşünüyorum, oldukça güç verici bir söylem olduğunun farkına varırsınız, çünkü aslında gerçekten bir fark yaratabileceğinizi vurguluyor. Bununla birlikte her zaman bahane üretebileceğinizi ve bir şeyi yapmamak için sebebinizin bol olduğunu da söylüyor. Ama eğer gerçekten performansınıza odaklanırsanız, çok büyük işler başarabilirsiniz.”

“En kötüsü için hazırlıklı ol.” Don Smithmier, The Big Know’un CEO’su

Online eğitim platformu The Big Know’un kurucusu ve CEO’su Don Smithmier, babasını 8 yaşındayken kaybetti. Küçük bir işletme sahibi olan babası, bir trafik kazasında vefat etti. İşletme ortağı ile hiçbir yazılı sözleşmesi veya anlaşması yoktu.

“Her şey olup bittiğinde anneme işletmeden hiçbir şey kalmadı. Bir anda beş çocuklu bir dul olmuştu. Buradan çıkardığım ders, her zaman en kötüsü için hazırlıklı olmam gerektiğiydi. Ortaklarım ve ben, işimizi kurduğumuzda, yapmakta ısrarcı olduğum ilk şey, birimizden biri öldüğünde ne olacağını açıklayan bir Üye Kontrol Anlaşması imzalatmak oldu.”

“Belirsizliği sahiplen.” Ariel Kaye, Parachute’un kurucusu

Kaye, babasının öğütlerinin, ona kendi işini kurmaya cesaret verdiğini söylüyor. “Babam, başarının, belirsizlik içerisinde rahat olabilmekten geldiğini söyler. Bir girişimci olarak bir marka yaratmak, çok büyük riskler taşıyor.”

Kaye, zaman zaman kendinden şüphe duyduğu anlar olduğunu itiraf ediyor, ancak babasının bu yıllanmayan tavsiyesi, ona direnmesi gerektiğini hatırlatmış. “Bu tavsiye, her zaman Parachute’un misyonuna sadık kalmamı sağladı.”

Alıntıdır.

Barış Manço’dan Fransız Spikere Unutulmaz Ders

Barış Manço Fransa`da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuk olur.

Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmeye çalışmaktadır.

Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi vs.”` demektedir.

Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kagıt para var mi?” diye sorar.

Bu soruya spiker şaşırır ve “evet var ama ne olacak” der.

Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kagıt paraları çıkarır.

Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir.

Bu şarkının bir bölümü şöyledir:

“Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”

(Barış Manço / Anahtar şarkisi / Darısı Başınıza Albümü / 1992)

Bu şarki bir matematik sorusudur ve şarkıda adi geçen kisiler o dönemdeki

Türk parası olan banknotların arkasında fotografı olan kişilerdir.

Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotografı olan kişi kim?”

Spiker: “General…….”

Barış Manço . diğer paralardaki fotografları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynidir,

“General, Amiral, Komutan.”

Spikerin bu `falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan` cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır.

Spikere der ki:
“Bu parada fotografı olan kisi Mehmet Akif Ersoy`dur. Şairdir.”

“Bu fotograftaki kişi Mevlana`dir. Düşünürdür.”

“Bu paradaki fotografı olan kişi Fatih Sultan Mehmet`dir. Adaletin sembolüdür.”

Bu paradaki kişi ise Atatürk`tür. `Yurtta barış, dünyada barış` diyen kisidir.”

“Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın` . fotograflarını bastık.”

Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep Savaş Adamlarınızın fotograflarını basmışsınız!” der…

Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri oradan kovarlar,

Başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden baslar, yeni spiker Barış Manço`dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir.

Nur içinde yat büyük insan..

[sg_popup id=4]

Her sabah Afrika’da bir ceylan uyanır

Bir Afrika Atasözünde der ki:

Her sabah bir ceylan uyanır Afrika’da
Kafasında bir tek düşünce vardır.
En hızlı kosan aslandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa aslana yem olur.

Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da.
Kafasında bir tek düşünce vardır.
En yavaş kosan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
Yoksa açlıktan ölecektir.

İster aslan olun,
İster ceylan olun hiç önemli yok.
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.

Yasam adli koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.

Çünkü eğer aslansanız,
Ve en yavaş kosan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız
Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,
Artik bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır,
O halde düne göre hızınızı artırmanız gerekmektedir.

Yok eğer ceylansanız
Ve henüz aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka artırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş olabilir.

Yani…
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek şartı var…
Dünden daha hızlı olabilmek…
Bakin bakalım simdi kendinize…
Ondan, Şundan, Bundan değil “Dünden” hızlı mısınız?

Başarı bu hıza bağlıdır, kişisel başarı hız kazandırır, yol gösterir.

Steve Jobs’un çok bilinmeyen ilginçlikleri

Steve Jobs’u bilmeyen yoktur. Teknolojide yeni kapılar açan bu radikal insanın çok az tarafından bilinmeyen ilginçliklerini aşağıda sıraladık.

1. Jobs neden Apple’dan atıldı?

Herkes Steve Jobs’un 1985 yılında Apple’dan atıldığını biliyor. Biraz daha araştıranlar ise Apple’ın sahibi John Sculley ve Steve arasında yaşanan bir takım problemlerden dolayı bu olayın yaşadığını öğrenebiliyor. Fakat aralarında yaşanan problemi çoğu kişi bilmiyor. Jobs performans olarak oldukça düşük olan Macintosh’un fiyatını düşürmek istedi ve reklam bütçesinin büyük bir bölümünün de Apple 2’den Mac’e kaydırılmasını teklif etti. Fakat Sculley bu teklifi reddetti. Düşük satış rakamlarının nedeninin Macintosh’un fiyatının değil, çokta etkileyici olmayan yazılımı olduğunu savundu. Sonra araları bozuldu ve haliyle Jobs, Apple’dan atıldı.

2. Mavi kutu

100 Amerikan Doları karşılığında satın alınabilen bu kutular, telefon sistemlerini ‘hack’leyebilmek ve Dünya üzerindeki her hangi bir numarayı arayabilmek gibi özelliklere sahipti. Wozniak ve Jobs, ürettikleri mavi kutuyu kullanarak yaptığı ilk telefon görüşmesinde, Henry Kissenger taklidi yaparak Papa’yla konuşmak istemişti fakat başarılı olamadı.

3. Aşk acısı 

Steve Jobs hippi zamanlarında folk müzik sanatçısı Joan Boaz ile beraberdi. Fakat Boaz, Jobs’un en sevdiği müzisyenlerden biri için Jobs’tan ayrıldı. Bu müzisyen Bob Dylan’dı.

4. Din

Hindistan gezisinde meditasyon yapmanın ve hayatı daha basit şekilde yaşamanın yollarını öğrenen Jobs’un dini Zen Budizm.

5. Evlilik

Jobs, mahremini dışa yansıtmayı çok sevmiyor. Dolayısıyla da evliliği hakkında çok insan bilgi sahibi değildir. Magazin severler için; Steve Jobs, 18 Mart 1991’de, Kaliforniya’daki Yosemite Doğal Park’ında Laurene Powell Jobs ile evlendi. Çift, Steve hayatını kaybedene kadar da evli kaldı.

6. Uyuşturucu

Gençlik yıllarında uyuşturucu bir hap türü olan LSD kullanmış.

7. Pixar

Jobs, Pixar Animasyon Stüdyolarını 1986 yılında George Lucas’tan satın aldı.

8. Hijyen

ATARI şirketinde çalışırken Jobs, hijyen takıntısı yüzünden çalışma saatlerini geceye aldırmıştı. Asla banyo yapmaz ve ofiste çıplak ayakla dolaşırdı.

9. Park sorunu

Arabasını her zaman engelli park alanına park ederdi.

10. Üniversite terk!

Üniversitedeyken okuldan ayrıldı… Kaliforniya’daki Homestead Yüksek Okulu’ndan mezun olduktan sonra Reed Üniversitesi de eğitim hayatına devam etti. Fakat burada yalnızca 1 dönem eğitim gördü ve okulu bıraktı. 18 ay boyunca ilgi alanı olan ‘audit classes’ da eğitimine devam etti.

11. Sensei!

Potansiyellerini gördükten sonra, Google’ın kurucuları olan Sergey Brin ve Larry Page’e akıl hocalığı yaptı.

12. Kuralsız!

Mercedes SL55 AMG marka arabasını kullandığında hiçbir zaman plaka kullanmıyordu.

13. Balıkperver

Jobs bir peskateryan. Bu da balık yiyor fakat başka hiçbir tür eti tüketmiyor anlamına geliyor.

14. Evlat sorunu

İlk çocuğunun babası olduğunu reddetti ve kısır olduğu yönüne bir açıklama yaptı. Anne, çocuğu yardım kuruluşlarından aldığı destekle büyütmek zorunda kaldı. Fakat daha sonra Lisa adındaki kızın, Jobs’un kızı olduğu ortaya çıktı.

15. Muhteşem dönüş

90’lı yılların ortalarında Apple’a tekrar geri dönen Jobs, Apple’ın ilk bilgisayarlarını ve makinelerini Stanford Üniversitesi’ne bağışladı. Bunu nedeni ise yeni bilgisayarlara yer açmaktı. Ayrıca geçmişi silmek ve şirketi ‘sorunlu’ günlerinden sıyırıp geleceğe bakmak gibi nedenlerden de bu bağışı yaptığı, Jobs hakkında bilinen diğer bilgiler arasında.

16. Yalancı

Jobs, Steve Wozniak’a yalan söyledi… ATARI firması için ‘Breakout’u ürettiklerinde, projeden %50 pay alacaklarına dair anlaşmışlar. ATARI Jobs’a 5000$ vermiş fakat Jobs Wozniak’a ‘700$ verdiler’ dedi bu da Wozniak’ın 350$ alması anlamına geliyordu.

17. 1 Dolarlık adam!

1997 yılına kadar 1$ maaş alan Jobs, aynı yıl Apple’ın en tepesindeki yönetici oldu. 2007 yılında maaşı hakkında yaptığı, ’50 Cent’ini bir yıl boyunca yaptığım çalışmalarsayesinde, diğer 50 Cent’ini de performansım sayesinde kazanıyorum’ şekildeki açıklamasıyla durumu bir hayli ti’ye aldığını göstermişti.

18. Abdulfattah Jandali?

Steve Jobs, asalında biyolojik olarak Suriyeli bir Müslüman. O evlat edinilmiş ve biyolojik babasının adı Abdulfattah Jandali. Biyolojik annesi ise bir Amerikalı olan Joanne Carole Schieble. Babası, annesiyle evlenmeyi reddedince Steve evlatlık olarak bir başka aileye verilmiş.

19. Son sözü

Pankreas kanseriyle uzunca bir süre savaşan Steve Jobs’un son sözleri, ‘Oh wow, oh wow, oh wow’ oldu.

Alıntıdır

Aşk böyle olmalı

Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış. Yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere
yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar…

Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış, ‘acelesi olduğunu istemediğini’ söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.

Adamcağız da ‘karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum’ demiş.

‘Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde’ demiş hemşire.

-Adam üzgün bir ifade ile ‘ne yazik ki karım Alzheimer hastası ve benim kim
olduğumu bilmiyor’ demiş.

Hemşireler hayretle ‘madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz’ demişler.

-Adam buruk bir sesle ‘ama ben onun kim olduğunu biliyorum’ demiş.

Çocuklara nasıl davranmalıyız? Mutlaka okuyun!

“Yirmi altı yaşındaydım..Amerika’ya yeni gitmiştim,,, Osgood’un araştırma asistanlığını yapıyorum.

Aynı odada, John ve Gary adında iki asistan daha var.

Bir cumartesi günü ofise gittiğimde, Halının üstünde emekleyen bir oğlan çocuğu gördüm.

Gary oğlunu getirmişti.

Herkes kendi işini yapıyordu.

Ben de masama oturdum, Çalışmaya başladım.

Odada oldukça alçak meşin bir koltuk vardı.

Fark ettiğimde, Çocuk ona çıkmaya çalışıyordu, Bir bacağını atıyor, Tutunuyor ama bir türlü koltuğa çıkamıyordu.

Çocuk bunu dört beş kez denedi.

Baba bir yandan çalışırken bir yandan göz ucuyla oğlunu takip ediyordu.

John ise hiç ilgilenmiyordu, Tamamiyle kendi işiyle meşguldü.

Çocuk yine deneyip çıkamayınca yerimden kalktım, Çocuğun koltuk altlarından tuttum, ”Hoppa!” dedim ve onu meşin koltuğun üstüne bıraktım.

Çocuk hiç beklemiyordu, Önce şaşaladı, Sonra koltuğun üstünde öyle kalakaldı.

O zaman bilmiyordum, Ama şimdi biliyorum.

Benim anlam çerçevem içinde o küçük çocuk benim yeğenimdi, Ben de onun amcası.

İçinde büyüdüğüm kasabanın anlam çerçevesi o çocukla aramızdaki ilişkiyi öyle tanımlamıştı, Yeğenim koltuğa çıkmaya çalışıyordu ve amcası olarak ona yardım etmek bana düşerdi, Çünkü babası Gary ve amcası John bir şey yapmaya pek niyetli gözükmüyordu!

Vazifesini yapmış bir amcanın mutluluğu içinde gülümseyerek Gary’e baktım.

”Neden yaptın?” diye sordu.

Vazifesini yapmış bir amcanın rahatlığı içinde,

”Çıkmaya çalışıyordu” dedim.

Gary,,, ”Ben de biliyordum çıkmaya çalıştığını, Sen niye yaptın?” diye üsteledi.

Şaşırdım ve sinirlendim.

İçimden, Bu Amerikalılara iyilik yaramıyor diye düşündüm.

Ama merak etmekten de kendimi alamıyorum.

Sonra sordu ”Sen ne yaptığının farkında mısın?”

İçimden yine sinirlendim

İstanbul psikolojiyi bitirmiş, İki yıl asistanlık yapmış, Aydın bir insandım, Ne yaptığımın farkında olmayacak biri değildim.

”Bak” dedi, ”Çocuk koltuğa çıkacağına inanıyordu, Belki yarım saat, Belki bir saat uğraşacaktı ama eninde sonunda çıkacaktı. Öyle ucundan tutmuyordu, Çıkacağına inanmış biri olarak, Kedi yavrusu gibi tutunmuştu. Bırakmayacaktı. Deneyecek, Deneyecek, En sonunda çıkacaktı. Çıkınca dönüp bana bakacaktı; Ben de ona, Çıktın, Diyecektim. Sonra inecekti.

Yine uğraşacaktı, Bir saatte çıktığını belki yirmi dakikada çıkacaktı, Bugün bütün gün onunla uğraşacaktı ve belki de beş dakikada çıkar hale gelecekti.

Bu onun bugünkü zaferi olacaktı, Sen onun zaferini çaldın!”

Öylece bakakaldım. Bu hayatımda hiç unutmayacağım bir ders olmuştu bana.

Biliyor musunuz, İki hafta sonra Gary’e sordum, Neden sadece ”Çıktın!” diyecektin? Neden ”Aferin sana oğlum, Alkış alkış” değil?

Verdiği cevabı hiç unutmayacağım; ”Ben zaferine sadece tanık olurum, Onun benden aferin almak için başarı peşinde koşması doğru değil, Kendisi için başarır ama benim bildiğimi, Gözlediğimi, Tanık olduğumu bilir!!!”

Doğan Cüceloğlu

Franz Kafka’nın Sabrı

Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış.

Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş , ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler…

Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış, buluştuklarında kendisine okumuş :

“ Lütfen benim için kederlenme , dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım. ”

Bu bir çok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken , görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız , aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş :

“ Yolculuğum beni çok değiştirdi…”

Uzun yıllar sonra , artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız , gözü gibi baktığı bebeğinin , gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır :

“ Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin , ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.” ..

Tayland’ın Panyee kasabasının azimli çocukları

Hikayemiz Tayland’ın bir ada kasabası olan Koh Panyee’de 1986 yılında başlıyor. 1986 Dünya Kupasını televizyondan izleyen adalı gençler futbol oynamaya heveslenirler. O güne kadar futbol oynamamış olmalarının bir sebebi vardır elbette; kasaba su üzerine kurulmuş olduğundan futbol oynayacak düz bir alan yoktur adada. Tek sporları kayık yarışı ve balıkçıların büyük av hikayeleridir.

Yüzen futbol sahası:

Dünya Kupasının heyecanıyla futbol oynamaya heveslenen gençler, kendi futbol takımlarını kurmaya karar verirler. Kasabanın büyükleri bunu duyunca gençleri pek ciddiye almazlar. Gençler ise azimle kendi futbol sahalarını yaratmak için aylarca çalışırlar. Eski ve kullanılmayan tahta parçalarını toplarlar önce. Kasaba balıkçılıkla uğraştığı için kayık da bol, eski ve kullanılmayan kayıkları toplayıp birbirine bağlarlar. Kayıkların üzerini de buldukları bu tahtaları çakarak kapatırlar ve yüzen bir futbol sahası yaratırlar kendilerine.
Sahaları sürekli sallansa da, sürekli topları suya kaçsa da, çaktıkları çivilerin başları ayaklarına batsa da mutludurlar. Sürekli suya atlayıp ıslanarak, kaygan bir zeminde futbol oynamayı öğrenirler. Minyatür kalede ve dar bir alanda ayak hakimiyetleri gelişir.

Panyee FC turnuvaya hazır mı?

Bir gün gençlerden birisi elinde bir ilanla koşarak gelir. Bu ilan ana karada bir futbol turnuvasının ilanıdır: Pangha Cup. Ancak futbolu ne seviyede oynadıklarından emin olmadıkları için başarıdan çok hüsrana uğramanın korkusunu yaşarlar.Ama yine de turnuvaya katılmaya karar verirler. Küçük sahalarında yaptıkları futbol maçlarını izleyen ve kendilerine destek veren bazı büyükler gençlere forma bile diktirmişlerdir. Hatta az sayıda taraftar bile turnuvaya desteğe gider.

Turnuvaya çok gergin başlarsalar da çok geçmeden yeteneklerinin farkına varırlar. Tahta ve kaygan zemin yerine çim sahada, üstelik çok daha büyük kalelere gol atmak hiç de zor değildir onlar için. Turnuvada kolayca yarı finale kadar yükselirler.

İşler zora girdiği zaman:

Panye gururludur. Üçüncülük yani Yarı final maçı kötü başlar, sağanak yağmur ve ağır zeminde zorlanırlar. Ayakkabılarının içi suyla dolduğu için top hakimiyetleri azalır ve ilk yarı iki gol yerler. Cesaretleri kırılsa da maçı çevirmek için bir şey yapmaları gereklidir. Tecrübelerini ve o güne kadar oynadıkları futbolu hatırlarlar ve ıslanmış ayakkabılarını çıkartıp kenara koyarlar.

İkinci yarıda çıplak ayakla ıslak zeminde maçı lehlerine çevirirler. İki gol bulup maça ortak olsalar da son dakikada şanssızlık eseri yedikleri bir golle maçı kaybederler. Üzülseler de turnuvadan üçüncü ayrılırlar. Artık kasabanın geri kalanı da bu gençlerle gurur duyuyordur.

Kasaba futbolu onlarla sevdi

Futbol artık kasabanın bir numaralı eğlencesidir. Yıllar içinde bu gençlerden Güney Tayland’ın yıldız futbolcuları çıkar. 2004 ile 2010 yılları arasında Güney Tayland Gençler Şampiyonasını üst üste kazanırlar. Kasabanın futbol sahası yine su üzerindedir ama bu kez yeniden yapılmış, çivileri çıkmamış ve pürüzsüzdür.

Panyee FC bu gün de Güney Tayland’ın itibarlı kulüplerinin başında gelmektedir.

Alıntıdır

Michelle Obama’nın Hazırcevaplığı :)

Bir gece Obama ve eşi Michelle, rutin hayatları dışında bir şey yapmak istedi ve çok lüks olmayan bir restorana akşam yemeği için gitmeye karar verdi.

Başkan ve eşi otururken restoranın sahibi geldi ve başkanın koruması olan gizli servise “First Lady ile özel olarak konuşabilir miyim?” diye sordu.

Onlar da mecbur kaldılar ve Michelle restoranın sahibi ile bir görüşme yaptı.

Bu konuşmanın ardından Başkan Obama, “Neden seninle konuşmak için bu kadar ilgilendi?” diye Michelle ‘e sordu.

Michelle de onun gençlik yıllarında kendisine deli gibi aşık olduğunu belirtti.

Başkan Obama sonrasında “Yani, eğer onunla evlenmiş olsaydın şimdi bu güzel restoranın sahibi olurdun.” dedi.

Michelle cevapladı: ” Hayır. Eğer onunla evli olsaydım, Amerika’nın şu anki başkanı o olurdu.” dedi.

Zaman Yönetimi Farkındalığı

Profesör sınıfa girip karsısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, “Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi.

Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde tas aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı.

Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve

“Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Öğrenciler hep bir ağızdan “Doldu” diye cevapladılar.

Profesör “Öyle mi?” dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı.

Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü.

Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı.

Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha
“Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Bir öğrenci “Dolmadı her halde” diye cevap verdi.

Doğru” dedi profesör ve yine kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü.

Yine öğrencilerine döndü ve

“Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Tüm sınıftakiler bir ağızdan “Hayır” diye bağırdılar.

“Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı.

Sonra öğrencilerine dönerek “Bu deneyin amacı neydi” diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen

“Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” diye atladı.

“Hayır” dedi profesör, “bu deneyin esas anlatmak istediği eğer büyük taşları bastan yerleştirmezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsınız gerçeğidir.

“Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:

“Nedir hayatınızdaki büyük taşlar?

Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yapmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek!

Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi.

Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.

Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz.

Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir” Profesör, ders bittiği halde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı gitti.

Alıntıdır

“Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir”? Araştırması

Bir araştırma düşünün ki 75 yıl sürmüş olsun. Tam 75 yıl boyunca 750 kişiyi takip etmişler.
Birbiriyle çok zıt iki grup üstelik.. Bir yarısı Harvard Üniversitesi mezunu, diğer yarısı Boston’un en yoksul mahallerinde yaşayan gençler..

18 yaşında tutmaya başlamışlar kayıtları.
Gençlere sormuşlar, “Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir? “ Çoğunluk ne cevap vermiş tahmin edin…

İki zıt toplumsal kesim, tutmuş aynı yanıtı vermişler : Zenginlik ve şöhret !

Şimdi buraya kadar normal, ee ne olmuş ki diyebilirsiniz..

Ama iş o 750 genci, 70-80 yaşlarına kadar takip etmek olunca enteresan sonuçlar çıkıyor. Hem de öyle böyle detay değil, sağlık raporlarından, banka hesaplarına, aile bireyleri ile görüşmelerden , her yaşta ayrı fotoğraflarına kadar..

Araştırmayı sunan Amerikalı bir Psikiyatr Robert Waldinger. Fotoğrafları gösteriyor, 18 yaşındaki hali-80 yaşındaki hali.. Öyle enteresan ki görmeniz lazım..

O 750 kişiden kaçı ünlü ve zengin olmuştan öte, hedefte şu soru var, “ Kaçı mutlu ve sağlıklı yaşlılar olabilmişler? “

Hani zengin ve ünlü olunca mutlu olacaklardı ya…:)

Olabilmişler mi?

Sizce….?

Keşke yazı değil de sohbet olabilseydi bu, cidden aklınızdan ne geçtiğini duymak isterdim…

Neyse fazla merakta bırakmayım sizi..

Zengin ve ünlü olmanın, mutlu ve sağlıklı olmakla direkt bir ilgisini “kuramamışlar” efendim.!

Anahtar kelime ne biliyor musunuz?

“Sosyal ilişkiler” !

Onca 750 kişinin içinde, mutlu ve sağlıklı olan kişiler , etrafında dostları, akrabaları, komşularıyla, kısacası sevgi ile çevrili olanlar.. İster Harvard mezunu olsun, ister yoksul bir ailenin çocuğu.. Fark etmiyor.
Bu arada kaç arkadaşınız olduğu da önemli değil. İlişkilerin “kalitesi” önemli. Güven duygusu , kabullenilme, takdir edilme, aidiyet vesaire..

Yani anlayacağınız 60-70 yaşlarına geldiğinizde, kolesterolünüzün veya tansiyonunuzun kaç bastığı bile bir şekilde ilişkilerinizin güzelliğine bağlı. İyi ilişkiler sadece vücudumuzu değil, beynimizi de koruyor.

İyi bir ilişkinin de baş tacı “güven” diye vurguluyor adam..

Tam da geçenlerde kızımla bu konuda sohbet etmişken..

“ ‘Dostluk’, dedim, tabakta kalan son patates kızartmasını birbirine ikram etmektir. O üzülünce ona kıyamamak, biri onu hırpalarsa ona siper olup korumak, o başarılı olduysa kendin olmuş gibi sevinmektir. Dost demek güven demektir güzel kızım. Sen önce güvenilir bir insan olacaksın ki etrafına da güvenilir insanlar toplansın. Sen yalancı, sen kıskanç, sen kaba biri olursan etrafında da öyle arkadaşlar olur. Gül bahçesi mi, diken tarlası mı, sen seçeceksin. “

Diyeceğim o ki, günümüz dünyasında tüm mutlulukların maddiyata
endeksli olması bir tesadüf değil.
Bir kurgu. Bir yönlendirme.

Yok mu sayacağız maddiyatı?

Elbette ki hayır.

Ama birinci sıradan indireceğiz.

Çok zengin ve ünlü bile olsa bir insan, sana telefonu teklifsizce açıp, “Vayy be ..! Helal olsun kardeşim sana..!! Gurur duyuyorum seninle..” diyecek bir gerçek dostun yoksa neye yarar?

İçin katılıp ağladığında, ya da yüreğine kara kara isli bulutlar yürüdüğünde yargılanmayacağından emin olarak dertleşmeyeceksen bir canyoldaşıyla, zehrini nereye akıtabilirsin ?

Tabakta kalan son patates kızartmasını yayıla yayıla ağzına atıyor olabilirsin.. Atlar, katlar, yatlar sahibi olabilirsin.. Herkes önünde iki büklüm eğilip ceketini ilikliyor olabilir, ama hayat, sen evinin kapısından içeri girip, o kapıyı kapattığın an başlar..

O kapının ardında, yani senin iç dünyanda kaç tane sevgili varlık var?
Kaçına güvenebilirsin? Sen kaçı için güvenilir kişisin?
Kaçının gözlerinde yaş görürse kolları sana uzanır?
Kaçı senin hangi yemeği sevdiğini, veya ne bileyim kimyondan nefret ettiğini bilip, ona göre sana yemek pişirir?
Kaçı sen balkonda üşüdüğünde içerden bir pırtıl hırka alıp omuzlarına konduruverir?
Kaçını gecenin kör bir saati teklifsiz arayabilirsin, o seni arayabilir?

Yurdu yuvası olmayan, konacak yer bulamayan kuşlara döner yalnız insanlar…

Neticede Yaşar Kemal de dememiş mi ; “ İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar”.

Yani evrende yakışıklı bir iz bırakmanın yolu zenginlik ve şöhretten değil de, “insanlık”tan geçiyormuş .

Anlamak için 80 yaşımıza gelmeyi beklemeyelim bence..:)

Alıntıdır

Koşulsuz müşteri memnuniyetinin önemi ve Wal-Mart örneği.

Koşulsuz müşteri memnuniyetinin önemi  ve Wal-Mart örneği.

Günümüzde ne alırsak alalım ilk baktığımız şeylerden birincisi kalitesi bunu da marka ile kıyasladığımız çok olmaktadır. İkincisi fiyatı. Üçüncüsü ise verdiği servis hizmetidir.

Özellikle hizmet sektöründe servis hizmeti sizi ve şirketinizi ön plana çıkarabilir.

Kişisel Gelişim Online olarak biz, “Koşulsuz Müşteri Memnuniyetine önem vermekteyiz.

Koşulsuz kelimesini açmak istiyorum. Minik minik yazılan ve kimse tarafından okunmayan sözleşmelerde, nasıl olur da müşteriyi bezdiririm ve iade etmesini engellerim diyerek tuzaklar hazırlamamaktan bahsediyorum.

Yani insana güvenmek.

Kim olursa olsun!

Burada kendimize örnek aldığımız, komik ama düşündürücü bir Wall-Mart örneğinden bahsetmek istiyorum.

Wall-Mart’ın müşterilerine sunmuş olduğu, koşulsuz iade etme hakkını duyanlarınız olmuştur.

80 yaşlarında, neredeyse her şeyini Wall-Mart’tan alan bir kadın müşteri, mağazalardan birine gelir. Arabası için aldığı 4 tane lastiğin sık sık patladığını ve iade etmek istediğini söyler.

Mağaza çalışanları kendi aralarında bir kaç görüşmeden sonra, araba lastiklerini geri alırlar.

Sadık müşteri, memnun bir şekilde mağazadan ayrılır ve sadık bir müşteri olarak kalmaya devam eder.

Hikaye çok güzel.

Duyan herksin de hoşuna gidiyor ama hikaye de anlatmadığım bir nokta var

WALL-MART ARABA LASTİĞİ SATMIYOR!

Biz mağazacılık yapmıyoruz, Ama Kişisel Gelişimin Wall-Mart’ı olmak için yola çıktık.

Süleyman Akay

Çöp Kamyonu Kanunu

ÇÖP KAMYONU KANUNU

Kadın taksiye binmiş ve hava alanına gitmek istediğini söylemişti.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı. Ticari taksinin şoförü bu siyah arabaya çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü bir de ükelaca camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.

Bizim taksinin şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Kadın müşteri bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.
Sordu: “Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti.”
Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: “Çöp Kamyonu Kanunu” dedi.
Kadın: “Çöp Kamyonu Kanunu mu?” diye sordu, anlamamıştı.

Şoför açıkladı:

“Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir.

Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşırlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktirirler.

Ancak dolduklarında ise çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyarlar.

Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Üstünüze almayın.

Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.
Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.”

Başkaları inanmasa da, siz inandığınız yolda yürüyün. Mutlaka başarırsınız.

Hayalleri olan bir gençti. Çok güvendiği projesiyle TÜBİTAK’ın yarışmasına başvurdu, dereceye bile gelemedi. Aynı projeyle Nobel’e ilk adım sayılan uluslararası yarışmada birinci seçildi. Sonra da NASA ekibine girdi… İşte geleceğin Nobelli bilim insanı adayı İlayda Şamilgil’in başarı öyküsü…

TÜBİTAK mağduru İlayda, NASA proje ekibine seçildi!

Türkiye İlayda’yı, hazırladığı fizik projesiyle TÜBİTAK yarışmasına katılan, ancak dereceye giremeyen, aynı projeyle Polonya’da 80 ülkenin binlerce projesinin arasında birinci olan lise öğrencisi olarak tanıdı.

İlayda Şamilgil, geçtiğimiz yıl İstanbul Özel MEF Lisesi 12. sınıf öğrencisiyken dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen “First Step to Nobel Prize in Physics” (Nobel Fizik Ödülü’ne Doğru İlk Adım) adlı yarışmaya, bir yıldır çalıştığı “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile katılarak ünlü akademisyenlerden oluşan jüriden tam puan almayı başarmıştı.

Dünya birincisi olan ve ülkemizi gururlandıran İlayda Şamilgil ile bir kez daha bir aradaydık. İlayda ABD’de Cornell Üniversitesi’nde başarı yolculuğuna devam ediyor. Mühendislik okuyan İlayda, önümüzdeki dönem NASA’nın bir projesinde de yer alacak. İlayda ile bilimi ve yeni projelerini konuştuk.

Temel bilimlere çok küçük yaşlarda ilgi duyduğunu belirten İlayda 3 yaşındayken fiziğin ne kadar hayatı kolaylaştırdığının farkına varmış. O, genel kanının aksine Fizik, Matematik derslerinin zor olmadığını, zor olduğu düşüncesiyle zorlaştırıldığını düşünüyor. Bilimin içinde olmaktan ve araştırma yapmaktan zevk aldığını söylüyor.

“MARS’A GİDEN ROKETLERLE İLGİLİ NASA PROJESİNE SEÇİLDİM”

İlayda, ABD’de New York Eyaleti’ne bağlı Ithaca kasabasında bulunan Cornell Üniversitesi’ne uzanan başarı yolculuğunu şöyle anlattı:

“Mart sonu Nisan başı gibi üniversite kabullerim geldi. En son 2 seçeneğe indirdim seçeneklerimi. Cornell Üniversitesi’nde Mühendislik okumaya başladım. Cornell ayrıca özel bir araştırma grubuna davet etti. 1. sınıflar için de sadece 30 kişinin seçildiği bu gruba dahil oldum. Mutlaka bir araştırma projesinin içinde yer almam gerekiyor. Sizi araştırma yapmaya teşvik ediyorlar.

İkinci dönem de bir araştırma projesi içinde yer alacağım. Normalde 2. sınıfta başlarken ben 1. sınıfta başlamış olacağım. Cornell Üniversitesi profesörlerinden Mason Peck, NASA’da teknoloji şefi olarak çalışıyor ve Mars’a giden roketlerle ilgili bir proje yapıyor. İkinci dönemden itibaren Profesör Peck ile beraber bu NASA projesinde çalışacağım . Haftada 8 saat laboratuvara gideceğim. Sonra gitgide ders saatlerim azalıp araştırma saatlerim artacak.

Üzerinde çalışacağım bu proje başarılı olursa gerçekten çok büyük bir etkisi olabilecek bir proje. Büyük bir etkisi olabilen bir şeyde küçük de olsa bir faydamın dokunması, buna ben de yardım ettim diyebilmek beni çok mutlu ediyor. O yüzden teoriden çok daha uygulamalı alanlarda araştırma yapıyorum. Bana ödül getiren projede de olduğu gibi denemek ve çalıştığını görmek ve bir katkı sağlamak büyük mutluluk.

Şu an mühendislik okuyorum ama bir yan dal da okuyabilirim. ABD’de okumanın avantajlarından biri de üniversiteye başlar başlamaz bölüm seçmene izin vermiyorlar. Karar vermiş olsanız bile 2 yıl sonra tekrar soruyorlar bu kararın geçerli mi diye..Öğrencinin yanlış bir seçim yapmasına izin vermiyorlar.”

“PROJEMİN KULLANIMA GEÇMESİNİ ÇOK İSTERİM”

İlayda, ödüllü projesinin ön patentini aldığını ve yeniden patent için başvuracağını belirterek şunları söyledi:

“Projemin kullanıma geçmesini çok isterim çünkü yaptığım bir şeyin katkı sağladığını görmek benim için her şeyden daha önemli. Görüştüğüm birkaç firma oldu ama kesin bir şey yok. Şirketlerin bana ulaşmasını bekliyorum. Umarım bunun kullanımı gerçekleşir, ben de bir faydam dokunduğu için mutlu olurum”

“NERDE OLURSAM OLAYIM BİLİME KATKI SUNMALIYIM”

İlayda, okulunu bitirince yapmak istediklerine yönelik de şunları söyledi:

“Öncelikle mezun olduğumda bir kaç yıl çalışmayı düşünüyorum ABD’de. En azından bir deneyim olması için, oradaki çalışma ortamını görmek için. Sonrasında Türkiye’ye dönebilirim. Hayat ne gösterirse, neyin daha iyi olduğuna karar verirsem. Kendimi şu an için sınırlamak istemiyorum. Ama nerede olursam olayım bilim adına faydalı şeyler yapmak istiyorum.”

“OKULUMDA TÜRK GECELERİ DÜZENLİYORUZ”

Okuldaki bir gününü de şöyle özetliyor:

“Sabahtan derslerim oluyor genelde saat 14.00′da bitiyor. Daha sonra ders bitiş saatlerine bağlı olarak ödevlerimi yapıyorum. Akşam yemeğinde arkadaşlarımla oluyorum. O günün yoğunluğuna bağlı olarak bazen kütüphaneye gidip ders çalışabiliyorum. Okulda çeşitli etkinlikler oluyor, gösteriler, tiyatrolar, o etkinliklere gidebiliyorum. Arada buz patenine gidiyorum. Buz pateni yapmayı çok sevdiğim için giderken kendi patenlerimi de yanımda götürdüm. Kafamı dağıtmama yardımcı oluyor. Okulumda yaklaşık 15-20 Türk öğrenci var. Çok fazla görüşemesek de ders yoğunluğundan dolayı arada kahvaltılar yapıyoruz, Türk geceleri yapıyoruz birlikte. Okulumda Türklerin olması, Türkçe konuşabilmek çok güzel..

İlayda, Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü kazanması ve 19 Mayıs’ta Anıtkabirde Ata’ya sunmasıyla ilgili de şunları söyledi:

“ATATÜRK’E NE KADAR TEŞEKKÜR ETSEK AZDIR”

Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü kazandığını duyunca her Türk gibi gurur duydum. Ödülü Atatürk’e sunması bence çok doğru bir karar. Türkiye’deki özgür düşünce ortamı, bilim olsun her konuda en çok katkı sağlayan insan olduğu için. Eğer Atatürk olmasaydı, lisede böyle bir projeyi büyük ihtimalle yapamazdım. Böyle dersler alamazdım. Bugün ben bu noktada olamazdım. Bunun temeli Atatürk’e dayandığı için bence çok güzel bir jest. Finallerim bitmiş olursa Türkiye’ye gelmek ve Aziz Sancar’la birlikte Ata’nın huzuruna çıkıp teşekkür etmeyi ben de çok isterim. Çünkü O’na ne kadar teşekkür etsek azdır.

“HAYALLERİNİZİN PEŞİNDEN GİDİN”

Küçükken hep bilimle iç içe olmayı hayal ettiğini ve bu hayalini gerçekleştirdiğini belirten İlayda, gençlere de şu tavsiyelerde bulundu:

Benim tavsiyem mutlaka hayallerinin peşinden gitsinler. Elbette engellerle karşılacaklardır, ama gerçekten istiyorlarsa o engelleri çözmenin de bir yolunu bulacaklardır. Olumsuz düşünmesinler ve yapmak istedikleri şeyleri yapsınlar, başkaları istediği için değil…”

Alıntıdır. Yazan: Ayla Özdemir

Bir Farenin Hareketlerinden İlham Alınarak, Değişen Bir Hayat!

Bir çok kişinin çocukluğunda izlediği çizgi filimler arasında Mickey Mouse vardır. Peki Mickey Mouse’un yaratıcısını ve nasıl doğduğunu hiç merak ettiniz mi?

Gelin hep birlikte Mickey Mouse’un yaratıcısı olan Walt Disney’in hayatına göz atalım…

1901 yılında Chicago’da doğan Walt Disney asıl adı (Walter Elias Disney) olarak geçmektedir,Flora Disney ve Elias Disney’in oğludur… Fakir bir ailenin çocuğu olan Walt Disney,karnı’nı doyuracak parayı bulamadığı gibi kendine bir iş de bulamıyordu. Babası’nın hasta olmasından dolayı Disney çalışmak zorundaydı…

Fakat Walt Disney’in belli bir meslek grubu olmadığından iş bulması da pek kolay değil’di. Annesi oğluna güveniyor ve onu destekliyordu,Disney’de bulduğu işlerde çalışarak para kazanmaya ve ailesine yardımcı olmaya çalışıyordu… Kısa bir zaman sonra babası’nın vefat etmesinden sonra Disney büyük üzüntü duymuş ve kendisini suçlamıştı. Disney’in kendisini suçlama sebebi ise yeteri kadar paraları’nın olmayışıydı.

Bir zaman sonra Disney,gördüğü bir ilan’dan etkilenerek bedava sanat kurslarına katılmış,bazı ajanslar için çizgi filim’ler çizerek para kazanmaya başlamıştı. Fakat Disney hayal ettiği gibi para kazanamadı. Daha sonra Hollywood’a giderek şansını bir de orada denemeye karar verdi…

Hollywood’a gitmesine rağmen para kazanamıyor ve artık meteliksiz biri haline dönüşmüştü. İşte bu meteliksiz geçen geceler’den birinde Walt Disney,çalıştığı işyeri’nin deposu’nda belki de hayatını değiştirecek olan hayvan ile karşılaştı…

Bu hayvan ileride ona şöhreti getirecek ve para kazanmasını sağlayacak olan,daha sonrasında adını Mickey Mouse olarak koydukları fare’den başkası değil’di tabiki… Fare’nin ilginç hareketler yapması Disney’e ilham vermiş,o da bunu bir fırsat haline dönüştürerek kağıda fare’nin resmini çizmiştir.

İşte böylelikle,dünya çapında bir çok çocuğun izlediği çizgi film karakteri Mickey Mouse o gece doğmuş oldu. Bu saye de Walt Disney’de artık zengin ve şöhretli bir adam haline dönüşüvermişti. Disney ismiyle özdeşleşen Disneyland ve Walt Disney Resort gibi mekanlar da onun eseriydi.

Acaba biz nelerden ilham alarak hayatımızı değiştirebiliriz?

Sol Kolu Olmayan Karateci Çocuğun Azmi

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti.

Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı.

Çocuk bir gün hocasına “hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek” dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu.

Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, “hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim” Hocası ise”sen sadece hareketi yap” cevabını verdi.

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu “hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum” Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, “senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir.

Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak”.

En büyük engel zihinlerdeki engeldir.

1950″li yıllarda kamuoyunda; doktorların araştırmalarına dayanarak “bir mil dört dakikanın altında koşulamaz, bu insan fizyolojisi açısından mümkün değildir” yargısı vardı. Bu görüşler atletizmle uğraşan atletleri ve atletizm otoritelerini etkilemiştir. Atletizm otoriteleri ve atletler bu görüşün etkisinde kalarak bir mili dört dakikanın altında koşmayı hiç düşünmediler. Yarışmalarda bütün atletler artık rekor kırmak için değil sadece birinci olmak için koşuyorlardı.

Roger 1954 yılında yapılacak olan yarışa bir yıl kala bir mili dört dakikanın altında koşmak için hazırlanmaya başladı. Bu hedefine ulaşmak için tam bir yılı vardı. Bir yıl boyunca bütün fiziki çalışmalarını yaptı; ama Roger biliyordu ki bu yarışmada hedefe ulaşmak için sadece fiziksel antrenmanlar yeterli değildi. O her gün zihinsel antrenmanlar da yapmayı ihmal etmedi. Zihninde artık tek bir düşünce vardı: Hedefe ulaşmak. Hedef ise bir mili dört dakikanın altında koşmaktı. Bunun için bütün yolları deneyecekti. O, bu yarışa hazırlanmaya “Bir mili dört dakikanın altında koşacağım” diye başladı. Kendisine olan güveni tamdı. Zihninde hep bir yıl sonraki yarışı ve onun sonunda kıracağı rekoru düşünüyordu. Yarış başladığında tüm yarışçılar birinci gelmeyi düşünürken Roger rekora koşuyordu. Onun tek hedefi vardı, bir mili dört dakikanın altında koşmak.

Onu gerçekleştireceğinden şüphesi yoktu. Yarış Roger”in birinciliğiyle bitti. Onun için birinci gelmek önemli değildi. Skor borda yöneldi. Orada yazan rakam 3,59″ du.

Roger başarmıştı. Bir yıl boyunca çaba sarf ettiği hedefine ulaşmıştı. Roger zaferi bedensel gücü ile değil, zihinsel gücü ile kazandı.

Roger”den sonra gelen birçok sporcu da zihnin gücünü keşfederek inanılması mümkün olmayan rekorlara imza attılar. Bir yıl içerisinde aynı rekoru 300 atlet kırmayı başardı. Artık sporcular inanılmazları gerçekleştirmenin formülünü %20 bedensel güç % 80 zihinsel güç olarak özetliyorlardı.

Ara Sıra Beyninize Bir Köpekbalığı Atın!

Hayat gerçekten bir savaş tadında sürüyor. Her anı her saniyesi mücadele. İlkokulda başlarız yıldızlı peki alacağım diye kasmaya . Sınıfın birincisi olmaya çalışır. Sonra lise hayatı ve sınav maratonu ve stres. Kazanabilecek miyim? acaba kazanırsam nereyi kazanabilirim. Sonra iş hayatı başlar.. Kendini kanıtlama cabası, sonra yükselme ve rekabet, fırsat yakalama ve yükselme . Baktık olmadı yeni bir iş arayışı en başa dönülür tekrar aynı aşamalar devam eder. Bu hayat boyunca hep devam eder gider..

Çoğu zaman yıkılacak duruma geliriz bazen pes ederiz oyundan çıkarız .Ama aslında hayatta yükselmenin ve istediğini ele geçirmenin asıl anahtarı zorluklara karşı dayanma gücünüz yani direncinizdir. Hayatın zorluklarına ne kadar çok direnç gösterirseniz o kadar zorluklara bağışıklık kazanmanız kaçınılmazdır. Sizlerle paylaşmak istediğim hikaye de buna güzel oturmuş. Hikayedeki zorluklar insanı bezdirecek cinsten ama bununla başa çıkmanın yolunu okuduğunuz zaman sizlerde inanıyorum ki tekrar düşüneceksiniz.
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.
Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır.
Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir.
Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur.
Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.
Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır.
Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu.
Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.
Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı,hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.
Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?
Siz olsaydınız ne yapardınız ?

Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.
Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı?
Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere: İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa
anormal çabalar sarfeder.
Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız.
Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım  çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.
Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar.
Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir.
Problemimiz çok ve çeşitli olabilir.

Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.
Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün…

Bazen bir basit çözüm, insanın hayatını değiştirir.

Chicago’da üretilen Schwinn bisikletleri, her çocuğun rüyasını süslerdi. 1895 yılında, bir Alman göçmen Ignaz Schwinn tarafından üretilen bisikletlerin çoğu da çocukların hayallerinde kalırdı. Son derece pahalı bu bisikletleri yoksul ailelerin oturduğu semtlerin sokaklarında görmek olanaksızdı.

1942 yılının 17 Ocak günü, tabelacı Marsellus’un bir oğlu gelir dünyaya. Çocuğa Cassius adı koyulur.

Marsellus kılı kırk yararak kazanmaktadır geçim parasını. Çok geçmeden, Schwinn bisikletleri Cassius’un da hayal dünyasındaki tahtına oturur. Tabelacı Marsellus, 12 yaşına giren oğluna aldığı armağan ile evlerinin bulunduğu sokağa girdiğinde, çocuklar da ardına takılır. Çünkü, Cassius’un armağanı bir Schwinn bisikletidir! Kentucky’de, yoksulların yaşadığı semtte bir Schwinn bisikletinin ömrü çok olamaz.

Cassius’u karakolda gözyaşları içinde görürüz! Bisikletinin çalındığını anlattığı polis memuru Joe Martin’e şunları söyler, hıçkırıklara boğularak: “Eğer o hırsızı yakalarsam kimse elimden alamayacak. Onu sabaha kadar kırbaçlayacağım!”

Martin, çocuğun hayatını değiştirecek bir teklif sunar: “Bak evlat, benim bir boks salonum var. Oraya git ve boks öğren. Hırsızı yakalayınca da kırbaçlamak yerine bir güzel pataklarsın.”

1960′da, Roma Olimpiyatları’na katılacak ABD boks takımı seçmelerinde görürüz, 18 yaşındaki Cassius’u. Olimpiyat takımına seçilse de buna sevinemez. Çünkü, Cassius uçaktan çok ama çok korkmaktadır. Hayatının bu en önemli spor organizasyonuna katılmak istese de uçak korkusu onu nakavt eder ve takımdan çekilir.

Ne var ki, onun dünyanın en iyi boksörü olacağına inanan antrenörleri sabah akşam dil dökerler kapısında. Sonunda Cassius, uçağa binmeye ikna edilir. Ama bir şartı vardır!.. ABD boks takımını Roma’ya götüren uçakta tüm sporcuları koltuklarını arkaya yatırmış görürüz. İçlerinde biri var ki uçağa bindiği ilk andaki gibi dimdik oturmakta ve kaskatı kesilmiş şekilde ileriye bakmaktadır.

Şartı gerçekleşen Cassius’tur elbette bu yolcunun adı. Genç boksörün sırtında uçağa binmek için ortaya sürdüğü şart, yani paraşüt takılıdır!

Roma’dan altın madalyayla dönen Cassius, 1964′te hayatının en önemli maçlarından birine daha çıkar. Rakibi, Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Sony Liston’dur. Bu maçı da kazanan Cassius Clay, 1975′te Müslüman olmaya karar verir ve adını Muhammet Ali olarak değiştirir!.

Bir Amerikan askeri olarak Vietnam’a gitmeye karşı çıkan Muhammet Ali’nin elinden unvanı alınarak hapse atıldığında yer yerinden oynar.

Protestolar karşısında çaresiz kalan Amerika, geri adım atmak zorunda kalır. Bu olay, dünya barışı adına Muhammet Ali’nin kazandığı en önemli maçtır. Ne yazık ki, onun bu tavrını Amerika’nın Irak işgali sırasında anımsayan çok azdır.

Kentucky’nin bir kenar semtinden Schwinn marka o bisikleti çalan hırsız, 12 yaşındaki Cassius’a dünya ağır siklet boks şampiyonluğunun yolunu açtığını elbette bilemezdi.

Günümüzde yapılan hırsızlıklar, kimleri, nerelere taşıyor dersiniz!? Zamanınızı çalmadığıma inanarak son sözü hırsızların en büyüğü Al Capon’a veriyorum: “Çocukluğumda Tanrı’ya her gece bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Baktım böyle olmuyor, ben de tuttum bir bisiklet çaldım ve geceleri Tanrı’ya beni affetmesi için dua etmeye başladım!”

Sunay Akın’dan alıntıdır.

Sarı Öküz Hikayesi

Bilinen ama hoş bir hikaye. Belkide okumak için doğru zamandır 🙂

Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.

Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.

“SUÇ HEP O SARI ÖKÜZ”DE…”

Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:
“Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o Sarı Öküz”de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.”

Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öküz”ü vermişler aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış.

“AFERİN SİZİ KUTLARIZ!”

Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk”u istemişler:
“Gördünüz mü ne kadar barış severiz. Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.”

Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk”u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.

“NEREDE KAYBETTİK BİZ BU SAVAŞI?”

Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.
Birer birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük” diye sormuş.
Boz Öküz, Benekli Öküz”ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli “Biz” demiş, “Sarı Öküz”ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı..”

Husk Power’in başarı hikayesi

Husk Power Systems (“HPS”) / Pirinç çeltiği atıklarından elektrik üretimi
Pirinç çeltiği atıklarından elektrik üreten %100 biyo kütle santrali ile ilk kez 2007’ de bir köyün aydınlatılmasını sağlayan Husk Power Systems (“HPS”) bugün Hindistan’ın kırsal kesimlerinde 250’yi aşkın köy ve mezrada yaklaşık 25.000 hanenin elektrik ihtiyacını karşılayan ve 150.000’e yakın insanın hayatına etki eden 60 mini-elektrik santrale sahip.

Her bir elektrik santrali yaklaşık 400 haneye hizmet veriyor ve her sene 42.000 kerozen ve 18.000 litre dizel benzinin yerini alıyor. Daha da önemlisi HPS, Hindistan’ın kırsal kesimlerinde yaşayan 300’ü aşkın kişiye elektrik tesisinin işletilmesi ve yönetilmesi için istihdam ve eğitim sağlayarak HPS’in hizmet verdiği hanelerde 1.25 M$’lık bir tasarruf sağladı.
Dünyanın en düşük sermaye maliyeti ile merkezi olmayan elektrik üretim ve dağıtım sistemleri kuran HPS’nin santralleri, yaklaşık 1$/W’luk üretim dağıtım ve kurulum maliyeti ile, mega Termik Elektrik Santralleri’nden bile daha ucuza mal olmaktadır.

HPS, toplumdan elde ettiği gelirin iki katının topluma geri dönmesini sağlayarak sosyal girişimcilikte yeni bir paradigma yaratmayı hedeflemektedir. Ana kuruluşu ve kurumsal sosyal sorumluluktan sorumlu yan kolu olan Samta Samriddhi Vakfı ile birlikte, HPS, 250’yi aşkın çocuğun eğitimine destek olmakta ve onların eğitim masraflarını karşılamaktadır.

Araştırırsanız, üniversitelerinin bile olduğunu göreceğiniz HPS’i tebrik etmek lazım.

Ülkemizde kim bilir, enerjiye dönüşebilecek neleri heba ediyoruz?

Atatürk ve Çocuk

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk çocukları çok sever, onlarla konuşmaktan büyük zevk duyardı. Bir çok çocuklarla yakından ilgilenmiş, onların iyi yetişmeleri için çalışmıştı. Ünlü yazar Ercüment Ekrem Talu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’le bir çocuk arasında geçen konuşmayı bir yazısında şöyle anlatıyor:

Bir sabah Çankaya sırtlarında beraberce gezmeye çıkmıştık. Gazi yanımıza sokulan bir çocuğu yakaladı. Çelik bakışlarıyla âlemi etkileyen gözlerini onun yüzüne dikip gülümseyerek sordu:

—”Adın ne senin bakayım?”

—”Cemil.”

—”Çankaya’da mı oturuyorsun?”

—”Yok. Ayrancı’da.”

—”Mektebe gidiyor musun?”

Çocuk başını öne doğru hızla eğdi.

—”E… Ne okuyorsun mektepte?”

—”Her bir şey okuyoruz.”

—”Peki, ben kimim, Cemil?”

Çocuk zeki bakışlarını Ata’nın üzerinde gezdirdi.

— “Sen Gazi Paşa’sın.”

Ata gülümsedi.

—”Olmadı, Cemil. Ben Gazi Paşa değilim. Beni benzettin sen.”

—”Yok, benzetmedim. İyi biliyorum, sen Gazi Paşa’sın.”

—”Nereden biliyorsun?”

Çocuk kendinden emin bir tavırla: “Çünkü,» dedi, «sana hiç kimse benzemez.”

Çelik gözler bulutlandı. O eşsiz kafanın içinden kim bilir ne düşünceler geçti o anda!

—”Cemil, sen büyüdüğün zaman ne olacaksın?”

Cevap o ufacık ağızdan tereddütsüz çıktı:

—”Asker olacağım.”

—”Asker olup da ne yapacaksın?”

—”Düşman bu topraklara bir daha ayak basacak olursa onu buradan kovacağım.”

Gazi bir şey demedi. Küçücük Cemil’i kollarından tuttu, kaldırdı, alnına sıcak bir öpücük koydu.

Sonra onu oyuna iade edip de yoluna devam ederken bize döndü. Başlangıcı kendi zihninde kalan cümleyi bize hitap ederek tamamladı:

— “Evet… Öyledir. Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım, gözüm arkamda kalmayacak.”

Örnek alınacak bir başarı hikayesi

ÇIRAKLIĞINI YAPMADIĞIN İŞİN PATRONU OLAMAZSIN

Gözlerinden enerji fışkırıyor…
Ellerini masanın üstünden kaldırıp, oturduğu koltuğa biraz daha yaslanıp kendinden emin bir sesle “Çıraklığını yapmadığınız bir işin patronluğunu yapamazsınız! Sanayici olarak yetişmişiz. Bilmediğimiz işlere girmeyiz. Dürüst olup cesaretli kararlar verdikten sonra, başarı peşinden gelir insanın. Yatırımlarımız planladığımızdan bir gün sonrasına gecikmedi, hep daha önce gerçekleştirdik” deyip ardından ekliyor:

“İlk fabrikamızı Bursa’da kurduk. Dokuma üzerineydi. Daha sonra iplik ihtiyacımız oldu bulamadık.Agro boyası yaptırıyoruz, doğru dürüst gelmez, renk tutmaz. İhracat için bunlar önemli. Malı üretebilmem için, bu ipliğe ihtiyacım oluyor. Acilen bir iplik fabrikası kurma kararı verdim. Finansmandan yana sıkıntımız olmadı çok şükür, çünkü senelerden beri gelen bir altyapımız, bilgimiz vardı. İplik fabrikasının temelini atıp, üretim yapmam 6 ayımı aldı. Ama nasıl yaptım, onu bir de bana sorun. İdare binamı en sona bıraktım. Patronun oturacağı yer bizde en son gelir. Önce üretim yeri tamamlanır, üretim kazanır, idari binayı yapar. Eğer önce idari binayı yapıp, üretimi sonraya bırakırsanız nalları dikersiniz. Onun için biz nalları dikmedik. ”

Bu sözler sıfırdan zirveye tırmanmayı başarmış Zorlu Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu’ya ait.
Tırnaklarıyla kazıyarak geldiği noktayı hazmetmiş.
Sakin duruyor! Ne yaptığından emin bir tonda anlatıyor:
“Ben ‘Hayat Okulu’nda okudum. Başka bir okulda okumadığıma da pişman değilim. Onların üniversiteyi bitirdikleri tarihte, ben 25 yaşında fabrika kurdum. Okul bitiren fabrika kurabilir mi, ama ben kurdum. Fason imalatını 17-18 yaşlarındayken öğrendim. İplikçiden ip alır, boyahane ile anlaşır imalat takibi yapardım. 18 yaşında birisine bunu yaptıramazsınız.

Benim oğlum 17 yaşında ona da bu işler önceden hayal gibi geliyordu. 2 sene pazarlamaya gitti, hayat felsefesi değişti. Okul teori, ama yaşam pratik istiyor. En azından bu denge yüzde 80 pratik, yüzde 20 teori olmalı. Makine Mühendisi yanınıza gelip iş istiyor, ama bir ustanın yaptığı işi yapamıyor. Onun için salt teori ile bu işler olmaz. Şimdi biz büyüdüğümüz kadar büyüdük, sıra bunları sindirmeye geldi. Şimdi 4 büyük gruba ayrıldık. İki yıl sonra 50. yılımızı kutlayacağız. Mühim olan 100-200 senelik bir grup olabilmek. Bizim grubun en önemli özelliği hızlı karar verebilmesi. Kararı verdin mi de yarın uygulamalısın. Aylarca uzatma, geciktirme olmaz.

Denetleyemediğin şirket senin değildir. Mal sahibi ayrı gözle bakar, yönetici ayrı gözle bakar. Başkalarının hakkını gasp etmeyeceksin. Verdiğiniz sözü yapacak, yapamayacağınız sözü de vermeyeceksiniz. Söz verdin mi de ne pahasına olursa olsun yapacaksın. Annem babam bize derdi ki, haram yemeyeceksin, yedin mi bir şekilde çıkar. Vestel’in tüm makina parkı yeniledik. Tekstil de öyle. Avrupa’nın en büyük polyester üreten grubuyuz.”

BABADAĞ’DAN ZİRVEYE

Ahmet Nazif Zorlu’nun sıfırdan zirveye giden yolda katettiği kilometre taşlarına gelince…
Ahmet Nazif Zorlu Denizli’nin el dokumalarıyla ünlü Babadağ ilçesinde, 1944 yılında dünyaya gelir. Ahmet Zorlu’nun ailesi de kasabanın diğer aileleri gibi tekstil işiyle uğraşmaktadır. Aile bireyleri evdeki dokuma tezgahında Denizli bölgesine özgü çizgili çarşaf dokumaktadır. Baba Zorlu’nun 1950’lilerde ticaret işiyle uğraşmaya başlaması “Ticaret ateşini”nin daha çocuk denecek yaşta, Ahmet Zorlu’nun yüreğine düşmesine neden olur.
İlkokuldan sonra okulu bırakarak bir yandan evdeki dokuma tezgahında, diğer yandan da babasının dükkanında çalışmaya başlar.

14’ünde tek başına ticaret yapabileceğine inanır; ama yaşını küçük bulan babası onunla aynı inancı paylaşmaz.
Ve yaşamı Karadeniz pazarını keşfe çıkan amcasının eve yüklü siparişlerle geri dönmesiyle değişir. 15 yaşına geldiğinde amcasıyla birlikte Bursa, Ankara ve Samsun’u kapsayan bir iş gezisine çıkar. Trabzon son durakları olur. Orada bir dükkan açmaya karar verirler. Yaşıtları daha sokakta oyun oynarken Ahmet Nazif, 1960 yılında ailenin Trabzon’da açtığı dükkanın başına geçip çarşaf ve havlu satmaya başlar. O yıl 700 bin liralık satış gerçekleştiren Zorlu’yu kötü bir sürpriz beklemektedir.
Bilançoda, 10 bin lira zarar gözükmektedir.

O an aklından geçenleri şöyle anlatır:
“Beni bir korku aldı, babama ne cevap verecektim. Bu acı hayat dersi ona tedbirli olmayı ve ne olursa olsun başarısızlıklar karşısında yılmamayı öğretti. Başarısız damgasını yiyerek kasabaya geri dönmek istemiyordum. O günden sonra dükkanda satamadığım malları pazar günleri kentin pazarında satmaya çalıştım.”

PAZARDAKİ BOŞLUK

Asker dönüşü üç yıl daha çalıştığı ve “İkinci memleketim” dediği Trabzon ona dar gelir. “Benim İstanbul gibi büyük bir kentte çalışmam gerekir” der ve yola düşer. İstanbul’da fason imalat yapmayı kafasına koyan Zorlu, işe pazarda bir boşluk aramakla koyulur. Çarşaf işini en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Bir İtalyan dergisinde gördüğü desenli nevresim takımı onun ilham kaynağı olur.
O günlerde Türkiye’de çarşaf üreten tek firma Mensucat Santral’dir.

Fakat onların çarşafı 1 metre 80 santim enindedir.
Ve o ilk defa 2 metre 20 santim eninde çarşaf üretir…
Zorlu’nun Türk tüketicisine tanıştırdığı renkli ve desenli nevresim, arkadaşları tarafından “Nevresim dediğin askerde kullanılır” yorumuna yol açar. Taç marka nevresimleri 1971 yılında piyasaya sürer. Zorlu, bu başarısı karşısında sabit yatırıma gitme kararı aldıysa da Santral Mensucat’ın Edirne’de Lale fabrikasını kurması onu bu fikrinden caydırır.

Bursa’dan aldığı 24 tane hazır dokuma tezgahında çarşaf işinin yanı sıra orlon masa örtüsü işine de yönelir. Avrupa’dan getirttiği örneklerden esinlenerek yaptırdığı masa örtüleri büyük ilgi görür.
Türk halkı renkli çarşafa adeta dolanmıştır.
Artık mevcut kapasite, talebi karşılamaya yetmemektedir.
Bunun üzerine 1975 yılında Bursa’da Korteks’i kurmaya karar verir.

Sonraki yıllarda dünyanın en büyük entegre iplik ve dokuma tesislerinden birisi olmayı başaran Korteks’in yatırımı, o yıl patlak veren döviz krizi nedeniyle yarım kalır. 1980 yılına gelindiğindeyse Zorlu’nun Bursa’daki fabrikasında 400 dokuma tezgahı çalışmaktaydı.
Yakaladığı fırsatı iyi değerlendiren Zorlu, nevresim pazarının yüzde 60’ını ele geçirir. Yüzde 50 kar marjıyla çalışır.

Zorlu o dönemde elde ettiği başarı için “Ne demişler, ilk vuran okçudur” değerlendirmesini yapıyor.

PAZARI KOKLAMAK

Başarılı bir sanayicinin burnunun iyi koku alması gerektiğine inandığını söyleyen Zorlu, o dönemlerde tül perdenin kokusunu almaya başlar:

“1980’lerde doğru dürüst tül perde yoktu, olanlarda Avrupa’dan ithal ediliyordu.
Bursa’daki Korteks tesislerinde yarım kalan yatırım Almanya’ya sipariş verilen 12 adet tül makinası ile hız kazandı. Siparişimi duyan Alman ‘Bu kadar çok makinayla ne yapacaksın, altı tane alsan sana yeter’ dedi.”

O siparişin ardından 8 tane daha tül makinası ısmarlayan Zorlu, ertesi yıl ihracata başlar. Rakiplerinin üretimi hala mekanikken onun 100 adet elektronik makinası vardı. Bu hayli iddialı bir rakamdı. Çünkü o dönemde Avrupa’nın en büyük fabrikasında bile en fazla 20 makina vardı.

Sonrasında yıllık tül perde üretimi 150 milyon metrakareye ulaşan Korteks, üretiminin yüzde 40’ını ihraç eder. Almanya ve Amerika ağırlıklı olmak üzere Güney Afrika, japonya ve Singapur’da onun perdeleri pencereleri süslemeye başlar.
O ise en büyük silahının ürününün kalitesi olduğunun farkındadır:

“Müşterilerimizin hemen hepsi tavsiye üzerine geldi. Alman müşteri Fransız’a, İngiliz Amerikalı’ya tavsiye etti. Bizde böylece dünyaya açıldık. Başlangıçta ‘Türk malı’ ile yanyana anılmaya alışılmış olan kalitesiz imajını yıkmak için çok çaba harcadık. Amerikalı bir müşteriye görüşmeye gittiğimde bir Türk’le çalışmak istemediğini söyledi. Ben sırf onu ikna etmek için farklı desen ve modelde perdeler ürettim. Bu iş için de cepten 200 bin dolara yakın masraf ettim.”

Bu çabaları boşa gitmez, onu Amerika’da 100 milyon dolarlık iş hacmine ulaştırır.

GÜZ GÜLLERİ

Diğer bir kilometre taşına gelince…
1994 yılıdır…
Türk ekonomisinin uzun yıllardır yaşadığı krizli ortamın, kangrene dönüştüğü günlerdir. Adı pek medyada duyulmamış bir isim Bayraktar Holding, İhlas, Garanti Bankası ve Sabancı gibi devleri geride bırakıp, Vestel’i satın alır.
İşdünyasının birçok önemli şirketini geride bırakan bu isim Ahmet Nazif Zorlu’dan başkası değildir.

Bir anda kamuoyunun gündemine giren bu isim kamuoyunda ciddi merak uyandırır. Sonradan dünyanın en büyük tül perde üreticisi olduğunun farkına varılan bu isimle Denizbank’ın yönetim katında sohbet ederken, “1980’li yılların başında aldığımız tedbirlerin semeresini görüyoruz. Bugün grubumuz 1 milyar dolarlık ihracat gerçekleştiriyor. Bu küçümsenecek bir rakam değildir. Bunun 250 milyon dolarını tekstilden, 700-750 milyon dolarını da elektronik ve beyaz eşyadan gerçekleştiriyoruz” demişti.
Zorlu, Vestel ile katettikleri mesafeyi olumlu buluyor:
“1990’lı yılların başında tekstilden başka dallarda da faaliyet göstermek için araştırmalar yaptık. Karşımıza Vestel çıktı.

Vestel’i aldığımızda büyük bir üretimi yoktu. İmajı da kötüydü. 1994’te 350 bin televizyon üretirken, inşallah 2001’de hedeflediğimiz 6 milyon televizyonu üretiyor olacağız. 7 milyon 700 binlik bir kapasiteye sahibiz. Kalanını bilgisayar ve monitör için kullanmayı düşünüyoruz. Bu da küçümsenecek bir kapasite değil. Dünyada bir çatı altında bunların hepsini üreten en büyük üretici kuruluş olarak bir tek biz varız. Bir çatı altında böylesi bir kapasiteye sahip olmak ve üretim yapmak kolay değil.”

AKILCI YOL

Büyüme çizgisinde akılcı bir planı takip ettiklerini söylüyor:
“Tabii insanlarda bir ideal vardır. Bu ideali gerçekleştirmek için vargücüyle çalışır. Akılcı işler yapar. Biz planlı programlı işler yaptık. Holdinge bağlı kurumlarımız daha ileri gidecektir diyoruz. Onun için bizim holdingimiz Türkiye’ye mal olmuş bir kurumdur. 16 bin çalışanımız var. Bunların aileleri, yan sanayisi şusu busunu da içine katarsanız 200 bin kişi buradan ekmek yiyor demektir. Öğrenim işin teori yanıdır. İnsanlar daima kendilerine ne yapmak istediklerini sormalılar. Sonra da onu gerçekleştirmek için vargüçleriyle çalışmalılar. Şimdi bir şeyi yaparken iyi düşünmek lazım. Ar-Ge’ye önem vermek lazım.

Elektroniğe girdiğimizde bize dediler ki ‘Televizyon firmalarının çoğu batıyor, ne işin var bu sektörde!’ Kendi kendime sordum, ‘O halde Uzak Doğusu, ABD’si, Avrupa’sı bu işi ne diye yapıyor. O zaman onlar yapıyorlarsa ben niye yapmayayım?’ dedim ve bu işe soyundum. Vestel’i aldıktan iki hafta sonra Uzak Doğu’ya gittim, orada neler yapıldığını görmeye. Elektronik sektörünü inceledim. Onlar yapıyorsa bende yaparım dedim ve bu işe giriştim. Vestel’i alır almaz da piyasada ne kadar bozuk, hatalı ürün varsa hepsini değiştirttim. O zamanki genel müdürüm karşı çıkmıştı bu isteğime, batarız demişti. Bende ona asıl onları iyi ve sağlam olanları ile değiştirmezsek o zaman batarız demiştim.

Neticede piyasadaki 5 bin tane bozuk Vestel toplatıldı ve yenileri ile değiştirildi. Sonra da ürünlere 3 yıl garantiyi ilk biz getirdik. Yine müdürlerim karşı çıktı, batarız dediler, görüldüğü gibi batmadık, büyüdük, geliştik.”

Geçen yıllar onu haklı çıkarır.
Sezgileri onu yanıltmaz.
Sorduğumda “Evet sezgilerim güçlüdür” deyip, geleceğe dönük öngörülerini şöyle sıralıyor:

“Her büyük grubun kendine seçtiği alanlar var. Bizim de kendimize göre seçtiğimiz dallarımız var. Analar ne Sabancılar, ne Koçlar doğurur. Ben Denizli’nin Babadağ ilçesinden çıkıp gelmiş, ilkokul mezunu bir insanım. Bu ülke daha çok Sabancılar, Koçlar çıkarır. Sony’nin hayatını okudum. Bir mühendis, bugün dünyada söz sahibi, servetini hesap edemezsiniz.

Onları gördüm ya da dışarıya gittiğimde kendimi bir hiç olarak görüyorum. Ama dışarıdan gelip tesislerimi gezdikleri vakit, ‘Yaptıklarınız imkansız gibi bir şey’ diyorlar. Örneğin perde. Perdesiz ev olur mu; olmaz. Ben 1980 senesinde onun kararını verdim. Çarşafçıydım, ama perdesiz ev olmaz diyerek bu işe girdim. Televizyonsuz ev olmaz diyerek elektronik sektörüne girdim. Şimdi bilgisayarsız ev olmayacak diyorum. İlerde her evde de bilgisayar olacak.”

Ve Ahmet Nazif Zorlu “Büyüyeceğimiz kadar büyüdük” diyor ve kendi tabiriyle hazmetme dönemini yaşıyor.

GENÇ YAŞTA KOKU ALMAYI ÖĞRENDİM

İkokuldan sonra okumadım. Başlangıçta lisan zorluğum oldu, ama şimdi onu da aştım. Eğer İngilizce biliyor olsaydım, işin başında bazı kazıklar yemezdim. Yanımda götürdüğüm tercümanlar bile yaptığım işten komisyon aldılar.
Yaşam okulda öğretilenlere pek benzemez. Önemli olan pratik yapmak. Ben ticaret hayatından çok şey öğrendim. Okusaydım, bu noktaya gelmem bir on senemi daha alırdı.
25 yaşında büyük kararlar alıp, yatırımlar yaptım. Genç yaşta iş dünyasında koku almayı öğrendim. 24 saat çalıştığım günler olmuştur. Maalesef cumartesi pazarları da çalışırım.
En büyük zevkim spor. Yürürüm, kayak yaparım, yüzerim. 6 ay deniz kenarında kal deseler, kalır ve yüzerim.
Okumamış olmaktan pişmanlık duymadım, ama tüm çocuklarımı da okuttum. Ama bir lisanı tam olarak öğrenebilseydim, hiç gam çekmeyecektim. Bir keresinde Fransa’da bir fiyat verdim, tercüman bunu nasıl söyleyeceğini bilemedi. Kızardı, bozardı. Verdiğim fiyatın yarısıydı.
HİÇBİR ZAMAN TOKATÇI OLMADIM

Sanayicilik kolay iş değil. İyi bir piyasa araştırması yapmadan bir işe girmem. Merdivenleri birer birer çıktım. Sanayicilik büyük özen isteyen bir uğraş. Yatırımını ufak bir bebek gibi göreceksin. Ona gereken ihtimam ve özeni göstereceksin. Sanayici parasını asla yastık altına koymamalı, yatırımlarını durdurmayı bir gün olsun aklının ucundan geçirmemeli.
Kaliteye önem vermek şart. Aksi halde en gelişmiş robotları kullansan bile ürünün başarılı olamaz. Fabrikada disiplin çok önemli. Bekçiden genel müdüre kadar herkes işine sahip çıkmalı.
Hiçbir zaman tokatçı olmadım. Bir kavgaya giriyorsan sonuna kadar mücadele edeceksin. İki tokat atıp kaçmak ne insanlığa ne de erkekliğe yakışır. Bizde insanlar yükseldiğinde “Kimleri çarptı acaba?” diye düşünülüyor. Kimse nasıl başarılı olduğunuzu merak etmiyor. Benimki gibi pek çok kuruluş olsa bu ülke zarar mı görür!
Ben yükselmek için çok çalıştım. Önemli olan zirveye çıkmak değil, çıkılan zirveden geri inmemek. Bunun için gereken fedekarlığı göstermek lazım.
Son söz benim. Sinirli bir patronum. Biraz da sert mizaçlıyım. Titizlik bizim ilkemiz. İşçim bunu bilir ve ona göre davranır. Çalışanın yanındayım, ona destek olurum. Bütün kararları kendim alırım. Bilgiler de bende toplanır. 1987’den bu yana kurumsallaşmaya önem verdik. Ama yine de bütün yatırım kararlarını ben veririm.
Alıntıdır

Devlet adamı böyle olunur

Yıllar önceydi.
Ankara’da;
Milli Eğitim Bakanının odasının kapısı çalındı.
İçeriden kararlı ve tok bir ses;
-” Girin” diye seslendi.

Oldukça mütevazi döşenmiş odaya iki tane lise öğrencisi girdi.
Tombul yanaklı olan Milli Eğitim Bakanının yanına yanaşarak
-“Babacığım, elini öpmeye geldik Gazi ile beraber”
diyerek arkadaşını gösterdi.

Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden.
Gazi ve Can.
Bakanın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.
*
Tombul yanaklı çocuk söz aldı.
-“ Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimiz de başarı ile bitirdik.”
Ve bir yıldır para biriktiriyorduk.
Eğer senin de iznin olursa Bakanlığın bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz.”
.
Bakan küçük bir sessizlikten sonra
-“Oğlum biraz dışarı çıkar mısın? Bizi arkadaşınla bir iki dakika yalnız bırak”
dedi.
*
Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi.
-“Bak evladım, ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurt dışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim.
Fakat bir bakan olarak oğlumu Amerika’ya gönderirsem,
bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir.
Bu yüzden sadece sana burs vereceğim.
Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra.
Hayırlı olsun”
deyip dışarı çıkmasını söyledi.
*
Heyecan içinde kapının önünde bekleyen bakanın oğluna sarıldı çocuk.
-“Can sana bir iyi, bir kötü haberim var.
Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor.”
*
Tombul yanaklı çocuk elini cebine atıp bir mendil çıkarttı.
İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip,
– “Al bunları Gazi. Nasıl olsa bana lazım değil bu para artık”
dedi, bir yıldır biriktirdiği parayı arkadaşına uzattı.
*
Oğlunun geleceğini bile ülkesinden sonra düşünen
onurlu Milli Eğitim Bakanımızı Sayın Hasan Ali Yücel Bey’i saygıyla anıyoruz.

Oğlu Can büyük edebiyatçı Can Yücel’dir.
Onun lise arkadaşı Gazi ise dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından
Prof.Dr. Gazi Yaşargil’dir.

Bill Gates, gençler ne yapmalı, gençlere öğüt

  1. Hayat adil değil, buna alışsan iyi olur. …
  2. Dünya senin kendine saygınla ilgilenmez. Dünyanın ilgisini asıl çeken şey, senin kendini iyi hissetmek için ne yaptığın olacaktır.
  3. Liseden mezun olur olmaz yılda 60 bin dolar kazanacağın bir iş edinemezsin.
  4. Öğretmeninizin gerçekten sert biri olup olmadığına karar vermek için, bir patronla tanışana kadar bekleyin.
  5. Çakılıp kaldığınızda bu ailenizin suçu değildir. Hata yaptığınızda sızlanmak yerine, onlardan ders alın.
  6. Siz doğmadan önce, ebeveynleriniz için hayat şimdiki kadar sıkıcı değildi. Yollarını sizin faturalarınızı öder, çamaşırlarınızı yıkar ve size nasihat ederken yeniden çizdiler. Bu yüzden yağmur ormanlarını ebeveynlerinizin ait olduğu neslin parazitlerinden temizlerken, kendi odanızı derli toplu tutmayı da unutmayın.
  7. Okulunuzda da kazananlarla ve kaybedenlerle karşılaştınız. Gerçek hayattaki karşılaşmalar böyle olmayacak.
  8. Kimi okullarda sınıfta kalan öğrenciye defalarca yeni fırsatlar verilir dersini geçmesi için. Ancak gerçek hayatta durum böyle değildir. Hayat sömestrler halinde yaşanamaz. Bütün yaz boyunca tatil yapamazsınız ve çok az işveren size kendinizi bulmak için yardım etmeye hevesli olacaktır. Bu yüzden zamanınızı iyi kullanın
  9. Televizyon gerçek hayat değildir. Gerçek hayatta insanlar kafelerden kalkıp işlerine gitmek zorundadırlar.
  10. İnek arkadaşlarınıza iyi davranınız. Bir gün onun çalışanı olabilirsiniz.
  11. Geleceğinizi kurabileceğiniz yüzyılın iş fırsatı Network Marketing iş fırsatıdır.
  12. Başarı için önce kendinize inanmalısınız ,daha sonra harekete geçmeli ve asla vazgeçmemelisiniz

İK Müdürü ve verimlilik (Fıkra)

Verimlilik, verimlilik derken …

Büyük şirketlerden birinin genel müdürü, gerçek bir klasik müzik aşığıdır. Bir gün kente ünlü bir orkestra gelir. Vereceği konserin en önemli parçası da Schubert’in ünlü ‘Bitmeyen Senfoni’ sidir’. Genel Müdür bu eseri dinlemek için çok hevesli olmasına rağmen, işi nedeniyle konsere gidemeyeceğinden, gelen davetiyeyi şirketin insan kaynakları müdürüne verir ve ‘Lütfen bu konsere git ve bana izlenimlerini aktar’ der. Genel Müdür’den aldığı talimatla konsere giden müdürden, ertesi gün bir değerlendirme raporu gelir….

“Sayın Genel Müdürüm,

1- Dört obuacı konserin önemli bir süresinde boş oturdular. Bunların sayısı azaltılırsa konsere daha çok katkıda bulunurlar.
2- Orkestrada on iki kemancı var. Bunların hepsi aynı anda hareket ediyor, aynı notaları seslendiriyorlar. Bence ciddi bir yanlışlık. Kesinlikle personel tasarrufu yapılmalıdır.
3- Onaltılık notalara ağırlık verilmiş. Doğrusu büyük ziyan. Seyirciler sekizlik ve onaltılık notalar arasındaki farkı anlamaz. Bu nedenle; onaltılık notalarla eser çalarak yüksek ücret alan elemanlar yerine, sekizlik notaları çaldırıp, düşük ücretle çalışan stajyerler kullanılmalıdır.
4- Yaylı sazlarla işlenen pasajlar, nefesli sazlarla aynen tekrarlanıyor. Bu durum gereksiz tekrardan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla; tekrarlar önlendiğinde, iki saatlik konserin süresi yarı yarıya kısalacaktir.

Özet olarak sayın Genel Müdürüm; eğer Schubert bu önlemleri alsaydı
‘Bitmemiş Senfoni’ kesinlikle biterdi.
Arz ederim efendim…”

Tarihe geçen zeka dolu hazır cevaplar

NAPOLYON BONAPART

Vaktiyle Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon Bonapart‘ı bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek: ‘Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz’ gibi fikirler yürütmeye başlayınca Napolyon: ‘Evet, onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım!’

MİCHAEL DE BAKEY

Dünyanın en ünlü kalp doktoru; Michael De Bakey’ in arabası bozulmuş, arabasını tamire götürmüş. Tamirci arabasının kaputunu açmış ve Dr.Michael De Bakey’ e dönerek;

‘Size birşey soracağım neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. Mesela ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım,kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini takacağım. Söylesenize nasıl oluyorda siz milyon dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum?’ diye sormuş. Bunun üzerine Dr. Bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş; ‘Bunların hepsini motor çalışıyorken yapmayı denesene!’

DİYOJEN

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa; ‘Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem’ der. Bu sözün üzerine Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin bir şekilde; ‘Ben çekilirim.’ der.

GALİLE

Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile’ye hasımlarından biri; ‘Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?’ diye sormuş. Galile’de adama yanıt olarak; ‘Doğru, benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?’ demiş.

MEHMET AKİF

Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif’i küçük düşürmek ister ve; ‘Affedersiniz, siz veteriner misiniz?’ diye bir soru yöneltir. Mehmet Akif hiç istifini bozmadan ‘Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu ?’ şeklinde gence cevap verir.

YAVUZ SULTAN SELİM

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz Sultan Selim ona; ‘Sen sır saklamayı bilir misin?’ diye sormuş. Vezir; ‘Evet hünkarım, bilirim’ dediğinde, Yavuz Sultan Selim’de ona; ‘İyi, ben de bilirim.’ diyerek vezirine güzel bir mesaj vermiş.

CHURCHİLL

Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill’ i davet etmiş ve davetiyeye de bir not iliştirmiş; ‘Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa.’ Churchill, hemen cevap göndermiş; ‘Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa!’

MEZAR

Amerikalı işadamı, Çinliyle alay ederek sormuş; ‘Mezarlarınıza koyduğunuz pirinçleri, ölüleriniz ne zaman yiyecek?’ Çinli, başını kaldırmadan cevap vermiş; ‘Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.’

YAMA

İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral bunları görünce dayanamayıp; ‘Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?’ diye sorunca, İncili Çavuş; ‘Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, Beni de size göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek efendim’ cevabını vermiş.

CENAP ŞAHABEDDİN

Cenap Şahabeddin’e; ‘Şu edepsize neden bir tokat vurmadın?’ dediklerinde şu cevabı vermiş; ‘Eldivenim yoktu, iğrendim.’

GANDİ

İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi’nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır. Davetten çıkınca bir gazeteci sorar; ‘Kıyafetiniz, bir kralla buluşmak için yeterli miydi?’ Gandi, hiç aldırmadan cevap verir; ‘Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.’

EFLATUN

Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi; ‘İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum’ diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermiş; ‘Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.’

MEŞHUR BİR FİLOZOFA

Meşhur bir filozofa; ‘Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?’ diye sorulduğunda ‘Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan’ demiş.

FİLOZOF

Bir filozofa sormuşlar; ‘Şansa inanır mısınız?’ Filozof; ‘Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle açıklayabilirdim.

WİNSTON CHURCHİLL

İngiliz devlet adamı Winston Churchill, Avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, Churchill’e kızgın kızgın şöyle seslenir; ‘Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım.’ Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır; ‘Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim.’

Bazı davranışlar milyonlar değerindedir.

Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. tablo belli ki oldukça pahalıdır.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider. şanslıdır tablo hala satılmamıştır .içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve “Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. tüm paramda bu kadar” der. ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve resmi satar.

Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

Mağazada adamın arkadaşlarıda vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar.

-Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?

Adam cevap verir:

-Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim. ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim.

Alıntıdır.

Hintli ustadan hayat dersi

Hintli bir yaşlı usta, çırağının her şeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı.

Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.

Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

“Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “Acı” diye yanıt verdi.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.

Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.

Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı” diye yanıt verdi genç çırak.

“Tuzun tadını aldın mı?” diye soran yaşlı adamı, “Hayır” diye yanıtladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

“Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok.

Acının miktarı hep aynıdır.

Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır.

Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”

Anonim

Aynı hastane odasındaki yaşlıların hikayesi

Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylasan üç yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında biri ortada diğeri ise duvar dibinde yatıyordu.

Cam kenarında olan hasta, günler boyunca camdan dışarıya bakarak derin düşlere dalar giderdi.

Zaman geçmek bilmiyordu.

Çok sıkıcı bir ortam vardı.

Bir gece cam kenarında olan hasta öldü.

Bakıcılar geldiler, ölen adamı morga götürdüler.

Yatağı değişti, temizlendi.

Ortadaki hastayı cam kenarına, kapıya yakın olan hastayı da orta yatağa aldılar.

Cam kenarına geçen yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.

‘Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, elele tutuştular, ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suya’.

Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, iste o anda ortadaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, iste bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.

Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi. Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti.

Başını kaldırdı ve pencereden baktı, gördüğü onu şok etmişti! Karşısında sadece ‘simsiyah bir duvar’ vardı…

Socrates’in sınav sorusu

Ahlak felsefesinin kurucusu kabul edilen antik Yunan filozofu Sokrates öğrencilerini nasıl seçerdi?

Öğrencilerinden biri, Sokrates’e sordu:

– Bir gün dahi olsa sizden ders alabilmek için yanınıza gelen herkese, niye bir gölcüğe bakıp ne gördüklerini soruyorsunuz? Bu işin öğrencilikle ne ilgisi var?
Socrates, bu suale şu cevabı verdi:

– Bu, bir imtihan. Havuzda balıkların yüzdüklerini söyleyen herkesi yanıma alır, ders halkama dahil ederim.

Ama havuzda kendi imajlarının aynalanmasından, kendi akislerinden başka bir şey göremeyenler, kendilerine aşık insanlardır. Benim onlara verebileceğim bir ders olamaz.

Kendini beğenme duygusu, ilerlemeyi geri çeker.

Heraklitos

Anadolu’dan çıkan bir saygınlık abidesi

Yılmaz Babaoğlu, “Tatlı bisküvide rekabet çok acıdır. 317 milyon TL ciromuz var. 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. Türkiye’de bisküvide üçüncüyüz” dedi. Babaoğlu, Sivaslı bir bakkaldan işittiği azarın BİFA’nın gelişmesinde önemli rol oynadığını vurguladı.

BİSKÜVİ Fabrikaları’nın ilk iki harfi bir araya getirilip 60 yılı geride bırakan BİFA kuruluyor. 1934 Karaman doğumlu olan Yılmaz Babaoğlu, önce yüzde 25 ortak olduğu BİFA’da işleri iyi yönetip yüzde 90 hissesine sahip olmuş. Yılmaz Babaoğlu, 2009 yılında Üstün Hizmet ödülü de aldı. Binlerce insanın yaşamı Babaoğlu’nun okuduğu bir kitapla değişti. Mümin Sekman’ın “Herşey Seninle Başlar” kitabını idealist bir öğretmen okuyup çok beğenir. Yaşadığı şehirdeki tüm öğrenciler bu kitabı okursa kentin ÖSS başarısının yükseleceğini düşünür. Kitaptan bir tane daha alıp Babaoğlu’na verir. Babaoğlu kitabı beğenip, şehirde yaşayan ve ÖSS’de başarı sözü veren her öğrenciye hediye eder. İl Milli Eğitim müdürü de her sabah kitap okuma kampanyası başlatıp projeye destek olur. 2006’da 25 bin kitap dağıtılır. Şehir merkezinde yaşayan 4 kişiden birine bu kitap ulaştırılır. 2006’da ÖSS başarı sıralamasında 28’inci olan Karaman, 2007’de dördüncü, 2008’de birinci sıraya yükselir. 2009’da ilk sıralardaki yerini korur. Yılmaz Babaoğlu ile hem iş hem sosyal sorumluluk hem de işin dışındaki yaşamını konuştuk.

Büyükler tehdit ederdi

İstanbula’a gelişiniz neden çok gecikti?

Nereden İstanbul’a gelip adımı duyuracağım. Ben sanayici olmak istiyordum. Demir-çelik üretecek halim yoktu ki. Bisküvi ürettim. Mahalli bisküviciydik. Büyük şehre git, dağıt, sat mümkün değildi. Türkiye’nin ortasındaydık, Doğu’ya gittik. Doğu’da güçlenip Batı’ya geldik. Bir gün Unkapanı’nda adamın biri bana “Dikkat et! Bak burası İstanbul. Burada Allah’ın cebinden peygamberi çalarlar” dedi. İstanbul’dan hep ürktüm. 1970’lerde toptan kanallarla İstanbul’a geldik. 1980’lerde ise temsilciliğimizi açmıştık. Zamanın da büyüklerden çok tehdit gelirdi. Bisküvi tatlı bir iştir ama rekabeti hep acı olmuştur.

Hangi kararınızla kaderiniz değişti?

Sivas’ta bir bakkalda bizim mallar hep arkaya atılmış. Bakkala “BİFA’nın sahibiyim” dedim, hiç ilgilenmedi. “Bak bunlar kırık, yanık, sert, ambalajı yırtılıyor” diye azarladı. Hakir gördü. Çok gücüme gitti. Döner fırınlarla fabrikayı bir yılda yeniledim. 1969 dönüm noktası oldu. Üretim 10 kat arttı, kalite yükseldi. Eleştiren, tenkit eden insanları sevin. Onlar büyük iyilik yaparlar.

Cezayir’de de üretim var

Ve bugüne gelirsek. Ne kadar büyüdünüz bisküvi işinde?
Şu anda 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. 317 milyon TL 2010 ciromuz. Amerika’da Universal Stüdyolarında elinde BİFA bisküvili adam gördüm. Nereden aldığını sordum, sahibi olduğumu söyledim. Benim deli olduğumu düşündü. 2003 yılında talep üzerine Cezayir’de yatırım yaptık. 68 milyon liralık satış yapıyoruz oradan. Toplam ihracatımız da 100 milyon TL. Bisküvi işinde Türkiye’de üçüncüyüz.

Malımın çoğu vakfıma

Sosyal sorumluluk projelerine ne kadar bütçe ayırdınız?

Ben pazarda çürüklerin arasından yemek seçen insanlar gördüm. Yağmurda, karda okula yürüyen körpeler gördüm. Camiye kolay gidilir, okula zor. Bu yüzden hep okul yaptım. 1984’te başladım 6 okul yaptırdım. Şimdi vakıf düşünüyorum. Malımdan çocuklara az kalsın, vakıf hayır işlerinde kullansın.

Hep yönettim hiç emir almadım

Babam beni hafız yapacaktı ama ben anamdan hafız doğmuşum.
Babam pazarcılık, sebzecilik yapardı. Halkla iç içeydi. İlk okulu bitirdim 11 yaşında dükkanında yetiştim.
Sabırsızdım. Yazıyla, hesapla uğraşmadım. İşi yönetirdim.
Babam dahil kimseden emir almadım, hiç maaşla çalışmadım. Hep yönettim, prim aldım.
Eşimin tarafı varlıklıydı, tahsilliydi. Akrabaları bisküvi işine girip yürütemeyince beni ortak aldılar. Zamanla BİFA’nın yüzde 90’ı bizim oldu.
Malın da insanın da iyisini bilirim, tanırım. Kim hangi işi yapabilir gözünden anlarım.

Benim odam olmadı

Toplantılar şimdi randevulu yapılıyor.
Bizde her an her saat toplantı olurdu. Ne zaman gerekse o zaman yapardık.
Artık icraya çok fazla karışmıyorum.
Benden çekinirler diye toplantılara da sık girmemeye çalışıyorum.
Kolay kolay ortalık yerde insanları tenkit etmem.
En çok çalışanların yanına gittiğimde mutlu oluyorum.
Benim hiç odam olmadı.

Duş almadan asla çıkmam

Gençken gece 11’de çıkan son vardiya çalışanı da beni görürdü sabah 8’de gelen ilk vardiya çalışanı da.
Nerede denk gelirse orada kalkarım. Bugün bu röportaj için erken kaldırdılar.
Pazardayken çok erken kalkardım. 8 saatten az uyursam rahatsız olurum.
Kalkar kalmaz tıraş olur, banyo yaparım. Sabahın köründe de olsa duş alır çıkarım.
Mutlu kalkmak nerede? Sorumluluk sahibi insan mutlu kalkabilir mi, rüyası tatlı olabilir mi?

Hep ikinci el aldım

Hiç merakım yok. İlk otomobilimi 1973’te aldım. İkinci eldi. Hep ikinci el aldım.
Çocuklar her şeyin iyisine sahip olayım ister ama telefonu da öyle ikinci el aldım hep.
Daha çok Mercedes arabalarım oldu.
Şimdi Hyundai Sorento arabamız var.
Bana izin vermiyorlar. Arabayı da eşim kullanır. Eşim internet de kullanır.

Soğanla da mutlu olurum

İyi kahvaltı etmem; geçiştiririm. Çay muhakkak içerim.
Tatlı severim ama şekerim var; yedirmezler.
Çok yemek insanı değilim. Yemek seçmem. Çoğunlukla sebze ağırlıklı besleniyorum.
Öğlen iş yerinde ne bulursam onu yerim. Domates, soğan verseler onu da yerim. Mutlu olurum.
Artık alkol alamıyorum.
Ne desem yalan. Artık yediklerime ben karar veremiyorum. Neyi uygun bulurlarsa onu yiyorum.

Çocuklar torunlar gezdiriyor

Balık deniz kenarında güzeldir. Eskiden Karaman ve Ankara’da bulmak, iyisini yemek mümkün değildi.
Artık var tabii ki, dünya değişti.
Gençken de sosyal yapım, yaşantım kulüplere pek uygun değildi.
Rotary, Mason kulüplerine girmek istedim ama yaşantım uygun değildi.
Dışarı çık, restorana git alışkanlığım çok olmadı.
Pazar günleri bazen çocuklar ve torunlar bir yerlere götürüyor.
Ben evde olmayı, evde yemeyi çok severim. Dışarı çıkmayı aramam.
Bana kalsa hep evde zaman geçirebilirim.

Takım bile tutmam

Spor yapmam. Yapamam. Zaten artık yaşım da spora uygun değil.
Hayatımda elime top değmedi. Futbol, voleybol, basketbol bilmem; hiç oynamadım.
İçimde kaldı hep. İş hayatına çocuk yaşta atıldım. Ağır mesuliyetler aldım.
Takım bile tutmam.
Ama fabrikada futbol takımımız var. Çalışanların çocukları da oynuyor.
O minikler nasıl güzel koşturuyor görmeniz lazım. Sevinçle izliyorum.
Torunlarla uçurtma uçurduk. Çok eğlendik. İçimde kaldığının farkında bile değildim.

Briçte kimse beni yenemez

Eskiden kuş bakardım. 200 kadar kuşum vardı.
Hâlâ kuşlar var ama ben pek ilgilenemiyorum. Keklikleri büyütüp sonra doğaya bırakıyoruz.
Kağıt oyunlarında yiyimdir. Çok iyi briç oynarım. Kimse beni kolay kolay yenemez.
Ağaçlara, ormana düşkünüm. Çam ve meyve ağaçları ormanlarımız var.
Türkiye’nin en büyük elma bahçesi bizde.
Tarımda örnek olalım diye hobi olarak başladık.

Deniz sevgisi otel aldırdı

Tatili çok severim. Hep yazlığım olsun, denize gireyim isterdim.
Silifke, Didim’de sırf bu yüzden 1993’te otel aldım.
Çocuklarımla yaşantım ayrı ayrı yerlerde sürdü.
Ben dünyayı görerek tanıdım. Çok gezdim. Dünyada görmediğim yer kalmadı.
Doğa, orman da severim ama denizin yeri ayrı.
Ömür iş-güçle geçti. Hayatın tadını yaşlanınca çıkarmaya başladım.

Alıntıdır.

Editörün Notu: Bir Karamanlı olarak, Babaoğlu ailesi Karaman’da herkesin saygı duyduğu, Karaman’ımızın en sevilen ailesidir. Bifa çalışanlarının da beğenisini ve sadakatini kazanmış, benim gördüğüm tek kurumdur.

Levent Kırca’nın paha biçilemeyen hazinesi

Levent Kırca; ‘1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım.

41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim.

Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de.

Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum.

Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum.

Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim.

Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm.

Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu.

Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı.

Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler.

Bir arada mutlu mesut geçindiler.

Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü.

Hepsi eşitti.

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur.

Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar.

O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur.

Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar.

Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur.

Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın.

Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur.

Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi.

Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli.

İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir.

Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar; “Ah o eski zamanlardır”

Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum.

O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum.

Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır.

Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider.

Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız.

Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler.

Hepsinin ağzından “Ahh, o eski zamanlar” cümlesini bir kez duyarız.

Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.

Yaşadığımız şuan.. Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum.

Ödül vermek onore etmektir.

Almaksa onore olmak.

Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız.

Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir.

Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım.

Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım.

O da onlarla birlikte tozlanacak.

Onlardan biri olacak.

Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam.

Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım.

Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana.

Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.

Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.

Dik durun… Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle.

Atatürk’le kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!”

Alıntıdır

Papağan gibi özgürlük istemek

Özgürlük savaşçısı bir adam ülkeler arasında sürekli seyahat ediyormuş.

Bir gece yine bir kervansarayda kalmış. Altın bir kafeste sürekli “özgürlük! özgürlük!”diye bağıran güzel bir papağan görünce şaşırmış.

Papağan sürekli “özgürlük” diye ağlamaklı bir sesi tekrarlıyormuş.

Adam kendi kendine “bugüne kadar pek çok papağan görmüştüm, hep bu kafeslerden özgürleşmek istediklerini düşünmüştüm…

Fakat hiçbir zaman sabahtan gece uyuyana kadar, bütün gününü özgürlük isteyerek geçiren bir papağan görmemiştim” diye geçirmiş. Aklına bir fikir gelmiş.

Gecenin bir yarısında uyanıp kafesin kapısını açmış. Sahibi derin uykuda olan papağana sessizce “şimdi çık dışarı” demiş. Ancak papağanın kafesin çubuklarına sıkı sıkı tutunduğunu görünce şaşırmış.

Ona tekrar tekrar “özgürlüğü unuttun mu? Hadi dışarı çık! Kapı açık ve sahibin uykuya dalmış durumda.

Kimse asla bilemeyecek.

Sen sadece gökyüzüne uç, tüm gökyüzü senindir” demiş.

Fakat sabahlara kadar özgürlük diye bağıran papağan şimdi kafesten çıkmak istememiş, öyle güçlü ve öyle sıkı bir şekilde tutunuyormuş ki kafesin tellerine, papağanı kendi elleriyle almaya çalışmış ama papağan onu gagalamış.

Tabi aynı zamanda da hâlâ “özgürlük! özgürlük!” diye bağırmaya devam ediyormuş.

Gecenin içinde papağanın çığlıkları yankılanmış.

Adam da inatçıymış, o bir özgürlük savaşçısıymış çünkü.

Papağanı dışarı çekerek gökyüzüne fırlatmış, elleri acısa da bir ruhu özgürleştirdiği için son derece mutlu olmuş.
Sonra uyumaya gitmiş. Sabahleyin uyandığında papağanın “özgürlük! özgürlük!” diye bağıran sesini duymuş. Belki de papağan bir ağacın üzerinde ya da bir kayanın üzerinde duruyordur diye düşünmüş.

Ancak dışarı çıktığında papağan kafesin içinde oturuyormuş.

Ve kafesin kapısı sonuna kadar açıkmış…

On yıldan fazladır, insanların değişimi için çaba harcamaktayım. Kafesin kapısı açık olduğu halde çıkmak istemeyen çok insan gördüm. Bana göre bunun en büyük sebebi yine bilinçaltımızda. Bilinçaltımızın en büyük görevi bizi korumaktır. O kafesin içinde en azından korunduğunu düşünen insanlar, dışarı çıkmayı söyleseler de eyleme geçemezler. Eyleme geçenler ise, sadece bir kaç adım uzaklaştıklarında bile, harika manzaralar görmeye başlarlar.

e.posta adresi olmadığı için, başarılı olan adamın hikayesi

Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor.

Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği.

HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.

HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor.

Adam, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: “Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız.” diyor.

Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve “Ne yapsam, ne etsem!” diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor. Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. “Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim.” diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor.

Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.

…5 sene geçiyor…

Bu adam şu anda Amerika’nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.

Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: “İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!” diyor.

Adamın cevabı: “E-mailim olsaydı şu an da Microsoft’ta tuvalet temizliyordum.”

Alıntıdır.

İhtiyacımız olan tek şey “Kendimize güven”

Bir zamanlar çok başarılı olan iş adamının işleri bozulmuştu.

Ne yaptıysa olmuyordu. Bir sürü insan ödeme bekliyordu.

Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu.

Nefes almak için parka gitti.

Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.

“Çok üzgünsün. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli. Benimle paylaşmak ister misin?” diye sordu.

İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da,

“Sana yardım edebilirim!” dedi.

Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.

Çeki ona verirken de şöyle dedi: “Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al!”

Ve geldiği gibi hızla gözden kayboldu yaşlı adam.

İşadamı şaşkınlıkla elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza John Rockfeller’a aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına…

“Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim” diye düşündü.

John Rockefeller’e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveni ve yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup kâr etmeye başlamıştı.

Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu.

Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti.

Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi.

Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.

Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.

Hemşire “Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir” dedi,

“Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp bu parka geliyor.

Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor.” diye ekledi. Adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.

Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.

Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatımızın bazı dönemlerinde, yalnızlıktan, arkamızda birilerinin olmadığından şikayet eder dururuz.

Irvin Yalom’dan ilginç tespitler

Irvin Yalom, Amerikalı bir varoluşçu psikoterapist ve yazar. Ülkemizde özellikle son yıllarda yayınlanan birçok kitabı, insanların psikolojiye, psikanalize ve varoluşçu yaklaşıma ilgi duymasını sağladı.

“Ben de sizin gibi gece korkularıyla boğulurum. Ben de sizin gibi neden korkuların geceleri hüküm sürdüğünü düşünürüm. Bunun üzerine yirmi yıl düşündükten sonra korkuların karanlıktan doğmadığını anladım; korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar, ama gün ışığı onları gizler.”

“Kelimeler yalnızca not düşmeye yarar.Melodiyi oluşturan,fikirlerdir. Yaşamın çatısını da fikirler oluşturur.”

“Yeterince yaşamadığını hissettiğinde ölümü düşünmek her zaman çok daha ıstıraplı olur.”

“Her seferinde herkese her şeyi vermek, kendin için bir şey kalmaması demektir.”

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

“İnsanların bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendisine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir.”

“Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır.”

“Eğer insanlara söyleyecek iyi bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme.”

“Araştırma ve bilim inançsızlıkla başlar. Asıl soru “Gerçeğin ne kadarına dayanabilirim?” sorusudur.”

“Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; kibir ruhu kaplayan deridir.”

“Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkarmıyorsa o kitabın neresi iyidir.”

“Düşünceler, duygularımızın gölgesidir.”

“Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz. Ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil.”

“”Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim.”
“İnsanın varoluşundaki acıyı anlıyorum, ama acı çekmenin, hayattan vazgeçmeyi gerektirecek kadar da bizi sarıp sarmalayan bir şey olduğunu sanmıyorum.

Yüzlerce kere reddedildi, şimdiyse dünyanın en zenginleri listesinde

Hisselerini halka arz ederek dünya tarihinin en büyük borsa açılımlarından birini yapan Çinli elektronik ticaret devi Alibaba’nın kurucusu Jack Ma’nın hayat hikayesi, en az şirketinin başarısı kadar dikkat çekiyor.
Alibaba’nın kurucusu Jack Ma nasıl dünyanın en zenginlerinden biri oldu?

Ticareti sanal aleme taşıyarak büyük başarı kazanan Jack Ma, 1995’te ülkenin güneydoğusundaki Hangcou kentinde eşi ve birkaç arkadaşı ile Çin’in ilk internet şirketlerinden “Çin Sarı Sayfası”nı kurdu ve üç yılda 1 milyon dolar kazandı.
“BABA”nın borsaya girişi büyük oldu!
İnternet ve ticareti birleştirmekte ustalaşan Ma ve ekibi, 1997 yılında başkent Pekin’de ithalat-ihracat, fuar verileri ve benzeri platformları barındıran birçok devlet kurumuna internet siteleri tasarladı.

Çin’de insanları internet üzerinden, gerçek bir dükkan açmadan mal alıp satmaya, ödeme yapmaya ve alıcılarla buluşturmaya alıştıran Ma’nın adı internetle anılmaya başladı.

Üniversiteyi üçüncü denemesinde kazandı

Üniversite sınavlarında üst üste iki kez başarısız olan ve ancak üçüncü denemesinde düşük puanlı bir üniversitede iki senelik yüksek eğitim programına girebilmeyi başaran Ma, Alibaba’nın temelini 1999’da sadece 100 bin dolar sermaye ile attı.

Adını ünlü “Alibaba ve Kırk Haramiler” masalından alan şirket, dünyanın dört bir köşesinden ticaret yapmak isteyen insanları bir araya getirdi.

Servetini kısa sürede katlayan “Alibaba” Ma, Taobao adlı elektronik alışveriş sitesi ve Alipay adlı elektronik ödeme sistemiyle Çin’de adeta bir efsane haline geldi.

Dünya genelinde 24 bin çalışan ve 10 binden fazla ortak şirket ile sanal alemde hayallerinin ötesine ulaşan Ma, 15 Ocak 2013’te Alibaba’nın üst yöneticiliğinden istifa ederek yerini gençlere bıraktığını açıkladı.

Halen Alibaba Holding Yönetim Kurulu başkanlığını yürüten ve “İnternet adam” olarak tanınan Jack Ma, Çin’de ve dünyada hayallerinin peşinden koşan 100 milyonlarca gence örnek oldu.

Ma, katıldığı konferans ve toplantılarda sık sık “Ben yapabildiysem günümüz gençlerinin yüzde 80’i de başarabilir” diyerek Çin’deki genç nesle ilham kaynağı oluyor.

Yöneticilik görevini bıraktıktan sonra Çin’in en önemli sorunlarından biri olan çevre kirliliğine karşı mücadele başlatan Ma, “daha yeşil bir Çin için” Nature Conservancy örgütünün Çin’deki yönetim kurulu başkanlığını üstlendi.

Elektronik ticaret devi Alibaba

Dünyanın en büyük elektronik ticaret şirketlerinden biri olan e-ticaret şirketi Alibaba’nın temeli, 1999’da Çin’in Cıciang eyaletinin başkenti Hangcou’da Çinli üretici firmaları dünyanın farklı noktalarındaki tedarikçilerle aracısız buluşturmak amacıyla atıldı.

Ma tarafından 100 bin dolarlık sermaye ile kurulan Alibaba.com’un bugün Alibaba Group adı altında, ABD’den Güney Kore’ye, Hindistan’dan İngiltere’ye yaklaşık 80 ülkede 20 binin üzerinde çalışanı ve 10 binden fazla iş ortağı bulunuyor.

Elektronikten makineye 40 farklı kategoride, 190 ülkeden alıcı ve satıcının iletişime geçebildiği küresel toptan satış platformu Alibaba, milyonlarca alıcı ve satıcıya hizmet veriyor.

3,5 milyonu aşkın şirketin faaliyet gösterdiği Alibaba’nın yıllık cirosu 300 milyar doları geçmiş durumda.

Alıntıdır.

Kolektif bilinç ile barışı getirebiliriz?

Baharın yüzünü gösterdiği, toprağın canlandığı, etrafımızın yeşermeye başladığı şu güzel günlerde, ülkemizin içinde bulunduğu durum, hepimizin içini karartmaktadır.

Bu sabah uzun zamandır ilk defa kuş sesi ile uyandım.

Bütün negatifliklere rağmen kuşlar neşe içindeydi.

Bize ne oluyordu? Neden hemen ümidimizi kesmiştik birçok şeyden?

Sonra bir ışık yandı ve çıkış yolunu buldum.

İçinde bulunduğumuz bu negatifliğin sebebi nasıl kolektif bilinç ise, kurtulmanın yolu da yine kolektif bilinç olmalıydı.

Kolektif Bilinç Nedir? Dediğinizi duyar gibiyim. Kolektif Bilinç ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan bir terim olup, özetle, nasıl biz bireysel olarak düşündüğümüz negatiflikleri ve pozitiflikleri hayatımıza çekebiliyorsak, toplu halde düşünüldüğünde çekme işlevi katlanarak artıyor diyebiliriz.

Bunun daha iyi anlaşılması için, önce Kuantum’u anlamak gerekir. Kuantum dediğimizde, birçok insanın umursamadığını, inanmadığını biliyorum. Bunun sebebi, kuantumu anlatan arkadaşlarımızın yeteri kadar teknik bilgiye sahip olmamaları yüzünden, soruları cevaplayamadıklarındandır diye düşünüyorum.

Kuantumu en basit şekliyle ispat etmenin bir yolunu buldum. Hatta bunu kendi kendinize yapacaksınız.

Sıkı durun sarsılacaksınız.

Ben hayatta şunu yapmam dediğiniz ne varsa sanırım yapmışsınızdır.

Yani negatif boyutta kuantumu gerçekleştirdiğinizi kendi kendinize ispatlamış olursunuz.

Şimdi bunu nasıl pozitif kullanacağımızı ve kolektif hale getirebileceğimize bakalım.

Belki negatif olarak çektiklerimiz gibi net hatırlamasak da, pozitif olarak çektiğimiz yüzlerce binlerce olayı yaşadık ve hala yaşamaya devam ediyoruz.

En basit şekliyle, düşüncelerimiz, duygulara, duygularımız, fizyolojimize, fizyolojimiz, davranışlarımıza, davranışlarımız ise, etrafımıza bir etki yapıyor. Etrafımızdan aldıklarımız da düşüncelerimizi etkilediğine göre, aslında bizim pozitif düşüncelerimiz dönüp dolaşıp bizi bulacak.

Bunu birey olarak değil de, binlerce, milyonlarca kişi birlikte yaparsa ne olur? İşte buna kolektif bilinç diyebiliriz.

Bazılarımız uçaktan korkar, korkunun sebebi, uçağın kaza yapacağı ve sonucunda öleceği korkusudur. Uçak kazalarında yapılan araştırmalarda, uçma korkusu olan çok yolcusu olan uçakların düştüğü tespit edilmiş. Düşünsenize içinde onlarca kişi aynı şeyden korkuyor ve sonuç booom.

Günümüze gelecek olursak;

Bu bahar barışı getirmemiz için yapmamız gereken çok basit. Kolektif bilinç ile barışı çekeceğiz.

Bunu nasıl yapacağız?

Hep beraber.

İlk hafta, Hepimize düşen ilk görev AFFETMEK. Nasıl yani? Neden affedeyim? Nesini affedeyim dediğinizi duyar gibiyim. Şimdiye kadar bunu binlerce kişiden duydum. Birini ya da bir şeyi affetmediğimizde, aslında onunla ilgili yükleri hep sırtımızda taşıyoruz. Yapılan kötülükler gün gelip mutlaka cezalandırılacaktır. Ancak biz kendi içimizde, affetmedikçe, öfkeleniyor ve kendi kendimizi cezalandırıyoruz.  Diğer aşamaları sonradan vereceğim. Tam olarak affetmeyi sağlayamadığımızda, yerine koyacağımız pozitif şeyler kesinlikle hayata geçmeyecektir.

Nelere öfkeliyiz bir listesini yapalım. Küçük büyük zerre kadar nefret kalmayacak şekilde, her şeyi herkesi affedelim. Bu bizim kendimizi özgürleştirmemizin ilk adımı. Bunu gerçekleştirdiğinizde, kuşlar karar hafif olacak ve en önemlisi kendimizi affetmiş olacağız.

Sevgilerimle.

Süleyman Akay

Not: Affetme konusunda sıkıntı yaşayan arkadaşlarım yazının altına yorum yapsın ve nasıl affedebilecekleri konusunda yardımcı olmaya çalışalım.

Bedeli Çanakkale’de

“BEDELİ ÇANAKKALE’DE”
Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden ” maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve ” 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.

Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

****

Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey’in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında “bedeli Çanakkale’de altın olarak ödenecektir” yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze’de şehit düşmüştür.

Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ‘ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar ” hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ‘ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ‘ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. ” Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!…”

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ‘ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı…

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin…”

Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ‘ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: ” Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

” Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince…

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’ nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

Alıntıdır. Bu kahramanları saygı ile anıyoruz.

Kenan Işık’ın Annesine Mektubu

Olur olmaz her şeye ağlayan Anne, kocasının ölüm haberini aldığında evi badana ediyordu…

Elinde badana fırçası, olduğu yere çöktü kaldı…

Ağlamadı. Konuşmadı da. Günlerce konuşmadı…

Demiryolcu olan kocası bir tren kazasında ölmüş, beş çocukla dul kalmıştı. Büyük kızı evliydi, bir  sonraki kızı hukuk fakültesine gidiyordu. 40-50 bin nüfuslu bir doğu  kentinde, kızını ta Ankara’lara, hukuk fakültesine göndermek kolay bir iş  değildi o dönemde. Hısım akrabanın, konu komşunun fiskoslarına aldırmamış  okumaya göndermişti kızını…

Büyük oğlu lisede, ortanca oğlu ortaokulda,  en küçük oğlu ise ilkokulda okuyordu. Çocukken gönderildiği Kuran Kursunda Arapça ve Osmanlıca öğrenmişti. Türkçe okuyup, yazmayı çocukları ilkokula başladıktan sonra, onlara ders çalıştırmak için öğrendi…

Bu sayede tanıştı dış dünya ile. Kocasının her akşam eve getirdiği gazeteleri  okuyarak… Akıllıydı… ‘Reis’ derdi kocası ona… Her türlü ev işinden başka tarla, bahçe işleri ile de o ilgilenirdi. Buna rağmen çok severdi kocasını. Hâlâ da
çok sever. Arada bir rüyasında görür onu. Gördüğü rüyayı unutmasın diye gecenin bir yarısı çocuklarını uyandırıp anlatır… Çocuklarını büyütüp,  yetiştirmesi ise uzun hikaye…

Kocasının ölüm haberini aldıktan üç gün  sonra ağzını ilk kez açtığında söylediği ilk cümle “gideceğiz buradan” oldu.

Bu karara karşı çıkan hısım akrabaya “çocuklar” diyerek direndi. “Onların okuması lazım.” Tanıdık berberlerin, terzilerin, iyi niyetli çırak alma tekliflerini  kulak arkası etti. O güne dek saygıda kusur etmediği kaynanasının; “O….
olmaya mı gidiyorsun Ankara’ya?” sözünü ise tınmadı bile. Yıllar sonra “O da  haklıydı.” demişti. “Genç yaşta yitirdiği tek oğlunun yanısıra bir de onun yadigârlarından, torunlarından ayrı düşmenin acısı ile söyledi o sözü.”

Yapılırken kerpiçini, harcını sırtında taşıdığı evini kiraya vererek, tası tarağı  toplayıp bir vagona yükledi. Çocukları ile beraber bir kompartmana doluşup Ankara’ya gitti… Bütün okullara yakın olmasına dikkat ederek bir ev kiraladı.
Çocuklarını yürüme mesafesindeki okullara kaydettirdi. Okul tatillerinde memleketine gidip yıllık erzakını yaptı ama yinede zordu hayat. Kira, okul masrafları ağır gelmeye başladı. Oğullarına kıyamıyordu ama abla’ya nazının
geçeceğini biliyordu. Fedekârlığı ondan istedi. Abla hukuk öğrenimini bırakıp, demir yollarında işe girdi. Çocuklar, ne yaşanılan hayatın zorluğunu fark etti, ne de babasızlığı. Hepsi okudu. Büyük oğlu devletin açtığı sınavları kazanarak gittiği Almanya’dan yedi yıl sonra doktorasını yaparak döndü. Kısa sürede  profesör oldu. Ortanca oğlunun küçüklüğünden bu yana merak sardığı tiyatrodan vazgeçmeyeceğini anlayınca ancak bir üniversite bitirmesi ve daha da önemlisi yedek subay olarak askerliğini yapması koşulu ile tiyatrocu olmasına izin verdi.

Şimdilerde onu sahnede, tv ekranlarında görüp, kocasının ölüm haberini aldığı  zaman tuttuğu gözyaşlarını esirgemiyor. Söylemeyi unuttum; o, yani anne sadece mutluluk duyduğunda ya da duygulandığında ağlar… Küçük oğlu da en büyük ağabeyin izinden giderek akademik kariyerini tamamladı. Profesör oldu… Yaşı bilinmiyor annenin. En az 85’indedir diye tahminler yapılıyor. Belki de 90!.. Üç büyük ameliyat geçirdi. Tansiyonu ancak ilaçlarla dengede duruyor.Romatizma ve yaşlılık bir zamanlar taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar güçlü olan adalelerini
bitirip, tüketti. Yatağa bağlandı.Tekerlekli yürütecinin yardımı ile tuvalete gidebiliyor ancak.Ve buna şükrediyor… Her zaman ilgi duyduğu dış dünya ile tek bağlantısı katarakt ameliyatına rağmen okumakta zorlandığı gazeteler. İşitme cihazı ise hiç işe yaramıyor. Dudak okuyarak anlaşıyor etrafı ile…Yine de mutlu. Tek pişmanlığı son seçimlerde Ecevit’in partisine verdiği oy. Tek dileği ise kimselere, özellikle de yatağa bağlandıktan sonra kendisine çiçekler gibi bakan çileli kızına; abla’ya daha  fazla yük olmadan sessizce ölmek… Ölüp cennete gitmek ve orada henüz otuzbeş  yaşındayken yitirdiği kocası ile buluşarak adamına; çocuklarını vatana, millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirdiğini ve kendilerini kurtardığı müjdesini vermek…

Anneler gününde annem geldi aklıma… Şöyle ya da böyle Anadolu’daki yüzbinlerce anneye olduğu kadar sizin de annenize benzeyen kendi annem… Ne desem bilmem ki!..
Ne desek!..

Kenan Işık

Alıntıdır. Kenan Işık’a acil şifalar diliyor, bir an önce aramızda görmek istiyoruz.

Dünyanın yuvarlak olduğunu ilk kim buldu

M.Ö 240 İskenderiye’de Eratosthenes adında biri yaşamıştır. Bir rakibi ise onu Yunan alfabesinin ikinci harfi olan ” beta ” ile çağırmaktaydı. Bu şekilde çağırmasının sebebi Eratosthenes’in her şeyde ikinci en iyi olduğunu söyliyordu. Fakat açık olan şu ki Eratosthenes bütün konularda ”alfay”dı. O tam bir gökbilimci,tarihçi,filozof ,coğrafyacı,tiyatro eleştirmeni, ozan ve matematikçiydi. Ayrı zamanda yaşadığı yerin Kütüphane Müdürüydü. Ve bir gün kütüphanede bir papirusu okurken ilginç bir bilgiye rastlamıştı.

Güney’de Avsan’ın sınırındaki karakolda kayda geçebilicek bir şeyi öğrendiğini fark etti. 21 Haziran’da, bir tapınak stünunun yada bir çubuk gölgesini öğleye doğru giderek kısalır. Saatler öğleye doğru yaklaşırken Güneş’in ışınları diğer günlerde derin kuyunun yanına düşmekteydi.

Daha sonralarda ise tam bir öğlen vaktinde, stünların gölgesi yok olur. Daha sonra Güneş doğrudan kuyunun içine yansır. Bu yansımada ise Güneş tam tepededir.

Başka bir insanın kolayca görmezden gelebileceği bir gözlemdi. Çubuklar, kuyular, gölgeler,yansımalar ve Güneş’in konumunu gözlemlemek çok basit olaylardır.

Fakat Eratosthenes bir bilim adamıydı. Ve gündelik olaylara bakış açısı Dünya’yı değiştirmiştir. Diğer anlamda ise Dünya’yı şekillendirmiştir. Eratosthenes İskenderiye yakınlarında bir çubuğun 21 Haziran’da öğlene doğru gölge yapıp yapmayacağını anlamak için gözlem yapabilcek kadar soğukkanlı düşünebiliyordu. Anlaşıldığı gibi çubuk gölge yapıyordu.

Aşırı kuşkucu biri Avsa’dan gelen bilgide bir yanlışlık olacağını söylebilirdi. Fakat bu tam anlamıyla gözlemdi.

Peki bu sıradan konuda biri neden yalan söylesin ki ?

Eratosthenes Asvan’da hiç gölge yokken nasıl olurda aynı anda İskenderiye’de dikkate değer bir gölge oluşabiliyor. Diye düşünmüştür. Bunun tek cevabı ise Dünya’nın yüzeyinin eğimli olmasıydı. Eğim ne kadar artarsa gölgelerin uzunluğu arasında fark o kadar artıyordu.

Eratosthenes İskenderiye ve Asvan arasındaki uzaklığı biliyordu. Uzaklığın 800 km olduğunu biliyordu, Nasıl biliyordu sorusuna gelicek olursa Eratosthenes bu hesaplamayı yapabilmek için adımla ölçecek bir adam tutmuştu. 800 km’nin 50 katı 40.000 km’dir. Bu Dünya’nın çevresine karşılık geliyor Dünya’nın etrafını dönecek olursak geleceğimiz mesafe tam olarak budur. İşte doğru yanıt budur.

Bu bilim adamı’nın araçları çubuklar, gözler, ayaklar ve akıldı.

Ve Dünya’nın Yuvarlak Olduğunu Eratosthenes kanıtlamıştır.

Kadınlarımız Geçmişini Ne Kadar Biliyor?

İslam öncesi Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu konu bağlamında her şeyden önce Türk dili analiz edilmelidir. Hiçbir Türk dilinde cinsiyet ayrımı yoktur. Çünkü Türk kültüründe cinsiyetler arası ayrımcılık bulunmamaktadır. Ayrıca ilk şamanların kadın olduğuna ve bu nedenle kadın şamanların şaman topluluklardaki en güçlü ruhsal liderler olduğuna inanılmaktadır.

Ayrıca Tengri kelimesinin de cinsiyeti yoktur. Türk aileleri ataerkil değildi. Çünkü ana tarafından ‘dayı’, ‘tagay’, ‘kufduk’ ve ‘teyze’ gibi akrabalık adları Türk dillerinde bulunduğu halde, baba tarafından akraba adları Türk lehçelerinde daha sonraki bir döneme aittir. Bu bilgilerin dışında; devlet yönetiminde Kağan’ın kararı, Hatun bu karara katılmadıkça geçerli sayılmıyordu.

Yine tarih kaynaklarında Türklerin önem verdikleri haklara, “ana hakkı” dedikleri ve bunu da “Tanrı Hakkı” ile eşit tuttuklarını göstermektedir.

1. Türk Devletlerinde Kadının Konumu:
Orta Asya Türk devletlerinin hepsinde (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar) kadın önemli hak ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Örneğin İskitler’de, her kadının İskit erkekleri gibi savaşçı ve asker olarak yetiştirilmesi geleneği vardı. Bundan dolayıdır ki İskit’li göçebe kadınlar her savaşta erkekleriyle birlikte çarpışıyorlardı.

Türk devletlerinde Türk kadınları bu tür faaliyetleri büyük bir vakar ve haysiyetle yürütmüşlerdir. Hatta bu türlü faaliyetlerde öylesine büyük yetkilerle hareket etmişlerdir ki Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete’nin hatunu imzalamıştır.

2. Kadınsız Hiçbir İş Yapılmazdı:
Hunlar döneminden itibaren kadın-erkek ayrımı yapılmadığı ve kadın erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edildiğinden kadınsız hiçbir iş yapılmazdı. Hatta öyle ki kağanın emirnameleri sadece “Hakan buyuruyor ki‟ ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi.

Yabancı devletlerin elçileri sadece hakanın huzuruna çıkmazlardı. Elçilerin kabulü esnasında hatunun da hakanla beraber olması gerekirdi.Bazen de hatunlar tek başlarına elçileri kabul ederlerdi.

Örneğin; Avrupa Hun ülkesine gelen elçiler Attila‟nın eşi Arıg-Han tarafından kabul edilerek devlet işleri görüşülebilmektedir. Kabul törenlerinde, ziyafetlerde, şölenlerde hatun hakanın solunda oturur. Siyasî ve idarî konulardaki görüşmeleri dinleyerek fikrini beyan eder hatta harp meclislerine bile katılırdı.

Gökalp bu durum “Eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemişler ve saygı göstermemişler” şeklinde izah edilebilmektedir.
3. Türk Mitolojisinde Kadın:
Türk mitolojisinde kadın gayet yüksek bir mevkide tasvir edilmektedir. Yaradılış Destanı’na göre kadın kâinatın yaratılışına sebep olan ilham kaynağı olarak görülmüştür. Türk destanlarında ise kadın ilahî bir varlık konumundadır. Erişilip dokunulması, koklanması, kısaca beş duyu ile algılanmasının imkânı bulunmamaktadır.

Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e(Tanrı) insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren “Ak Ana” adında bir kadındır. Oğuz Kağan’ın ilk karısı karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır

Türk mitolojisinde bulunan tanrıçalardan bazıları şöyledir:

Ak Ana: Ülgen’e sonsuz sulardan gelerek “Yaratma” emrini veren tanrıçadır
Umay Ana: Çocukları ve hayvanları koruyan tanrıçadır.
Ayısıt: Güzellik tanrıçasıdır. Çocuklara ruhlarını verir.
Kübey Hatun: Doğum tanrıçasıdır.
Asena: Yol gösterici, lider tanrıçadır
Ötügen: Devleti koruyan ve hakimiyeti sağlayan tanrıçadır.
4. Göktürklerde ve Uygurlarda Kadın:
Göktürklerde ve Uygurlarda kağanın karısı hatun devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir. Emirnamelerin yalnız Kağan namına değil kağan ve hatun namına ortaklaşa imza edilmektedir.

Orhun Kitabeleri‟nde devlet işlerini bilen Katunlardan (hatun) söz edilir. Kağanın hanımı olan Hatun da tıpkı Kağan gibi töre ile bu makama oturur ve kağan ile birlikte ülkeyi yönetmektedir.

Orhun Kitabeleri’nde yer yer “Hakan ve Hatunun Buyruğu” sözü ile başlayan ifadeler yer almaktadır. Bu sözler İslam öncesi Türk devletlerinde kadının yönetimde söz sahibi olduğunu göstermektedir.

Kutluk Devleti’nin yöneticileri olan Bilge Kağan ve Kültigin adına dikilen abidelerde hatunun halktan farklı olduğu şu şekilde ifade edilmektedir. “Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutlu ülkesini öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın, millet olsun diye babam İlteriş Kağan ve annem İlbilge Hatunu (Tanrı) halk içerisinden çekip yukarı çıkarmış” Bu ifadeler Orta Asya Türklerinde kadının siyasî ve toplumsal bakımdan konumunun göstergesidir
5. Devlet Yönetiminde ve Orduların Başında Kadınlar:

Kadınlar arasında zaman zaman devlet siyasetine yön verenler de olmuştur. Örneğin; Sabar(Sibir)’ların kağanı Balak Han ölünce yerine eşi Boarık Hatun geçmiştir. Boarık Hatun 100.000 kişilik Sabar ordusunu yönetmekte ve Bizans imparatoru I. Jüstinianus’u dize getirdiği bilinmektedir.

Konu ile ilgili bir başka örnek ise II. Göktürk Kağanlarından Bilge Kağan ölünce yerine tahta çıkan oğulları devleti iyi idare edemeyince Tonyukuk’un kızı olan annesi Po-Fu devlet işlerine müdahale etmeye başlamıştır.
6. İbn-i Fadlan’ın Eserinde Türk Kadını:
İslam öncesi Türk kadınlarına verilen önem hakkında başka örnekler de verilebilir. Örneğin; henüz İslam olmamış İtil (Volga) Bulgarlarına seyahat eden İbn-i Fadlan kendi eserinde, Türk toplumunda kadınların yeri ve öneminin şaşırtıcı bir durumda olduğunu itiraf etmekte ve bu hayretini gizleyememektedir.

Fadlan, Hatun’un hükümdarın yanında oturduğunu, bunun Türklerin âdeti olduğunu, Hatun’a hilat giydirilince Hatun’a ait kadınların, hatunun üzerine gümüş para saçtıklarını, Türk kadınlarının asla erkeklerden kaçmadıklarını haber vermektedir.
7. Destanlarda Kadınlar:
Dede Korkut hikâyelerinden biri olan “Deli Dumrul hikâyesinde” Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadını ona hiç çekinmeden “canını vereceğini” söylemiştir.

Ayrıca Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim Dede Korkut hikâyelerinden olan Bamsı Beyrek hikâyesinde yer alan “Banu Çiçek” bunun en güzel örneklerden biridir.

Bir başka örnek ise Selcen Hatun’dur. Selcen Hatun düşmanların gece kocasına baskın yapmasından korkmaktadır. Kocasını uyarır, savaş başlar. Mücadele esnasında kocasının atı yaralanır. Savaşa hazır bir şekilde kenarda bekleyen Selcen Hatun atını düşmanların üzerine sürer ve düşmanları kılıçtan geçirmeye başlar.

Yine Manas Destanı‟nda ise kahraman Manas’a zehir verilerek atıldığı çukurdan kurtaran eşi Kanikey Hatun ile oğlu Uruz‟u kurtarmak için düşman ile savaşan Kazan Bey‟in karısı Burla Hatun kadın kahramanlardan bir kaçıdır.
8. Türk Kadınlarının Bizans Devletine Etkisi:
Yine bir Hazar prensesi olan Çiçekion, gelin olarak Bizans sarayına gittiğinde giydiği elbise saray ve çevresinde moda haline gelmiştir. Fakat daha da önemlisi şudur: İmparator II. Justinianus ve V. Kostantinos, Hazar prensesleri ile evlenmişlerdir.

Konstantinos’un Hazar prensesinden doğan oğlu, tarihte “Hazar Leon” lakabı ile tanınmıştır. Aynı zamanda bu kişi, Hazar hakanının torunu olmaktadır. Bizans imparatorları yaptıkları bu evliliklerle bazı meselelerde Hazarların desteğini almayı düşünmüştür.

Hazar Leon’un karısı Iren’ın daha sonra Augusta veya bir imparator naibi olarak değil, tek başına ve tam selahiyetli “Basileus” kabul ve ilan edilmiştir. İşte bu olay, Hazar Türk kadınlarının Bizans devletine olan siyasi tesirini göstermesi açısından önemlidir.
9. Farklı Coğrafyalarda Yaşayan Kadınların Durumu:
Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona isim bile verilmezdi. Çoğu zaman kız çocuklarına isim verilmez, “bir, iki, üç” diye çağrılırdı. Hayatı boyunca bir erkeğin nüfuz ve otoritesi altında bulunmak zorundaydı.
İngiltere’de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere’de kadın “murdar” bir varlık sayıldığı için İncil’e el süremiyordu. Kadınlar İncil’i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.
İngiliz piskoposu Dour’un 1888 yılında Westminster Kilise’sinde vaaz verirken söyledikleri ; “Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi.”
Eski Romalılar kadını her kötülüğün anası saydıkları için evliliği benimsemezlerdi. Eğer kadın kız doğurursa veya sakat çocuk doğurursa kocasının onu öldürme hakkı vardı. Kocası öldüğü zaman kadına miras kalmazdı. Kadının ev işlerini ihmal etmesi boşanma sebebi sayılmaktadır. Kadının mahkemeye gidişi ve şahitliği yasaktı.
İran’da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kız kardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. ( Özellikle Mazdeizm’in popüler olduğu dönemde.)
Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak onursuzluk sayılmıştır.
Hint anlayışında evlenmenin esas gayesi babaya varis olabilecek, babanın günahlarının affedilmesi için aile dinini devam ettirebilecek bir erkek çocuğa sahip olmaktır. Erkek çocuk aile için saadet, kız çocuk ise felaket sayılmaktadır. Eğer erkek kısırsa “karısının bir başkasıyla birleşmesine” müsaade ederdi. Dul kadınlar yeniden evlenemezdi. Ölen kocasının öbür dünyada da onun sevgisine ihtiyacı olduğu düşünülerek yakılarak öldürülürdü. Ölen kocasının üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygı değer bir zevce olarak kabul edilirdi.
10. Abbasiler Devleti’nde Türk Kadını:
Türk kadınının tarihten getirdiği bu geniş yetki, pek önemli yer ve statü, İslamî geçiş döneminde dikkat çekici bir durumu beraberinde getirmektedir. İslam-Arap devletlerinin alışık olmadığı bazı olaylar yaşanmıştır.

İşte bu ilginç olaylardan biri de bazı Türk kadınlarının, bir Arap-İslam devleti olan Abbasi devleti yönetiminde söz sahipliği yapmalarıdır. Abbasi Devletinde yönetim sahibi olan Türk kadınlarından birisi ve ilki Meracil Hatun’dur.

Meracil Hatun ile birlikte Türk kadınlarının Abbasi sarayındaki faaliyetleri başlamıştır. Meracil Hatun‟dan sonra zikredilmesi gereken diğer bir kadın da Maride Hatun’dur.

Bir başka örnek ise: Cafer, el-Muktedir Billâh’ ın annesi Şağab Hatun’un devleti 25 yıl boyunca yönetmesidir.

Bu kadınların inanılmaz derecede bir zenginliği var idi. Vezirlerin atanmasından bazı kanunların çıkarılmasına kadar etkili olabilmişlerdir. Bunları yapabilmek bir siyasi zekâ ve tecrübe istediğine göre söz konusu kadınların da bu özelliklere sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.

İslam dininin kabulü ile Türk toplum hayatı üzerindeki etkilerine bakıldığında Türklerin İslamı kabul etmeleriyle sadece dinî inanışları değişmemiş ayrıca toplumda siyasal ve toplumsal değişiklikler de yaşanmıştır. Türk insanı İslam‟a girdikten sonra bir taraftan kendi örf ve adetlerini korumaya çalıŞırken bir taraftan da Arap, Fars ve ileriki dönemlerde Bizans kültürünün etkisine maruz kalmışlardır.
11. Büyük Selçuklu Devleti’nde Kadın:
İlk Müslüman Türk devletleri hanedanlarına mensup kadınlar, özellikle siyasî ve idarî hayattaki ağırlıklarını muhafaza etmiş ve zaman zaman gereğini ifa etmişlerdir. Selçuklularda hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil geçici veya devamlı olarak başka bir şehirdeki sarayda kalırdı. Sultanla birlikte otursun veya oturmasın hatunun emrinde küçük çaplı idarî ve askerî teşkilat, özel bir hazine, özel bir vezir ve diğer görevliler bulunmaktadır.

Hatunlar yeri geldiklerinde bulundukları yerden ayrılarak sultanın yardımına gidebilirlerdi. Örneğin; Tuğrul Bey, Hemedan Şehrinde üvey kardeşi İbrahim Yınal tarafından kuşatılınca Tuğrul Bey’in eşi Altuncan Hatun’un emrindeki Oğuzlarla Bağdat’tan kocasının yardımına gittiği bilinmektedir.

Terken unvanı ile anılan bu hatunların kendilerine ait yurtlukları, divan teşkilatları, askerleri ve önemli gelirleri olan hazineleri vardı.

İslâmi dönem Türk toplumlarında ve devletlerinde de kadın, sosyal hayatta da sahip olduğu haklarını korumuş ve devam ettirmiştir. Ailede anne nüfuz sahibidir ve görüşleri dikkate alınmaktadır.

Fakat Anadolu‟ya gelindikten sonra devlet sisteminde bir takım değişiklikler yapılmıştır. Büyük Selçuklularda olduğu gibi büyük toprak parçaları ıkta olarak verilmemeye başlanmış, idarî konularda kadının rolü en aza indirgenmiş, aşiretler parçalanarak toprağa iskân edilmeye başlanmış ve Farsça devletin resmî dili olmuştur.
12. Osmanlı İmparatorluğu’nda Kadın:
Kuruluş dönemi sultanların eşleri de toplumla irtibatı kesik olarak saraylarda yaşamamışlardır. Eşleri gibi bunlarda sosyo-politik hayatın içerisindedirler. Sultan eşleri kaç-göç olayı olmaksızın yabancı erkeklerle görüşebilme özgürlüklerine sahiptirler.

Örneğin; Orhan Bey‟in eşi Nilüfer Hatun, Kuzey Afrikalı gezgin İbn-i Battuta’ya ikram ve iltifatlarda bulunmuştur. Müslüman olan Nilüfer Hatun Bursa’da bir tekke, mescit ve Bursa‟dan geçen bir çay üzerine bir köprü yaptırmıştır.

Sultan I. Murad’ın kızı Melek Hatun veya Selçuk Hatun ilk dönem Osmanlı siyasetinde yer almaktadır. Sonraki dönemlere bakıldığında Kanuni dönemi ve sonrası Hurrem Sultan veya Mihrimah sultan ve Esma sultanlar gibi padişahların hanım ve kızlarının devlet içerisindeki etkileri tartışılmaz derecede güçlüdür.

Hatta kadınların Osmanlı sarayında nüfuz mücadelelerine girdikleri tarihi bir gerçektir.
13. Osmanlı’da Bir Kadın Teşkilatı:
Kuruluş döneminin en önemli teşkilatlarından biri Bacıyan-ı Rum teşkilatıdır ki bu teşkilat içerisine dâhil olan kadınlar iskân faaliyetlerinde de bulunmuşlardır. Bu amaçla Ahiler gibi çeşitli zaviyeler açmışlardır.

Kanuni devrine ait Defterî Hakanî kayıtlarında, 718 No.lu Menteşe defterinde 63, 74, 32, 81 no.lu belgeler “Kız Bacı”, “Sakarî Hatun”, “Hacı Fatma Zaviyeleri” gibi hatun zaviye Şeyhlerinden örnekler verilmektedir.

Bacıyan-ı Rum teşkilatı içerisinde bulunan kadınlara nasıl ki Ahilikte erkeklere ”eline-beline-diline sahip ol” öğüdü verilmişse, Bâcıyân-ı Rûm teşkilâtı içindeki kadınlara da “aşına-eşine-işine sahip ol” öğüdü verilmiştir.
14. Günümüz Türk Toplumunda Kadın:
Binlerce yıllık serüvenin geldiği son nokta..

Gezici Araştırma Şirketi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle yaptığı araştırmayla göre:

Kadınların yüzde 75’i “hayatınızdan mutlu musunuz” sorusuna “hayır” yanıtını verirken, yüzde 42’si istemediği halde eşi tarafından cinsel ilişkiye zorlanıyor. Evlenen kadınların sadece yüzde 36’sı kendi isteğiyle ve seçtiği kişiyle evlenmiş…

Son Söz:

Türkiye’de kadın olmak, şiddetin her türlüsüne maruz kalarak dünya istatistiklerinde ilk sıraları almak da olabilir, ana sıfatıyla taçlanmış Toprak gibi bereketli olmak da. Kadın olmak, doğduğunda herkesin sessizleştiğine dair deyişlerin öznesi olmakla da birdir, yuvayı yapmanın sorumluluğunu taşımakla da.

Türkiye’de kadın olmak, eşitlikten bahsedince “çirkin feminist” diye aşağılanmak, kendini ifade ettiğinde “hafif meşrep”likle suçlanmaktır.

Türkiye’de kadın, acemisi olduğumuz bir kelime. Çoğu kadının bedeninden utanması bir yana kadın demeye utanır kimileri, “bayan” vardır en nazik söylemlerde. Daha samimisi “bacı” olur belki.

[su_button url=”http://kisiselgelisimonline.com/blog-post/kocluk-nedir/” target=”blank” style=”bubbles” size=”5″ icon_color=”#6e68fb”]Kadınımızın hak ettiği yeri ve değeri alması için Yaşam Koçluğu doğru kaynaktır. [/su_button]

(Alıntıdır. Hazırlayan Aybike Serttaş)

Şamanlardan hayat ile ilgili 30 Öğüt

1. Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getir, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır. Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri farketmelisiniz.
2. Nehirlerden taş topla. Büyük güç ve enerjileri vardır.

3. Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.

4. Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir.Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!

5. Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar. Hepinize amaçlarınız doğrultusunda temiz yollar!

6. Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

7. Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz. Düşünün!

8. Günde en az bir saat sessizliğe zaman ayırın. Buna en az iletişime olduğu kadar ihtiyacınız var.

9. Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.

10. Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.

11. Genelde geçmişimizi “altın çağ” yada “altın günler” olarak adlandırırız. Bu bir hatadır.Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.

12. Mükemmel bir din ya da inanç yoktur. Kötü bir din de yoktur. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev.

13. Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir. Aşkın ve keyfin enerjilerini öğren. Bunlar bir insanın kilit anlarıdır. Gülümsemek, kahkaha ve keyif almanın çok büyük güçleri vardır. Bunu bir defa öğrendikten sonra kendinize sevginin kapısını açacaksınız.

14. Oldukça güzel bir deyiş vardır: Veren eli kısıtlı görme. Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.

15. Hayat çok kısadır. Bunu gözyaşları, kavgalar, küfür ve alkol ile çarçur etme. İyi şeyler yapabilir, çocuk yetiştirir, dinlenir ve daha fazla mutluluk verici şeyler yapabilirsiniz.

16. Eğer sevdikleriniz size suçlu olmadığınız bir şey için kızdılarsa onlara sıkıca sarılın, ve onlar yatışıncaya kadar onları bırakmayın.

17. Ruhunuzda bir sıkıntı bir tükenmişlik hissediyorsanız şarkı söyleyin. Kalbiniz hangi şarkıyı söylemek istiyorsa. Bazen o da konuşabilmek ister.

18. Her zaman hatırla: Doğru din, doğru inanç ya da en becerikli şu veya bu inancın din adamı yoktur. Tanrı birdir. Tanrı dağın tepesindedir. Farklı din ve inançlar bu tepeye ulaşmanın farklı yollarını sunarlar. Kime istersen dua et, ancak bil ki senin asıl amacın günahsız olmak değil, tanrı’ya ulaşmaktır.

19. Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır. Eğer ilk defada başaramadıysan ümidini kaybetme. Her küçük zafer seni daha büyüğüne yaklaştırır.

20. Hayatta çok önemli bir şeyi hatırla. Herkes hakettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme böylelikle problemler vücuduna da ulaşamaz.

21. Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Ancak sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlıyabilir. Diğerleri hakkındaki tüm kötü düşünceleriniz size geri dönecektir. Kıskançlık da en sonunda size geri gelecektir. Buna neden ihtiyacınız var? Sakin ve ölçülü yaşayın. Kıskanç olmak iyi bir şey değildir ve hiç gerek de yoktur. Bu adamın büyük bir arabası varsa bu onun yüzünü daha güzel yapmayacaktır. Altın aslında kirli bir metaldir. Kıskanç olmaya ihtiyaç yoktur. Daha fazla gülümseyin ve yabancılar da size gülümseyecektir, hem de sevdikleriniz ve tüm hayatınızla beraber!

22. Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik, kötülük içinse bu kötülüğü yok saymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yok saydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.

23. İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın. Rahatlamak için hamama gidin, eğlence için şarkı söyleyin, iletişim ve ortak bir dil bulabilmek için çay için, ve bir kadını daha iyi tanımak için ona şeker verin!

24. Asla pişmanlık duyma! Ne olursa olsun bu ruhların isteğiyle olur ve bu her zaman en iyisidir.

25. Hayvanlara benzeyen taşları özel bir tören olmadan yerden almayın. Aksi takdirde çok ciddi bir nazara maruz kalırsınız. Eğer böyle bir taş bulduysanız ve yanınıza almak istiyorsanız bulunduğunuz yerin ruh efendisine başvurun ve ona bir teklifte bulunun, ardından bu taşı yerde beyaz bir bezle kaplayın ve böyle alın.

26. Güzel bir müziği dinleyerek kendinizi gün içerisinde aldığınız negatif enerjiden arındırırsınız.Müzik meditasyon gibidir. Sizi kendinize ve hayata geri getirebilir.

27. Kalbinizde her hangi bir baskı olmadan rahat nefes alabilmek için, ağlamayı öğrenin.

28. Eğer durum sizin çözemeyeceğiniz bir hal aldıysa ve hiçbir çıkış yoksa elinizi yukarı kaldırın. Ve elinizi sertçe aşağı indirirken “zıkkımın köküne git” deyin. Çok güzel bir deyiş vardır: Sizi yeyip yutmuş olsalar bile en azından 2 çıkış yolunuz vardır.

29. Kadınlar alışveriş yaparken ailelerinin önlerindeki günlerdeki mutluluğunu satın alırlar. Her bir taze, güzel, olgun ve güzel kokan meyve bu ailede mutlu ve sakin bir hayattır. Erkek, kendi tarafından kadına para sağlamalıdır. Böylece kadın en iyi kalitedeki ürünleri seçebilir. Yiyeceğe harcanan paradan kısan bir aile fakirleşir ve mutsuzlaşır. Bu kısıntı aslında sevdiklerinin mutluluğundan kısılır.

30. Kendinizi yanlış ya da birşey hakkında üzülüyorken bulursanız, vücudunuzu düzgün ve akıcı hareketlerle bir dans formunda hareket ettirin. Kötü enerjinizi yoluna sokup zihninizi çektiğiniz acıdan arındıracaksınız.

Alıntıdır.

Resimde ilk neyi gördüysen bilinçaltında o var

Ukraynalı ressam Oleg Shuplyak’a ait olan bu resimde ilk neyi gördünüz?

Bu resimde ilk gördüğünüz objeye göre, nelere önem verdiğinizi ve hangi yönlerinizi geliştirmeniz gerektiğine bakalım.

İlk olarak arkadaki adamı gördüm diyorsanız: Hayatınızı başkalarına adayarak geçiriyorsunuz, çok fedakarsınız ama artık uyanma zamanınız geldi. Kendiniz için de bir şeyler yapmalısınız. Başkaları için yaşadığınızda bir zaman gelecek ki, kendinizi, hayatı ıskalamışsınız.Kendinizi sevin ve kendinize değer verin. Size değer vermeyenleri ise hayatınızdan çıkarın.

İlk olarak oturan kadını gördüm diyorsanız: Her şeyi içinize ata ata yaşamışsınız. Birşeyleri biriktire biriktire bir anda patlayacaksınız. Yapacağınız en güzel şey, Kendi potansiyelinizi ortaya çıkarmak olacaktır. Kendinizi ifade etmeyi öğrenmelisiniz. Bunun için yazı, resim, müzik gibi sanatsal alanlardan destek alabilirsiniz…

İlk olarak siyah cübbeli adamı gördüm diyorsanız: Siz bu dünyaya hizmet için gelmiş seçilmiş kişilerdensiniz. Ne iş yaparsanız yapın yanında mutlaka insanlara faydalı işler yapacaksınız.

Prof.Dr. Ali Nesin’den Müstakbel Matematikçiye Öğütler

Prof.Dr. Ali Nesin’den Müstakbel Matematikçiye Öğütler

Saç sakal ağardı, yaş kemale erdi. Bu yaşa kadar hayata dair bir iki şey öğrendim. Bu yazıda, öğrencilik ve akademik hayata dair öğrendiklerimden bir demet sunmak, yani gençlere öğüt vermek istiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, gençliğimde pek öğüt dinlediğim söylenemez. Aşağıdaki verdiğim öğütlerin hepsini yerine getirmedim. Umarım siz benden daha akıllı çıkasınız, çünkü ben çok zararını gördüm. “Dünyaya bir daha gelsem aynı şeyleri yaparım” diyenlerden değilim. Çok yanlışım oldu, o yanlışları yapmazdım. Doğru yaptıklarımı da daha iyi yapmaya çalışırdım. Kesinlikle matematikçi olurdum, bundan hiç kuşkum yok, daha iyi bir meslek bilmiyorum ve olduğunu da sanmıyorum, ama yaptığım hataları tekrarlamazdım. Benden daha tecrübelilerin bana verdikleri öğütler üzerine, onların davranış ve tavırları üzerine daha fazla kafa yorardım.

Çalışmak. İlk öğüdüm pek orjinal sayılmaz: Çalış! Hem de çok çalış! Çalışmadan başarı elde edilmiyor. Çalışmak ise yalnızlık demektir. Arkadaşların dans ederken, şarkı söylerken, top oynarken sen odana kapanıp çalışacaksın! Hiç kolay değil. Kendini zorlamak zorunda kalabilirsin. Kendini zorladığında da verimli çalışamayabilirsin. Olsun sen çalışmaya çalış. İnatla devam et, gün gelecek verimli çalışacaksın ve çalışmaktan vazgeçemeyeceksin, alışkanlık haline gelecek, çalışmak varoluş nedenin olacak.

Odaya kapanıp yalnız kalmak kolay olmadığı gibi, öğrenmenin kendisi de çoğu zaman sancılı bir süreçtir. Öğrenmek acı verir. Bu acıya dayan, hatta bu acıdan zevk almasını öğren! Sonuç olarak acı biberden zevk almasını öğrenen varlıklarız. (Birazdan, öğrenmek yerine anlamak gerektiğini söyleyeceğim.)

Belki paradoksal gelecek ama, çok çalışınca hayattan daha fazla zevk alınıyor. Aşk, sevgi, sanat, eğlence filan daha yoğun yaşanıyor. Çok çalışırsan dünyevi zevklerden mahrum kalmayacaksın, kaygılanma.

Yalnızlık. Çok çalışmak için her şeyden önce yalnızlıktan hoşlanmak gerekir, yalnız kalamayan kişi çalışamaz, çünkü düşünme eylemi büyük ölçüde tek başına yapılır. Yalnızlığının değerini bil, onu sev. En değerli hazinendir yalnızlık. Bunu böyle kabul et. Hiçbir zaman yalnızlığını kaybetme, çoluk çocuğa karıştığında bile.

Yalnızlıktan bunaldığında en rahat en rahat kanepeye uzan ve yalnızlığın keyfini çıkarırmış gibi yap, “iyi ki yalnızım” diye mırıldan kendi kendine, bahşettiği bu yalnızlık için bilinmeyen güçlere şükret! Hatta bir filmin senaryosunda olduğunu düşle. Tek başına çalışan bir alim… Romantik bir sahne… Filmin kahramanı da sensin. Dalganı geç. Dalga serbest.

Yalnız kalabilmek için bulunduğun mekanı sevmen lazım. Odanı, evini kendi zevkine göre döşe, mekanın kişiliğini yansıtsın. Çok özel bir yer olsun. Kimseninkine benzemesin. Bunun için zaman harcamaya değer. Odana sığınmak ana kucağına sığınmak kadar hoş ve güven verici bir duygu olsun. Bir iki saksı bile odana sıcaklık katacaktır.

Nasıl Düşünülür? Pazıların ya da karın kaslarını geliştirmen için yapman gereken hareketler bellidir. Uygun kitabı alırsan, okur, öğrenir ve gerekeni yaparsın. Hiç kuşkun olmasın ki talimatlara uyarsan bir zaman sonra sonuca ulaşırsın. Matematikçinin çalışması bir sporcunun çalışmasına benzemez. Matematikçi düşünür. Düşünmek de kolunu kaldırmak, başını çevirmek, barfiks yapmak gibi fizksel bir eylem değildir. “Kolunu kaldır” talimatına nasıl uyulacağı çok bellidir ama “düşün” talimatına nasıl uyulacağı hiç belli değildir. Bir spor hocası sana doğru hareketleri öğretebilir ama kimse sana dasıl doğru düşünüleceğini öğretemez. Bu konuda tek başınasın, sana yardımcı olacak kimsen yok. Düşünme eylemi tek başına ve zamanla öğrenilir ve reçetesi yoktur. Olsaydı, biri mutlaka kitabını yazardı ve hepimiz o kitabı okuyup doğru düşünürdük. Ayrımız gayrımız kalmazdı.

Yazmak. Düşünmenin bir reçetesi olmasa da düşünmeye yardımcı olacak bir ipucu verebilirim.  Yukarıda yalnızlığın yararlarından söz ettim. İkinci bir ipucu daha: Yaz!

İki aşamada yazmak lazım: 1. Düşünürken, 2. Düşündükten sonra.

Düşünürken yazmak demek düşünce sürecini kaydetmek demektir. Diyelim bir saat boyunca hesap yaptın. Anlamsız cebir yani! Toplayıp çarptın, sadeleştirip çarpanlarına ayırdın, karesini kübünü aldın, bin tane işlem sığdı bir saate. Eğer yaptıklarını düzgün bir biçimde yazmazsan, hesaplarının doğruluğunu kontrol edemezsin; yaptığın bir hayatı göremez ve  tüm hesaba ta en baştan başlamak zorunda kalırsın. Zaman kaybı! Yaz! Yaz ki geçmişin kaybolmasın.

Düşünme süreci bittiğinde, ne kadar düzgün yazmaya çalışırsan çalış, yazdıkların sonuç olarak bir müsvettedir. Muhtemelen yazdıkların gibi kafan da dağınık olacaktır. Düşünme sürecinin sonucundan emin olduktan sonra bulduğun sonucu ve kanıtını son derece dikkatli bir biçimde temiz bir sayfaya yaz. Sonra yazdıklarını tekrar tekrar oku. Her önerme gerçekten önceki önermelerden çıkıyor mu? Yoksa arada bir kendini kandırıyor musun? Düşündükten sonra yazmak demek düşünceyi sınavdan geçirmek demektir.

Yazmanın amacı kesinlikle sonuçların aklında kalması değildir. Yazmanın yegane amacı, düşündüklerinin doğruluğundan emin olmaktır. Matematik akılda kalmaz, matematik anlaşılır, birazdan bu konuya biraz daha etraflıca değineceğim.

Kanıtın ve hesapların doğruluğundn emin olduktan sonra acaba kanıt kısaltılabilir mi sorusunu son kendine. Ve ardından başka kanıtlar var mı sorusunu sor. Varsayımların hepsi gerçekten gerekli mi? Yoksa bazılarından vazgeçebilir misin ya da zayıflatabilir misin? Kanıtladığın olguların başka direkt sonuçları var mı?

Bir de deftere yazmanı öneririm. Kağıtlar, dosyalar zamana dayanmıyor, aşınıyor, yırtılıyor, kayboluyor, raflarda çirkin gözüküyor… Orta büyüklükte, taşıması kolay bir defter al. Geleceğe anı olarak da kalır.

Söylemeden geçemeyeceğim, mecbur kalmadıkça cetvel, pergel, kırmızı kalem gibi nesneler kullanma. Düzgün yaz, güzel yaz, okunur yaz, ama abartma, sonuç olarak yazdıkların bir düşünme süreci, nihai sonuç değil. İşlevsellik önemli. Yazdıklarını karalamaktan çekinme mesela. Eğer estetiğe gereğinden fazla önem verirsen, silmekten, yani hata yapmaktan korkarsın. Elini korkak alıştırma!

Sınıfta aldığın notları temize çekmenin pek o kadar doğru bir fikir olduğuna inanmıyorum. Sınıfta anladığını kendin daha iyi anlayabileceğin biçimde yeniden yazabilirsin ama.

Psikoloji. Eğer psikolojin bozulursa matematik çalışamaz, matematik üretemezsin. Psikolojileri bozuk olduğu için hak ettiği başarıya kavuşamayan nice parlak genç gördüm.

Psikoloji nasıl düzgün tutulur, bozulduğunda nasıl düzeltilir bilmiyorum, benimkisi pek fena değildi, çok bozulmadı yaşamım boyunca.

Çalışmalısın ama yaşının gereklerini de yapmalısın. Her ne kadar matematik yalnızlık gerektirirse de toplumsal yaratıklarız, diğerlerine ihtiyacımız var.

Sporu hiç bırakma mesela. Bir de mutlaka çok ciddiye alacağın bir hobin olsun.

Anlamak. Çoğu öğrenci anlamayı problem çözebilmek zanneder. Açıklamaları, tanımları, gerekçeleri, akıl yürütmeleri hiç dinlemez, hiç umursamaz, göz ucuyla şöyle bir okur, bu tür şeyleri gevezelik, boş laf sanar, ama problem çözme yöntemlerine çok odaklanır. Problemleri çözebiliyorsa anlamıştır… Hayır, anlamak çok daha derin bir süreçtir. Hatta tam tersine problem çözmeye odaklanmak insanın çapını düşürür, yüzeyselleşmesine neden olur. Sadece problem çözmeye odaklanmak konuyu anlamama nedenlerinin önde gelenidir.

Daha da kötüsü var. Bu eğitim sistemi ne yazık ki gençlere anlamanın anlamını öğretemiyor. Bir kavramı ya da kanıtı anlamak demek, onu bulan kişi kadar iyi anlamak demektir. Gerçekten anlaşılan şey kişinin bir parçası olur. Anlaşılan şey “tabii ki öyledir”, başka türlü olamadığından öyledir. Bir şey anlaşıldığında aslında anlaşılacak pek bir şeyin olmadığı anlaşılr, anlaşılan şey eşyanın tabiatından dolayı öyledir.

Biz sadece bariz şeyleri anlarız. Gerçekten anlaşılan her şey barizdir.

Daha aşırısını söyleyeyim: Matematik öğrenilmez. Matematik anlaşılır ve anlaşılır anlaşılmaz da bilinir. Yoksa o kadar çok şeyi kimse öğrenemez. O kadar çok şe ancak anlaşılır.

Birçok öğrenci daha önce gördüğü teoremleri hatırlamaya çalışır. “Neydi, neydi, mutlak yakınsaklık neydi yahu, mutlak yakınsaklık olunca bir şey oluyordu, ama ne oluyordu?…” Hatırlamaya çalışan kişi konuyu anlamamış demektir. Sadece öğrenmiştir. Bir zamanlar öğrenmiştir ama şimdi unutmuştur. Yani konu onun malı olmamıştır, konu ona yabancıdır. Konu, unutulacak bir şey olarak beyne girmiş, ama içine işlememiştir. Aslında konu anlaşılmamıştır. Konu anlaşılsa htırlanacak bir şey olmaz, o şey bilinir zaten.

Bir matematik teoremini bilmek, Zimbabve’nin başkentini bilmek gibi değildir. Zimbabve’nin başkenti öğrenilir, matematiksel olgular ise anlaşlır.

Anlamadığın bir konuyu ya da kanıtı uzun çalışmalar sonunda anladıktan sonra, kendi kendine neden daha önce anlamadığını sor. Çünkü bir şey gerçekten anlaşılınca hemen hemen her zaman aslında anlaşılacak bir şeyin olmadığı da anlaşılır! O kadar kolay gelir ki, insan şaşar neden daha önce anlamadığına. Evet, kendi kendine şu soruyu sor: Bir ay önce beynimin nesi eksikti, anlayışımın neresi kıttı, o günden bugüne ne değişti de şimdi anladım da o zaman anlamadım? Bu sorunun yanıtını bulamayabilirsin, ama gene de sor kendi kendine. Melela tanıma yeterince önem vermemişsindir. Bir uyarıya kulak asmamışsındır. Önemli bilgilerdir bunlar. Beyninin eksiklerini sorgularsan, o eksikleri giderebilirsin.

Nasıl Anlaşılır? Matematik başkasından anlaşılmaz. Matematik tek başına anlaşılır. Öğrenciler hocalarının bir kitap okuduğuna, o kitapta her şeyin yazıldığına ama hocaların o kitabı öğrencilerden özenle sakladıklarına inanırlar! Neredeyse. Öğrenci hep bir hoca, bir ders, bir kitap peşindedir. Birileri ona konuyu anlatacaktır. Bir dersi alırlar, olmaz. İkinci bir dersi alırlar gene olmaz. Bir kitaba sarılırlar, ı-ıh, gene olmaz. Öğrenci yardımı hep kendi dışında arar. Oysa öğrencinin tek yardımcısı vardır: Beyni.

Hoca, ders, kitap yararsızdır demiyorum. Yararlıdır. Ama hoca, kitap ya da ders, öğrenciye ancak yol gösterebilir, öğrencinin konuyu anlamasını sağlamaz.

Bisiklete binmenin sırlarını açıklayabilirim: Sağa düşeceksin gidonu sola kır, sola düşeceksen sağa kır… Ama sen fiziksel olarak bisikletin üstüne çıkmazsan bisiklete binmeyi öğrenemezsin. Okuyarak, dinleyerek öğrenilmiyor bisiklete binme. İlla ki bisikletin üstüne çıkıp kafanı gözünü yaracaksın.

Matematik kitabı okumaktan daha sıkıcı hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden az oku, çok düşün. Hayat daha eğlenceli olacaktır. İki satır oku, yüz satır düşün. Diyelim tanımı kitaptan okudun. Şimdi kitabı kapat ve tanıma uyan örnekleri kendin ver. Tanımın sonuçları üzerine düşün. Bu tanımın ne işe yarayabileceği üzerine kafa patlat. Bu süreç bir saat de olabilir, bir gün de. Zamanına acıma. Zaman kaybediyorsun gibi gelse de acıma. Sadece konuyu değil, bağımsızlığı da öğreneceksin. Bir zaman sonra tanımın olduğu sayfadan kitaba devam et. Karşına muhtamelen bir teorem çıkacaktır. Teoremi oku ve kitabı derhal kapat. Teorem ne diyor? Önce teoremi anla. Ardından teoremin yanlış olduğunu iddia et ve karşı örnek bulmaya çalış. Olmayacak tabii, bulamayacaksın. Yavaş yavaş teoremin doğru olduğuna ikna olacaksın. Şimdi teoremi kanıtlamaya çalış. Bu süreç bir iki saat olabileceği gibi on gün de sürebilir. On günü aşmamasında yarar vardır, ama çok kısa bir zaman da olmasın. Teoremi kanıtlayabiliyorsan ne ala. (Kitaptakinden farklı bir kanıt da bulmuş olabilirsin.) Kanıtlayamıyorsan, daha doğrusu çok çok uğraşmana rağmen kanıtlayamıyorsan, kitabın yazarınn bildiği bir şeyi sen bilmiyorsun demektir. Ya da onda olan bir beceri sende yok! Ya da onun bildiği bir yöntemden bihabersin. Bu aşamada kitaba ve teoremin kanıtına bakabilirsin. Doğru kanıtı gördüğünde ya kendine kızacaksın ya da “analar neler doğurmuş” diye hayretlere düşeceksin. Muhtemelen ikincisi olacak. Eğer teoremin kanıtıyla yeterince zaman geçirmişsen, yani kafanı yeterince duvara vurmuşsan, o teoremin kanıtını bir daha hiç unutmayacaksın, o teorem senin malın olacak, o teoremi bilmiş olacaksın, öğrenmiş değil. Oysa teoremin kanıtını hemen okusaydın, emin ol ki iki gün sonra aklında hatırlanması gereken bir iki hayal kalırdı, ki onlar da beş para etmez.

Ben öğrendiğim her şeyi, ama her şeyi bu yöntemle öğrendim. Kimse bana bir şey öğretmedi, her şeyi ben kendim öğrendim. Neyse ki bana doğru kitabı öneren, doğru istikameti gösteren değerli hocalarım oldu.

Bu konuda bir ek yapmam lazım. “Bir saatte on anlıyorsam, iki saatte yirmi anlarım” gibi denklemler matematikte yanlıştır. Matematikte uzunca bir süre hiçbir gelişme gösterilmez. Sonra aniden, birdenbire, sanki beyinde birkaç hücre canlanıp harekete geçmiş gibi, her şey anlaşılır. Yani matematikte ilerleme çalışma saatine göre sürekli değildir, matematikte ilerleme sıçramalarla olur. Saatlerce, günlerce anlayışın 0 artar, ama bir anda 20 artar. Bu yüzden uzun süre anlamadan çalışmaktan, mücadele etmekten kaçınma.

Temel Konular. İlk çağlardan beri matematiğin temel konusu ve ana amacı bizi çevreleyen evren olmuştur, yani üç boyutlu uzay ve fizik, yani aslında geometri. Bugün de bu ana amaçtan pek şaşmış sayılmayız. İki tane aygıt vardır çevremizi anlamak için: Analiz ve cebir. Bu iki konuya çok önem ver. Analiz ve cebirin temellerini iyi biliyorsan önünde bilimsel engel kalmamış demektir, sadece zaman ayırman lazım. Bu aşamadan sonra çalışmayla verim daha sürekli bir hale gelir.

Sayılar kuramı pek temel bir konu değildir mesela. Sayılar kuramın bilmesen de çok şey yapabilirsin ama analiz ve cebir bilmezsen hemen hiçbir şey yapamazsın, sayılar kuramı dahil olmak üzere.

Analiz cebirden daha somuttur, dolayısıyla daha sezgisel ve daha kolaydır. Cebir, “soyut cebir” demek istiyorum, çok daha zordur. Cebire daha fazla zaman ayır. Ama önce analizden başla, dediğim gibi daha kolaydır.

Her şeyden önemlisi lineer cebirdir. Lineer cebir hem geometridir hem de cebirdir, hem analiz için hem de soyut cebir için gereklidir. Lineer cebirsiz dünya anlaşılamaz, dolayısıyla matematik yapılamaz. Lineer cebirin girmediği yere kaos girer! Üstelik lineer cebir kolaydır da. Neyse ki kolaydır! Kolay olmasa matematik başa çıkamayacağımız kadar zor olurdu. Lineer cebiri mutlaka anlamalısın. Onsuz hiçbir yere varamazsın. Lineer cebiri doğrudan kullanmasan bile, lineer cebirden esinlendiğin fikirler mutlaka bir yerlerde karşına çıkacaktır. Ama dikkat, sadece lineer vebirle de bir yere varılmaz, lineer vebirin yanında analiz ve soyut vebir de gereklidir.

Tabii her şeyin temeli kümeler kuramı. Kümeler kuramını bilmezsen matematiğin temellerini de bilmiyorsun, dolayısıyla eksiksin demektir.

Konuları önemine ve öğrenme sırasına göre sıralamak zorunda bırakılsam şöyle sıralardım: Kümeler kuramı, lineer cebir, analiz, cebir ve son olarak geometri. Tabii biri bitirilmeden (nasıl bitsin ki!) diğerine geçilebilir, sonra geri dönülebilir. Doğrusal bir çalışma programı yapmak çok zor ve hatta doğru değil.

Geometriden söz açılmışken… Bizim sezgilerimizin özünde geometri verdır. En soyut cebirde bile bir geometri bulmaya çalış. Gerekirse kendini zorla. Matematik biçimsel ve anlamsız bir takım simgelerin peşisıra dizildiği bir uğraş dalı değildir. Kimi zaman bir olgunun ya da bir kanıtın geometrik bir yorumunu, geometrik bir analoji bulmak mümkün olmayabilir. Matematiğin en zor durumları bunlardır, sezgi tamamen kaybolmuş demektir.

Kendine Güven. Matematikge anlayamayacağın hiçbir şey olamaz! Bunu ben biliyorum da sen bilmeyebilirsin. Anlayajayacağın hiçbir şey olamaz ama yeterince çalışırsan olamaz. Çalışmasan anlayamazsın tabii. Ama çalışırsan, yeterince zaman verirsen, altından girip üstünden çıkmayı aklına koymuşsan, inat edersen mutlaka anlarsın. Kendimden örnek vereyim: Arkadaşlarımın on dakikada anladığını bir ayda anlayabildiğim zamanlar oldu. Ama anladım! Ve pir anladım! Birkaç dahi ve birkaç patolojik durum dışında, hepimizin zekası üç aşağı beş yukarı eşittir. Anlayış süresi on dakikayla bir ay arası değişir. Ne ki? Hiçbir şey! Hiçbir şey çünkü matematikte bir şeyi anladığın zaman çok şeyi anlıyorsun. Kazanç bu kadar çok olunca on dakikayla bir ay arasında fazla bir fark kalmıyor.

Kısa Kısa. Kısa kısa geçeceğim birkaç öğüdüm daha var.

Hiçbir zaman öğretmeninle, okulunla, çevrenle, derslerinle kendini kısıtlama. İyi bir öğrenci her zaman diğer arkadaşlarından ve hatta öğretmenlerinden daha iyidir. İyi öğrencinin kapasitesi müfredattan kat kat fazlasına yeter. Sonuç olarak müfredatlar ortalama öğrenciler için hazırlanır.

Çevrenle yetinme; yetmez çünkü. Yeryüzünde, özellikle Batı’da, senden çok daha iyi koşullarda yetişmiş, senden çok daha bilgili binlerce genç var. Bu yüzden yakın çevrenle kendini kıyaslama.Hatta kendini kimseyle kıyaslama. Kendinle yarış. Zekada ve kavrayışta başkasıyla yarışmak çirkindir. Her gün bir önceki günden daha iyi ol, yeter.

Kütüphanenin altını üstüne getir. Mutlaka derslerinin dışında okuyacağın, göz atacağın bir iki kitabın olsun. O kitapları da gece yastığının altına koy. Farkında olmadan konuyla daha bir aşina olacaksın! Denemenin bir zararı olmaz…

Hatta kütüphanenin her kitabının ilk 20 sayfasının oku. Bunun için en az dört yılın var. Bundan daha iyisi de var ama: Kütüphanede her üç beş kitaptan birini baştan sona şöyle bir karıştır. Konusunu anla. Kitap neden bahsediyor? Bunu farklı aralıklarla yap.

Eğer yüksek lisans öğrencisiysen, bölümündeki seminerlere mutlaka git. Senin konunda olsun ya da olmasın. Genel kültürün oluşsun.

Anlamadığın seminerlerde uyuklama. Tam tersine, anladıklarında uyukla. Anlamadığın seminerlerde ya da derslerde canavar kesil.

Genel kültür demişken: Matematiğin herhangi bir dalını sevmemek, anlamamak, küçümsemek gibi bir lüksün yoktur. Sevip sevmemek gibi bir soru sorulamaz bile. Matematiğin her konusundan az çok anlayacaksın. Her konunun temel sorularını bileceksin. Ben analizci olacağım, cebirden bana ne diyemezsin. Ne kadar çok şey bilirsen, o kadar derin çalışmalar yaparsın. Derin çalışmadan vazgeçtim, hayat kaliten artacak.

Matematik senin mesleğindir, senin işindir. Öğrencilik de öyle. Nasıl maaşlı bir çalışan belli saatlerde iş yerinde oluyorsa, sen de sanki maaşlıymışsın gibi belli saatlerde masa başında ya da sınıfta olmalısın. Hiçbir özürün olamaz. Ağabeyim evleniyor, halam ameliyat oldu, kardeşim sünnet olacak gibi bahaneler yok hükmündedir!

Eğer bir kavramı, bir olguyu biri bir başka açıdan bakıyorsa, o bakış açısı çok büyük bir olasılıkla değerlidir. Hele o bakış açısına başvuran saygıdeğer matematikçi sayısı üçü beşi bulmuşsa, bundan hiç kuşkun olmasın. Mutlaka o bakış açısını öğrenmelisin. “Soyutluğu biraz fazla abartmışlar, bu kadar genelleme artık ukalalığa giriyor” düşüncesinin zararlarını ben çok gördüm.

Gençken biraz bencil olmanın bir zararı yoktur, tam tersine yararı vardır. Genç dediğin alır. Yaşlandığında vereceksin merak etme, borcun olsun. Bugün ne kadar alırsan yarın o kadar verirsin. Bereketin artar! Öncelikle kendini düşün. Vicdansızlığa kadar vardırma bencilliği ama. Her şeyin bir sınırı vardır.

Mütevazılığı elden bırakma. Matematikçiler zekalarıyla, bilgileriyle, becerileriyle biraz fazla övünürler, özellikle gençliklerinde. Hoş bir şey değil. Sen yapma. Gençlikte hadi neyse de, bu övünme olgun yaşlarda devam ettiğinde çevrede alay konusu olur.

Tabi her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Sen yine bildiğini yap. Gene de söylediklerime bir kulak ver, ne de olsa saçı sakalı değirmende ağartmadık!

Alıntıdır

İlişkilerde Acabalar

İlişkilerde Acabalar.

Acaba doğru insanla mı beraberim?

Acaba beni seviyor mu?

Acaba ileride değişir mi?

Acaba düzelir mi?

Şu an mutsuzum ama acaba mutlu olur muyum?

Bu ve buna benzer soruları kendinize sık soruyor musunuz? O zaman aramıza hoş geldiniz.

Bu soruları kendimize neden sık sorarız? Hiç düşündünüz mü?

“Kendimizi sevmediğimizden” olabilir mi?

Cevabınız “hayır ben kendimi seviyorum”  ise bu hayır,  “Kendimize en sık söylediğimiz yalan” olabilir mi?

Kendimize neden yalan söyleriz?

Bana göre bunun tek sebebi var. Ümitlerimiz için bu yalanı kendimize söyleriz. Karşımızdaki kişiye güvenmek isteriz. Karşımızdaki kişiye bir şans vermek isteriz. Şimdiye kadar bu şansı değerlendiren kaç kişi gördünüz? Ben hiç görmedim!

“Aşkım söz bir daha yapmayacağım son bir şans daha ver”. O şans genelde verilir ve nedense aynı hatalar hep yapılır. Ve son şans sonuncu olmayan son kez! Bir daha istenir. Bu kısır döngüyü yaşamayanımız var mı?

Karşımızdaki insanı değiştirmek, değişmesini ümit etmek ya da değişmesini şart koşmak çözümüdür?

Ben buna çözüm olarak bakmıyorum. Bizler zor değişiriz. Değişim acılıdır. Aslında hiç birimiz değişmeyi istemeyiz; belki gelişmeyi isteriz ama asla birileri için değişmeyiz. Değişsek de bu değişim bir süreliğine olur, içimizdeki fırtınalar değişimi sorgular durur, patladığımız anda öncekinde daha rahatsız edici boyutlara ulaşırız.

Sorularınızı duyar gibiyim. Pekala çözüm nedir?

Bana göre, birinin değişmesini beklemek, hiç göndermediğiniz bir mektubun cevabının gelmesini beklemek gibi bir şeydir.

Hepimizin çözümü mutlak farklıdır, çözüm kişiye göre değişir. Bana göre en kötü karar karasızlıktan iyidir düsturuyla, karar verir ve arkasında dururum. Bedel ödeyeceksem de, ödeteceksem de bunu o kararımla duyururum.

Bu kararı almak aslında işin en zor kısmı, bu kararı almanızı kolaylaştıracak tüyolar ister misiniz? Karşınızdaki kişiye son şansı verirken bunun gerçekten son şansı olduğunu farklı bir ses tonuyla ona anlatmayı deneyin. O’nun anlayacağı şekilde!

Sevgiyle kalın.

Süleyman Akay

Geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 basit kuralı

1 Küçükken daha, çocuğa ne isterse vermeye başla ! Ki, herkesin onun geçimini sağlamakla mükellef olduğuna inansın…

2 Fena sözler söylediğinde gül ! Ki, kendisinin akıllı olduğuna inansın…

3 Ona düşünmeyi, beynini kullanmayı öğretme sakın ! Bırak, onsekizine gelince kendisi karar versin…

4 Yerde bıraktığı her şeyi kaldır:kitaplarını, giysilerini, pabuçlarını…Onun için her şeyi sen yap ! Ki, sorumlulukları hep başkalarına yüklesin…

5 Onun önünde sık sık kavga et ! Ki, bir gün aile parçalanırsa pek de şaşırmasın…

6 Ona istediği kadar harçlık vermekten kaçınma ! Asla kendi parasını kazanmanın

ne demek olduğunu öğrenmesin…

7 Yiyecekmiş, içecekmiş, konformuş, tüm arzularını yerine getir ! Ki, istediklerini her zaman elde etmeye

Şartlansın…

8 Komşulara, öğretmenlere, polise, vs. karşı hep onun tarafında ol ! Ki, hepsine karşı ön yargılarla davransın…

Evet evet, bütün bunları yap ! Ki, günün birinde onun başına bir bela gelirse kendinden özür dile, ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığın için kendine teşekkür etmeyi de İhmal etme sakın !.

Üstün Dökmen (Alıntıdır. Üstün Dökmen Hocamıza teşekkür ederiz.)

Koçluk Hayatımı Nasıl Değiştirdi

[sg_popup id=”12″ event=”onload”][/sg_popup]Koçluk bilinenin aksine danışmanlık ya da danışma makamı değildir. Koçlar danışanlarına şunu yap, bunu yap, böyle davran gibi cümleleri kesinlikle söylemez, danışanlarını bir şeyler yapmaya zorlamaz, yargılamaz, yorumlamaz ve yönlendirmezler.

İnsanlarımızın yüzde doksanının belki de en basit ve basmakalıp özelliklerinden birisi, bir konu hakkında bilgimiz olmadığı halde fikrimizin olmasıdır. Birçoğumuz, profesyonel bir koçluk hizmeti almadığı, koçluk alan birileriyle konuşmadığı halde koçluğun çok basit bir hizmet olduğu ve bilimsel olmadığı gibi düşüncelere sahiptir. Belki inanmayacaksınız ama ben de bunlardan birisiydim. Ta ki inanmaya inanmaya koçluk hizmeti almayı deneyimlediğim o güne kadar…

Kafamda çözemediğim, yıllarca boğazımda bir düğüm olan bir olayı yaklaşık 10 sene daha ötelemiş durumdaydım. Yani 15 yıl boyunca her gün, her aklıma geldiğinde acı çekecektim. Aslında bu bir konu ile yüzleşmeyi ertelemekten başka bir şey değildi. 5 yıl kadar ertelemiştim ve bir 10 yılım daha vardı..

Koçluk hizmeti aldığım o gün benim için bir milattı. İnanmaya inanmaya oturdum ya koltuğa, çok kibirliyim, koçluğu küçük görüyorum, koç ne derse bilmişlik yapıp ters köşeye yatırıp onu ezeceğim. İlk 15 dakika kabus gibiydi,beklediğim hiçbir şey olmadı. Koç sözümü kesmedi, beni yargılamadı, akıl vermedi. Hevesim kursağımda kaldı. Ömrümde ilk defa birinin beni yargılamadan dinlediğini hissettim. Açıldıkça açıldım. Aslında konuşmak istemeyi söylediğim konuyu çok fazla konuşamadık bile, yargılanmadığımı hissettiğim için, konu döndü dolaştı, boğazımda yumruk olan o zayıf noktama geldi. Yıllarca kendime bile anlatmaktan korktuğum, konu her açıldığında kaçtığım ve içimde kanamaya devam eden yaraya..

Koç beni dinledi, dinledi dinledi.. Anlattıkça anlattım, açıldıkça açıldım. Can Yücel’in bir şiirinde dediği gibi tam zamanında bir soru sordu. Zamanın durduğu andı. Bütün bildiklerimi unuttum. Kendimle yüzleştim ama o kadar tatlı bir yüzleşmeydi ki. Bana güç verdi. Yıllardır ertelediğim boğazımda düğüm olmuş, yıllarca da olmaya devam edecek olan sorunla yüzleştim ve o gün çözüme başladım. Kısa bir sürede de çözdüm.

Koçumun bana bulduğu çözüm beni büyülemişti. Dünyanın neredeyse yarısını gezmiştim. Başkalarının hayal bile edemeyecekleri başarılara ulaşarak, yaptığım işlerde hep bir numara olmuştum ama kendi iç dünyamdaki düğüm gözümde büyüdükçe büyümüş, Gordiyon’un düğümü gibi benim için çözülmez bir sorun olmuştu. Koçum bir İskender edasıyla, bir kılıç darbesi değil ama birkaç soru ile bu düğümü çözmeme yardımcı oldu.Nasıl çözüldüğüne ben bile inanamadım. Şuan öyle bir sorunum yok. Teşekkürler Mustafa.

Müspet bilimlere olan yatkınlığım ve kinestetik yapımla, bende bir seansta hayatıma dokunan bu süreci öğrenmeliydim dedim ve eğitimlere başladım. Çok çalışkan bir öğrenci değildim, Lisans eğitimimi 7 yılda tamamladım ancak, üniversite eğitimimden çok daha fazlasını bu eğitimlerde aldım ve bugün buradayım.

Ben başardım siz de başarırsınız.

Süleyman Akay

Çinli Gelin Kaynana Hikayesi

Çinli Gelin Kaynana Hikayesi:

Kaynanasıyla geçinemeyen gelinin hayret verici intikamı ve gelişen akıl almaz hikayesi!

Uzun yıllar önce Çin’de LiLi adlı bir kız evlenip, aynı evde kocası ve kaynanasıyla birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa süre sonra kayınvalidesiyle geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin kişiliği tamamen farklıdır, bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin tepkisine yol açar.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından, ev, kendisi ve annesiyle karısı arasında kalan eşi için cehennem haline gelmiştir.

Artık bir şey yapmak gerektiğine inanan genç kız doğruca babasının eski arkadaşı olan aktara koşar ve derdini anlatır.

Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı terkip hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptıgı yemeklere koymasını söyler.

Zehir az az verilecek, böylece onu, gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını, her zamankinden daha büyük bir ilgi göstermesini söyler.

Sevinç içinde eve dönen LiLi yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yapar ve kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatır. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranır.

Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmiştir ve gelinine kendi kızı gibi davranmaya başlar. Evde artık barış rüzgarları esiyordur.

Genç kız kendisini ağır bir yük altında hisseder. Yaptıklarından pişman vaziyette aktarın yolunu tutar ve yaşlı adama, şimdiye kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvarır. Kayınvalidesinin artık ölmesini istememektedir. Yaşlı adam karşısında gözyaşlarını tutamadan konuşup duran Li Li’ ye bakar ve kahkahalarla gülmeye başlar.

Ardından der ki:

“Sevgili Li Li! Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni daha da güçlendirdin, hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da sevgiye yöneldi.Böylece siz gerçek ana kız oldunuz!”

Kıssadan hisse:Eski bir Çin atasözü”GÜL VEREN ELDE GÜLKOKUSU KALIR”

Ubuntu

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir.

Ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülü o meyveleri yemek olacaktır.

Onlara “hadi, şimdi başlayın birinci olan ödülü alacak” der.

O anda bütün çocuklar elele tutuşur, koşup ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.

Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu yanıtı verirler;

Bu UBUNTU’dur. Nasıl olur da diğerleri mutsuz iken birimiz o ödülü yiyebilir ki?

Ve UBUNTU’ nun anlamını açıklarlar; onların dilinde UBUNTU “Ben biz olduğumuz için “Ben’im” demekmiş!”

Elele tutuşup birlikte koşacağımız ve bilaistisna HERKESİN kazandığı ve sonuçtan memnun olduğu bir dünya dileğiyle.

Alıntıdır

İlişkilerimize Koçluk Etmek!

İkili ilişkilerle ve evliliklerle ilgili yaptığım çalışmalardan edindiğim sonucu anladığım şekilde sizlerle paylaşmak istedim. Çok basit birkaç şeyi yaparsak, ilişkilerin bitmesine neden olan olayların en az yarısının önüne geçebilir, daha sağlıklı, daha aşk dolu ve daha güvenli ilişkiler yaşayabiliriz.

Koçluk kavramı, Ülkemizde birçok kişi tarafından yanlış ya da eksik anlaşıla bile, belirli bir süreçte o hedefe ulaşmanın en sağlam, en tatminkâr, en güvenli, en az yoran, en çok verim alınan yolu bulmaya yardımcı olmaktadır. İlişki Koçluğunda da durum buna benze bir süreci kapsar.

İlişkilerimizde genelde net düşünememekten yakınırız. İlişkilerimizin bize vermiş olduğu duygusal, sosyal, maddi ve manevi baskı ve kaygılar, şeffaf düşünmemizi engeller, çoğu zaman duygularımızla mı mantığımızla mı karar alacağımızı bilemeyiz, alınan her karar, karar alma sürecinde bizi yorar. Bu yorgunluk haliyle ilişkimizin kalitesine yansır.

Acaba soruları karar alma sürecimizde bizi değişik ruh hallerine sokar. Hiç olmadığı, olamayacağı halde beynimizde yüzlerce şüphe ve kaygı yaşarız. Bu şüpheler ve kaygılar eşimize ya da sevgilimize hak ettiği değeri vermemizi engeller bazen haksız yere suçlar, saldırırız. Genelde sonucundan pişman olur, zamanı geri çevirmenin yollarını ararız.

Haliyle karşımızdaki kişi de bunu anlamak yerine, savunmaya geçip, bizi haksızlık yapmaktan tutun da paranoyaklığa varıncaya kadar bir takım hak etmediğimiz suçlamalarla bize dönecek ve ne kendimizi anlatabilecek ne de karşımızdakini anlayabileceğiz. O bizi suçladı diye, kaygıların doğru olduğunu söyleyecek içimizdeki ses. Derken büyük bir çığı oluşturan ilk kartopunu tepeden yuvarlamış olacağız. Her metrede o kartopu ikiye katlanacak ve özenle ve uzun çabalarla yaptığımız o manzarası güzel dağ evimizi bir vuruşta altüst edecektir. Hadi evimizi çok sağlam yaptık diyelim, yine de birkaç cam kırıp, bahçeyi harap edip mutlak bir zarar verecektir.

Bu süreçte kafamızı fazla bulandırmadan, çok kolay bir şekilde doğru kararı alabilseydik, sevgilimize nasıl davranırdık? Ya da sevgilimiz bu şekilde davranırsa, bu ilişkiyi nasıl o uçurumun kenarından alıp, sapasağlam düzlüğe çıkarırız. Aşağıdaki yazdıklarımı yapmanız, işin sırrının en az yarısını teşkil eder.

En önemlisi, olaylara pozitif bakabilmeliyiz. Şüphe ve kaygı çok kötü ve kemirici duygulardır. Beynimiz aslında çok basit çalışır. Pozitif duygu ile negatif duygu bir arada asla olamaz. Bu bir cisimdeki elektrik yükü misalidir. Belki biraz daha karışık ama esas olay budur. Beynimizi negatiflikten kurtarmalıyız.

Negatif düşünceden kurtulduk mu, empatik bakabilmeyi öğrenmeliyiz. Empati kurduğumuz zaman karşımızdakini anlamamız daha kolaylaşır. Empatik bir şekilde dinleyip, analiz ettiğimizde daha mantıklı kararlar alabilecek, daha sağlam temeller atabileceğiz.

Bir karar alacağımızda, ya da sorgulayacağımızda, durup içinde bulunduğumuz ortama dışarıdan bir gözle bakmayı öğrenmeliyiz. Dışarıdan birisi olsa mesela biz olaya dışarıdan bakıyoruz ve bu olayı arkadaşımız yaşıyor. Ne düşünürdük? Nasıl davranmasını salık verirdik. Bu söylediklerimizi, kendimize söylediğimizde daha mantıklı karar alabileceğiz.

Daha mantıklı karar aldığımızda, karşımızdaki insana kötü davranmayacak, kartopunu tepeden yuvarlayıp, çık olmasını değil, karşımızdakine şaka niyetli atmış oluruz ve ilişkimize heyecan gelir, çocukluk gelir, saflık gelir.

Son söz olarak; Güven öyle bir kelimedir ki; güvenirsen güvenilir olursun; Güvenmezsen, güvenilmez.

Süleyman Akay

Profesyonel İlişki Koçu

Yaşam koçluğu üzerine

Teriminin kökü ‘koç’(coach) kelimesi, İngilizcede ‘bir yerden bir yere taşıyan araç’ anlamındadır; 16’ncı yüzyılda Fransızcadan İngilizceye geçmiş. Bugünkü bağlamına yakın biçimde ilk defa, 1840 yıllarında Oxford Üniversitesi’nde, öğrencileri sınava hazırlayan hocalar için kullanılmaya başlamış. Sonraları, sporcuları müsabakalara hazırlayan antrenörler için de kullanılır olmuş. Bizim kuşak, 80’lerin televizyon dizisi meşhur basketbol koçu ‘Beyaz Gölge’yi hatırlayacaklardır…

İş dünyasının gelişmesi ve toplum yapısının değişmesiyle paralel olarak, ‘koçluk’ kavramının 1980’lerde olgunlaştığını söyleyebiliriz. ‘Koç’ terimi yavaş yavaş, ‘talibi hedefine ulaştırmaya yardımcı kişi’ anlamını kazanmış. Zamanla ‘koçluk’ kurumsallaşmış ve ‘davranışbilimcilik’, ‘psikoloji’, ‘antropoloji’ gibi bilim dallarından da bilgi ve yöntem devşirerek insanlara, kendilerini tanıma, sorunlarına çözüm üretme, hedeflerine ulaşma, motivasyon oluşturma, kişisel gelişim yönünde destek ve hizmet veren bir sektöre dönüşmüş. Koçluk hizmetine bir standart getirmesi bakımından 1995’te I.C.F. (Uluslarası Koçluk Federasyonu) kurulmuş. Koçluk uygulaması da bu arada çeşitli uzmanlık dallarına ayrılmış; bireysel koçluk, kariyer koçluğu, manevi koçluk, eğitim, spor, ilişki, nefes, sağlık, yönetici, sanatçı koçluğu… Yöntemler çeşitlenmiş. Milenyumdan itibaren de sektör Batı’da altın çağını yaşıyor.

ABD’DE 40 BİN KOÇ HİZMET VERİYOR

Günümüzde, özellikle Amerika ve Avrupa’da ‘koçluk’ hizmeti almayan büyük şirket çok az. Yapılan araştırmalarda mesela; koçluk uygulamalarının, bir şirkete, maliyetinin 5-6 katı bir getiri sağladığı saptanmış. Profesyonel koçluk hizmeti alan şirketlerde, eleman üretkenliğinin, iş tatmininin artması, ast-üst ilişkilerinde iyileşmeler olması, kalite ve kârlılıkta yüksek artış gibi pek çok olumlu gelişme kaydedilmiş. 2007’de ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, bu ülkede takribi 40 bin koç hizmet veriyor. Senede yüzde 18 büyüme hızıyla ve 2.4 milyar dolar cari büyüklüğüyle, ‘coaching’ (koçluk) en hızlı gelişen meslek grupları arasında. Türkiye’de de gelişen bir meslek dalı ancak henüz taşlar yerli yerine tam oturmamış, sapla saman karışık. Pek çok kurum henüz bu hizmetin getirebileceği fırsatların farkında değil. Bireysel bazda uygulama yaygın değil. Ancak sektörün büyüme trendinde olduğunu söyleyelim. En azından kitapları çok satmaya başladı.

BİLGİ VAR, BELGE YOK!

“İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır…” (Yunus Emre)

Fakir, bireysel gelişime hep önem verdim. Türlü çiçekten bal topladım. Kendimi tanımaya çalıştım. Zaman içinde paylaşabileceğim bir birikim oluştu kendime göre. Kişi kendini geliştirdikçe, insan sevgisi arttıkça, doğal olarak hizmet etme, yardım etme, paylaşma güdüsü de artıyor. Bir yerden sonra, en azından, birikimimin zekâtını vermeliyim diye düşünmeye başladım. Zengin, maddi varlığının, âlim, ilminin, marifet sahibi marifetinin zekâtını vermek isterse; iyi gelir, vicdani yük hafifler. Hem olanın bereketi artar. Gerçek zenginlik vermekte. Boşuna dememişler;
“Veren el, alan elden üstündür” diye. Allah’ta hep vermek var. Ne haz! Ama nasıl olacak? Kimim ki ben? Fakir bir sufi… Diploma? Yok, takke var olur mu? Geçerli bir rütbe, Unvan? Yok, tespih vermişti ustam, bi de eyv’Allahımız var, oluyor mu? Olmuyor! Manevi yaşantımda edindiğim tecrübelerin, yaşam okulunun kattığı deneyimlerin bir sertifikası yok. Bu yönde bir paylaşım için gerekli unvanları edinmeye pek önem vermemiş olduğumu fark ettim. Bilgi var fakirhane, karşılığı belge yok! Batı’ya seyahat ettiğim zamanlarda gördüm ki ‘Batı kültürü’ metodolojiye, unvana, kurumsallığa, sertifikasyona ve sistemik çalışmaya çok önem veriyor. Akıllı adamlar. Maneviyatta dahi kurumsal bir belge soruyorlar. Marka arıyorlar. Devir böyle… Maalesef ortalıkta bir dolu belgeli, unvan sahibi şarlatan da caka satıyor.

Böylece, uluslararası ölçekte, her meşrepten daha fazla insana faydam olabilmesi adına, ait olduğum kültürün temsiliyeti adına, birikimimin zekâtını vermek adına, gerekirse geçimime katkısı olması adına, hem daha havalı olmak adına 🙂 ‘çözüm odaklı koçluk eğitimi’ almaya niyet ettim. O günlerde, maddi imkânlarımın kısıtlı olduğunu bilen bir dostum fakire sponsor olmayı
önerdi. Rabbimin bu yöndeki desteğine bu vesileyle kanaat getirdikten sonra, bir süre araştırdım ve bu konuda öncül bir kurumda eğitimime başladım. Altı aylık Koçluğun Sanatı ve Bilimi sertifika programının, ‘Motivasyon Yaratma’, ‘Yaratıcı Çözüm Üretme’ ve ‘Özdeğer Koçluğu’ modüllerini bitirdim. Özellikle metodoloji bakımından çok faydalandım. Aldığım sertifikaların uluslararası geçerliliğinin olması da önemliydi. Kısa sürede tasavvuf yaklaşımıyla koçluğu sentezleyerek kendi uygulamalarımı oluşturmayı becerdim. Yakında piyasaya çığır açıcı
ürünler sürmem işten bile değil! Sufilerin de bir katkısı olsun ortama,ne de olsa binlerce yıllık ‘hakiki koç’luk birikimi…

VAKTİ SAHİCİ KILIN
“Bir dakikalık tefekkür (düşünme), bin yıllık (nafile) ibadete bedeldir” (Hadis)

Bireysel koçluk almaya karar verenler, hayatlarında bir değişime, gelişime niyet etmiş insanlar olurlar; bir tatminsizlik varsa, bir vizyon varsa, ufak da olsa bir ilk adım atılmışsa değişim çarkını döndürmeye hazırsınız. Karşınıza çıkacak olan da ‘değişime direnç’ olacak, sufi dilinde ‘nefs’ yani. Bu noktada iyi bir koçla çalışma imkânı yaratabilirseniz, yol almanız kuvvetle muhtemel. İyi bir koçla seans yapmak aynaya bakmak gibidir bir bakıma; size kendinizi gösterir ve çekidüzen vermenize imkân verir. Koçlar aktif dinleme uzmanıdırlar ve güçlü, açık uçlu sorularla ihtiyacınız olan cevapları sizin kendinizden almayı iyi bilirler. Yargısız, farkındalıkları yüksek ve güvenilir olmalıdırlar. Çabuk uyumlanırlar. Ama siz yine de bir ön görüşmeyle beraber çalışabilecek misiniz, bakmalısınız. Şunu da söyleyeyim: Koçluk, ‘sağlıklı’ insanlara uygulanabilir ve bir şifa yöntemi değildir, size ne yapacağınızı söyleyen ‘mentörlük’le de karıştırmayın. Koçunuz sizin adınıza işinizi yapacak değildir. Psikoloğa gitmenin yerini de tutmaz. Koçluğun psikolojiyle olan farklarının başında, gelecek odaklı olması gelir ve dili pozitiftir. Ne kadar açık olur ve sürece teslim olabilirseniz o kadar fayda sağlarsınız.<br>Koçunuzla geçireceğiniz vakti verimli ve sahici kılmalısınız. Bu iş için efor, zaman ve para ayıracaksınız çünkü. Koçunuz profesyonel bir yol arkadaşıdır, ilişkinizin odağında siz varsınız. Her seanstan bir eylem adımıyla çıkmanız istenir. Daha az eğlenceli ve bence daha az verimli olan, kitaplardan kendi kendinize koçluk etme yöntemleri öğrenmeyi de tercih
edebilirsiniz. Kanımca koçluğun önemli avantajı inançlı, inançsız her türlü insana hitap edebilmesi. Dikkat edilmesi gereken ise ‘pozitif’ olmak adına suni bir ortamın oluşabilmesi ve kolayca çökebilecek bir ego şişikliğinin körüklenmesi tehlikesi…

Bunu konuya bir giriş yazısı olarak kabul edin lütfen, ileride kısmetse sizlerle faydalanabileceğiniz bazı koçluk yöntemleri paylaşmak arzusundayım.

Temel bir koçluk sorusuyla kapatalım, bunu kendinize sorun; Ne istiyorum? Tam olarak neye ulaşmak istiyorum? Bi düşünün. Cevabı bulduğunuzda tekrar sorun: Başka?
Hayırlı haftalar

Murat Dede (Alıntıdır)

İnsan beynini etkileyen 10 roman

Edebiyatın‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını belirledi.

Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.

Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Tolstoy’un Anna Karenina veya Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’ın yanı sıra Muhsin Hamid’in 2007 yılında yazdığı ‘The Reluctant Fundamentalist / Gönülsüz Köktendinci’ isimli romanı da yer alıyor.

  • Listede yer alan romanlar şöyle;
  • Johann von Goethe / Genç Werther’in Acıları (1787)
  • Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
  • Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
  • Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
  • George Eliot / Middlemarch (1870)
  • Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
  • Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
  • Toni Morrison / Sevgili (1987)
  • J.M. Coetzee / Utanç (1999)
  • Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)

 

Alıntıdır.

Uzmanından İyi Anne Baba Olmak İsteyenlere Öneriler

Uzmanından iyi bir baba olmak isteyenlere öneriler:
Babalar Günü öncesi baba olanlara ve olacaklara bu duyguyu en doğru şekilde yaşayabilmeleri için uzman tavsiyelerinde bulunan Ayna Eğitim ve Danışmanlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Yüksel Artar, “Aile üçgeninin iki bacağından biri olan baba, çocuğun yaşamında etkin olmadığında bu üçgen bozulur ve çocuğun güven duygusu eksik kalır. Baba çocuğuna sevgi verebilmeli, destek olmalı, hoşgörülü davranmalı, onun zorlandığı her durumda yanında olabilmeli, çocuğuyla ortak zevkleri paylaşmalı” dedi

Aile üçgeninin bir bacağında anne, bir bacağında ise babanın olduğunu belirten uzmanlar, “Çocuk bu üçgenin iki ayağının varlığıyla kendini güvende hisseder. Güven duygusu ise çocuğun kişiliğinin oluşması ve sağlıklı gelişmesinde çok etkilidir. Baba çocuğun yaşamında yeterince etkin olmadığında bu üçgen bozulur ve çocuğun güven duygusu eksik kalır. Çocukların zihinsel gelişimleri ve akademik başarılarında babanın ilgisi çok önemli bir faktördür” değerlendirmesini yaptı.

İlk aylardan itibaren babalarının yakın ilgi ve bakımıyla büyüyen bebeklerin sevgi ile güven açısından doyum sağladıkları için çevreleriyle iletişim kurmada daha istekli olduklarına, ileri yaşlarda daha fazla sorumluluk üstlendiklerine dikkat çeken Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Yüksel Artar, “Anne nasıl bir çocuğun iç dünyasını besliyor ve temsil ediyorsa baba da çocuk için dış dünyanın temsilcisidir. Babanın toplumsal yaşam içindeki duruşu, tavır alışı çocuğun örnek aldığı tutumlardır” dedi.

Baba olmanın anneliğin yanında genelde geri planda kaldığını, birçok kişinin çocuğun yaşamını tamamen annenin etkileyeceğinin düşündüğünü vurgulayan Artar, çocuğun hayatında babanın rolünün en az anne kadar önemli olduğunu açıkladı. Babaların çocuklarıyla iletişim kurmasının onlara zaman ayırmasının, hayatı onlarla paylaşmasının da önemini hatırlatan Artar, şunları söyledi: “Baba çocuğuna sevgi verebilmeli, destek olmalı, hoşgörülü davranmalı, onun zorlandığı her durumda yanında olabilmeli, varlığını hissettirmeli. Ortak zevkleri paylaşabilmeli beraber hoş ve keyifli bir zaman geçirebilmeli. Çocuk babasına kolayca ulaşabileceğini bilmeli.”

Mükemmel olmak için kendinizi zorlamayın!
Babalar Günü öncesi babalara ve baba olacaklara çocuklarıyla doğru ve etkin iletişim kurabilmeleri için önerilerde de bulunan Uzman Psikolog Yüksel Artar, bu önerileri şöyle sıraladı:

• Babalar kendilerini “mükemmel olacağım” diye zorlamamalıdır. Özellikle ilk defa bebek sahibi olan babaların duygularındaki değişimleri korkmadan yaşaması gerekir.

• Baba adayları doğum öncesi kontrollerde doktora eşleriyle birlikte gitmelidir. Bu sayede eşi ile bebeğinin sağlığını ve gelişimini yakından takip etme olanağını bulabilir.

• Ailedeki diğer babalarla konuşarak ve neler yaşadıklarını dinleyerek kendilerini babalığa alıştırabilirler. Bu yüzden diğer babalarla konuşmaya zaman ayırmalıdırlar. Endişeleri ve korkuları paylaşma aynı duyguları yaşayan bir babanın önerileri ile azalabilir.

Ebeveynler birbirlerine vakit ayırmalı!
Anne ve babaların çocuklarını büyütürken birbirlerine vakit ayırmalarının önemine de dikkat çeken Yüksek Artar, “Ebeveynler bebeklerini hayatlarının tek odak noktası haline getirmemeli ve işler düzene girmeye başladığı andan itibaren birbirlerine daha fazla vakit ayırmalı. Bebeği aile büyüklerine bırakarak yalnız kalabilecekleri ortamlar yaratmak her iki taraf için de rahatlatıcı ve birleştirici olacaktır. Yeni hayatları ile ilgili ortak endişeler ve sıkıntılar üzerine konuşmak ancak böyle anlarda mümkün olabilir. Bebek sahibi olmakla ilk dönemlerde zorlayıcı koşullar yaşansa da hayatta oldukça güçlü ve değerli bir değişim yaşandığının farkında olunmalı ve baba olmanın keyfi çıkarılmalıdır” değerlendirmesini yaptı.

Alıntıdır. (Milliyet Bebek ve çocuk dergisi.)

Düşünce Gücü İle Zayıflama

Düşünce gücü ile zayıflama daha çok ABD’de yapılmaktadır.
ABD’de yaygınlaşan, Ülkemizde de Kişisel Gelişm Online tarafından araştırılan, NLP Diyetsiz Zayıflama Programı, beynimizi kullanarak düşünce gücü ile kilolarımızdan kurtulmamızı sağlar. Diyet bazı kısıtlamalar getirdiği için, (mesela karbonhidrat, protein gibi…) verilen kilolar tekrar alınıyor. NLP’de kişiler düşüncelerini yönlendirdikleri sürece kilolarını kontrol altında tutabilmektedir.

Düşünce gücü ile zayıflama yönteminde en önemli terapi ”Nefes Terapisi”dir. Araştırmalar sonucunda kilolu insanların yanlış nefes aldıkları görülmektedir. 1 dakika içinde alınan nefes sayısı yediyi geçiyorsa nefes probleminizin olduğunu gösterir. Düzgün nefes almak kilo vermenin anahtarıdır. Şişman insanların metabolizması yavaş çalışır ve vücut aldığı yağı yakamaz. Kilolu kişilerin vücutlarında fazla yağ olduğundan vücudun fazla hidrojen ve oksijen ihtiyacı vardır. Bu da demek oluyor ki daha fazla nefes alıp vermemiz gerekir. Çünkü oksijen hidrojenle beraber suya ve enerjiye dönüşür. Koşarken daha çok yağ yakmamızın sebebi de budur. Daha fazla nefes aldığımız için vücudumuza daha çok oksijen girer. Bu şekilde daha çok yağ yakarak kilo veririz.

Düşünce gücü zayıflamada nefes alma alıştırmalarının yanı sıra beş duyu organlarımızı da çalıştırmamız gerekir. Kendinizi gizli şişman olarak görürseniz bu şişmanlama olasılığını artıracaktır. Hep aynı kiloya gelme korkusunu taşıyacaksınız. Halbuki kendinizi hep inmek istediğiniz kiloya inmiş olarak tasavvur edin. Bu halinizde vücudunuzun, yüzünüzün nasıl göründüğünü düşünün. Kendinizi hep zayıf olarak hayal edin. O zaman beyniniz tarafından zayıf görüntünüz beş duyu organlarınıza resmedilecektir. Beyin de tokluk-açlık duygunuzu ona göre hazırlayacak ve otomatik olarak düşünce gücünüzle az yemek yiyeceksiniz.

NLP yöntemini uygularken kendinize hep şevkatli ve daha sevgi oldu davranın. Yani kendi kendiniz sürekli motive edin. Mesela bir çikolata yediğinizde kendinize iradesiz demeyin. Çünkü tersi bir şekilde kendinizi azarlarsanız bu sizde suçluluk duygusu yaratarak daha çok yemenize neden olur.

Adalet var

Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam’dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve ‘Bana şuraya bir saray yapın” diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral’ın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
Adamları gelip Kral’a diyorlar ki;
– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral’ın karşısında duruyor. II. Frederick;
– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya’nın heryerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
– Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
– Asıl sen unutma ki Berlin’de hakimler var!
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiçkimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. “Berlin’de hakimler var!”
– Potsdam’da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yanyana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
– Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.
Ve 31 Aralık 1917. Berlin’de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
– Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yanyana görelim.
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O Mustafa Kemal Atatürk…
(Sunay Akın)

Duygusal Zeka Testi

Duygusal Zeka Testinde, Elinize bir kağıt kalem alarak, Bütün sorulara Evet, Bazen yada Hayır cevabı vereceksiniz. Testin sonunda, Kaç tene Evet, kaç tane Bazen ve kaç tane Hayır cevabı verdiğinizin sayısını not almalısınız.

  1. Duygularımı tanıyorum. Üzüntümün ve korkumun farkındayım. Üzüldüğüm zaman sinirlendiğimin, korkunca saldırganlaştığımın farkındayım.
  2. Duygularımı ifade ediyorum. Üzüntümü mizahla veya güçlü görünerek veya olduğu gibi dile getirebiliyorum.
  3. Gülüşüm sahte değildir.
  4. Başkalarının neler hissettiğini anlıyorum. Suçluluk, pişmanlık, utanç gibi his duyan kişilere yardım etmek isterim.
  5. Birisi konuşurken ima etmek istediğini anlayabiliyorum.
  6. Başkalarının hakkımda hissettiklerini anlayabiliyorum.
  7. Duygularımı kontrol edebiliyorum. Öfkelendiğim zaman erteleyebiliyorum. Korktuğum zaman sakin olabiliyorum, üzüldüğümde uzatmıyorum. Sevinince şımarmıyorum.
  8. Eleştirileri dinliyor ve değerlendirme yapıyorum.
  9. Hayal kırıklığı sonrası çabuk toparlanabiliyorum.
  10. Zorluklar karşısında olumlu, sakin ve dikkatli davranıyorum.
  11. Kendime değer veriyorum. Kendimin olumlu yönlerini görebiliyorum. Aynaya baktığımda kendimle barışık olduğumu düşünüyorum.
  12. Özeleştiri yapabiliyorum. Kusurlarımı görebiliyorum, düzeltmek için plan yapabiliyorum. Sorumluluklarımı biliyorum.
  13. Kendimi nasıl mutlu edeceğimi biliyorum.
  14. Zorlukların üstesinden gelebileceğimi biliyorum.
  15. Problemin üzerinde dikkatimi yoğunlaştırabiliyorum.
  16. Kendimi baskı altında hissettiğimde ne yapacağımı biliyorum.
  17. Bir sorunum olduğunda paylaşabileceğim kişiler var.
  18. Başkaları sorunları olduğunda benimle paylaşabiliyorlar.
  19. Zorluklarla karşılaştığımda kolay vazgeçmiyorum.
  20. Yabancıların veya tanıdığım bazı kişilerin dokunduğunu bildiğim cisimlere dokunmakta zorluk çekiyorum.Paraya dokunduğum zaman ellerimin kirlendiğini hissediyorum.
  21. Beraber olduğum insanlara güveniyorum. Dost bildiğim insanlar aksine bir şey yapmadıkça onlara güveniyorum. İnsanları potansiyel iyi olarak düşünüyorum.
  22. Yaşama ait hedeflerimi gözümde canlandırabiliyorum.
  23. Daima kendime yedek hedefler seçerim.
  24. Hedefime gitmek için çeşitli seçenekler üretirim.
  25. Hedefime gideceğim konusunda kendime güveniyorum.
  26. Yaşamımın kontrolünün elimde olduğunu düşünüyorum.
  27. İçsel huzurumun yerinde olduğunu düşünüyorum.
  28. Övüldüğümde şımarmıyorum.
  29. Hiç kimseyi küçük görmüyorum. Her insan orijinaldir. Orijinal olan şey eşsizdir. Eşsiz olan şey küçük olamaz.
  30. Gizli büyüklere inanıyorum.
  31. Kendimi sorgulayabiliyorum.
  32. Gerçeklerden kaçmıyorum.
  33. Korkularımı kontrol edebiliyorum.
  34. Ölümümden sonrasını gerçekçi değerlendirebiliyorum. İnsan ölür ama hayat ölmez, insan doğaya hakim değildir. Evrenin sırlarını beş duyu ile çözemeyiz. Ölüm boyut değiştirmektir. Ölümü düşününce korku yaşamam.
  35. Kendimle barışığım.
  36. Genelde pozitifimdir. Ümitsizliğe düşmem.
  37. Çoğu zaman iyimserimdir.
  38. Duygularım çoğu zaman istikrarlıdır.
  39. Ne titizim ne de dağınık.
  40. Başkalarının haklarına saygı duyuyorum.
  41. Çalışma hayatında uyum içerisindeyim.
  42. Aile yaşantımda uyum içerisindeyim.
  43. Çalışmaktan zevk alırım tembelliği sevmem.
  44. Para ve malı amaç görmüyorum.
  45. Cinsel arzularımı kontrol edebiliyorum.
  46. İnsanları genel olarak seviyorum.
  47. Alçakgönüllü olduğumu düşünüyorum.
  48. Haksızlığa uğradığımda önce kendimi sorguluyorum.
  49. Bir haksızlığa uğradığımda kusuru hemen bir başkasına atmam.
  50. Karar verirken önce bir durup düşünürüm.
  51. Başkalarını düzeltmek yerine kendimi düzeltmeye çalışırım.
  52. Alışveriş yaparken durup düşünüp öyle yaparım.
  53. Öfkemi çoğu zaman kontrol edebiliyorum.
  54. Aksine bir davranış görmedikçe insanları dost kabul ediyorum.
  55. Kendime güveniyorum.
  56. Uykumu çoğu zaman düzenleyebiliyorum.
  57. İdeal kilomu koruyabiliyorum.
  58. Sorunlar karşısında sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünebiliyorum.
  59. Genelde planlı yaşadığımı söyleyebilirim.
  60. İnsanlara verici olmaktan, hediye vermekten zevk alıyorum.
  61. Eğlenceye zaman ayırabiliyorum.
  62. Spora zaman ayırabiliyorum.
  63. Hayvanları sevebiliyorum.
  64. Küçük şeylerden mutlu olabiliyorum.
  65. Birisi beni suçladığında hemen savunmaya geçmiyorum.
  66. Kıskanç olduğum çok sık değildir.
  67. Alıngan olduğum çok sık değildir.
  68. Bencil olmadığımı düşünüyorum.
  69. Genelde aceleci ve sabırsız değilimdir.
  70. Başkalarının yüz ifadelerinden düşüncelerini okuyabiliyorum.
  71. Kendimi kolayca başkalarının yerine koyabiliyorum.
  72. Saçma sorularla beni rahatsız edenlere sabırlı davranırım.
  73. Başkalarının duygularına kolayca ortak olabilirim.
  74. İnsanları rahatlatan bir etkim var.
  75. Başkalarını inandırma ve ikna gücüm fazladır.
  76. Genelde güler yüzlüyümdür.
  77. Espriler yapabilirim.
  78. İnsanlar benim yanımda kendilerini rahat hissederler.
  79. İkiyüzlü insanlardan hiç hoşlanmam.
  80. Dünyayı düzeltmek yerine kendimi düzeltmeye çalışırım.
  81. Acıma duygusu yüksek, şefkatli olabilirim.
  82. Yetinme duygusu olan kanaat edebilen bir insanım.
  83. İçten ve samimi olarak tanınırım.

NASIL HESAPLANIR?

Bu testi önce kendinize uygulayın, sonra sizi yakından tanıyan bir kişiden sizin adınıza bu testi cevaplamasını isteyin. Her soruya yanıt verin; Evet, Hayır, Bazen şeklinde.

Evetler için 3 puan

Hayırlar için 1 puan

Bazenler için ise 2 puan yazın.

Cevaplarınıza karşılık gelen puanları toplayın. Sizi tanıyan kişinin verdiği cevapların puanlarını toplayın. Her iki puanın ortalamasını alın. Çıkacak olan rakam duygusal zekanızın değerini verecektir.

Vücut salgılarım (ter, tükürük, idrar vs.) herhangi bir yerime çok az değse bile elbiselerimi kirletebileceğini düşünüyorum.
Yabancıların veya tanıdığım bazı kişilerin dokunduğunu bildiğim cisimlere dokunmakta zorluk çekiyorum.
Çöpe veya kirli şeylere dokunmakta zorluk çekiyorum.

Hastalıktan veya kirlenmekten korktuğum için umumi tuvaletleri kullanmaktan kaçınıyorum.

Hastalık bulaşmasından korktuğum için umumi telefonları kullanmaktan kaçınıyorum.

Ellerimi gerektiğinden daha sık ve daha uzun yıkıyorum.

SONUÇLAR:

100 VEYA ALTI : Yardıma ihtiyacınız var

Düşünceleriniz bulanık. Empati gücünüz zayıf. Sorunlara çözüm üretemiyorsunuz. Her toplumda uyum sorunu yaşıyorsunuz. Bu nedenle sık sık depresif haller sergiliyorsunuz. Eğer profesyonel bir yardım almasanız ileride psikolojik rahatsızlıklar yaşayabilirsiniz. Kendinizi hazır hissettiğiniz anda bir psikologun kapısını çalın.

100-120 ARASI : Normalsiniz

Toplum içinde fazla göze bakan bir uyumsuzluğunuz yok. Ancak kendi iç dünyanızdaki sorunlarla baş etmekte yetersiz kalabiliyorsunuz. İkilemler en büyük sorununuz. Duygusal zekanızı geliştirmeye ihtiyacınız var. Yapmanız gereken tek şey çaba sarf etmek. Kazanan siz olacaksınız.

120-180 ARASI : İyisiniz, daha iyi olabilirsiniz

Özel hayatınızda da, iş hayatınızda da aman aman bir sorun yok. Tren rayında gidiyor. Raydan çıkma durumunda ne yapacağınızı biliyorsunuz ama bazen çözümleriniz kısa süreli olabiliyor. Daha çok başarı istiyorsanız, kendinizi geliştirmeye bakın.

180 VE DAHA ÜZERİ : İyi ve güvenilir birisisiniz

Kendinizi çok iyi tanıyor, başkalarını da belki kendilerinden daha iyi anlıyorsunuz. Olumsuzlukları olumluya çevirmek sizin için zor değil. Tebrikler, mükemmel olmasa da mükemmele yakın bir insansınız.

DUYGUSAL ZEKANIZI GELİŞTİRMEK İÇİN NE YAPMALISINIZ ?

1) DÜŞÜK DUYGUSAL ZEKA SİZİN SUÇUNUZ DEĞİL

Duygusal zekanızın düzeyi büyüdüğümüz ortamla çok paraleldir. Mutlu bir çocuklukla çıkılan inşaat depreme dayanıklı olur. Duygusal zekanızın düşüklüğüne neden siz değil, sizi oluşturan faktörlerdir. Anne, babanız, hatta büyük anne ve dedeleriniz, çevre, yaşadığınız olaylar, geçirdiğiniz travmalardır.

2) KENDİNİZİ TANIRSANIZ BAŞKALARINI ÇÖZERSİNİZ

Duygusal zekanın gelişmesi için kişinin kendi duygularını çok iyi tanıması gerekmektedir. İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri doğru değerlendirmeye çalışın.

3) YAŞADIKLARINIZDAN DERS ALIN

Yaşanmış bir olay karşısında ?Ben haklıydım? deyip işin içinden sıyrılmayın, ?Ben suçluydum? deyip kıvrım kıvrım kıvranmayın. Terazinin bir kefesine kendinizi, diğerine karşı tarafı koyun. Tek tek değerlendirin; ?Ben ne yaptım, o ne yaptı?? Sadece kendi yaşamınızdan değil, başkalarının yaşamından da dersler çıkarın. Gözlemci olun.

4) PROFESYONEL YARDIM ALMAKTAN UTANMAYIN

Duygusal zeka kimi zaman kişinin kendi çabalarıyla ama çoğu kez bir profesyonelin yardımı ile geliştirilebilir. Yardım almaktan utanmayın.eğer bir psikologa başvurma gücünü kendinizde bulduysanız, yardımı tamamen reddedenlerden fersah fersah önde olduğunuzu unutmayın.

5) DİNLEYEBİLMEK KONUŞMAKTAN DAHA ZORDUR

Dinlemesini öğrenin, dinlemek konuşmaktan çok daha zordur. Sonra fikrinizi söyleyin. Küçük düşeceğim korkusu taşımayın, kendinizi diğerlerinden üstün görmeyin.

6) DÜŞMANCA DUYGULARDAN KURTULUN

Bir yada birden fazla insana haset duyabilir, farkında olmayabilirsiniz. Bu bir kıskançlık değildir. Onun kötülüğünü isteme halidir. Her insanın kötü yanları vardır; kötü yanınızı bir avcı gibi yakalamaya çalışın. Bulduklarınız size acı verse de zaman içinde ?pamuk? gibi olacaksınız.

7) SINIRLAR NEREDE BAŞLAR VE BİTER, TARTIN

Bir insanla iki günde samimi oluyorsanız kendinizden ve karşınızdakinden şüpheye düşebilirsiniz. Uzaktakilere mesafeli olun, yakındakilere teslim olun.

8) MACERALI YOLLARI DEĞİL, GÜVENLİLERİ SEÇİN

Özellikle aşk ilişkilerinde başarısız olanların düştükleri en büyük hatalardan biri sürekli heyecan peşinde koşmalarıdır. Oysa insan içgüdüsel olarak maceraya değil, güven dolu bir kucağa açtır? Haz aldığında güven duyduğunuzu birbirine karıştırmayın. İkisini aynı anda bulabiliyorsanız ne ala !

9) EMPATİ GÜCÜNÜZÜ GELİŞTİRİN

Kendinizi karşınızdakinin yerine koyun. Defalarca??Sana böyle yapılsa ne hissederdin?? diye sorun kendi kendinize. Davranışlarınızı düzeltmeye çalışın. Karşı tarafın sevgisini ve saygısını kazanacaksınız.

10) HİÇBİR ŞEY SİHİRLİ DEĞNEK DEĞMİŞ GİBİ BİRDEN DEĞİŞMEZ

Kendinizi değiştirmek ve duygusal zekanızı geliştirmek bir günde gerçekleşemez. Zaman ve emek ister. Onca çabadan sonra mükemmele ulaşmayı beklemeyin. Mükemmel yoktur; iyi vardır, daha iyi vardır. İnsanları kusurları ile sevin.